21 Kasım 2013 08:25

Tazminata değil, katliama bak

AİHM, Şırnak’ta bombalarla katledilen 43 köylüye ilişkin Türkiye’yi 2 milyon 305 bin avro tazminata mahkum etti. Davayı ‘rekor tazminat’ ekseninde ele alan medya, katliamın kendisiyle pek ilgilenmedi. Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’yle, AİHM kararının tazminat dışındaki boyutlarını konuştuk.

Tazminata değil, katliama bak
Paylaş

Erdal İmrek

Şırnak’a bağlı Kuşkonar ve Koçağılı köylerinde 26 Mart 1994 günü savaş uçaklarının yağdırdığı bombalar kayıtlara göre 43 kişinin canını almıştı. Devlet yıllarca katliamın PKK tarafından yapıldığını iddia etse de köylülerin anlatımları, yaşananların devletin kestiği ‘koruculuğu kabul etmeme cezası’ olduğunu gösteriyordu. Köylüler, ansızın havada beliren savaş uçaklarının yağdırdığı bombalardan söz ediyordu. Türkiye yargısında, birçok benzer davada olduğu gibi bir sonuç çıkmayınca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) giden davadan nihayet geçtiğimiz günlerde karar çıktı. AKP döneminde hükümet tarafından verilen savunmada ısrarla reddedilse de Mahkeme, delilleri ve tanıkların anlatımlarını dikkate alarak Türkiye’nin kendi sivil vatandaşlarını katlettiğine hükmederek, 38 kişi adına açılan davada Türkiye’yi 2 milyon 305 bin lira tazminata mahkum etti. Karar günlerdir ‘rekor tazminat’ başlıklarıyla gazete ve televizyonların gündeminde. Haberlere konu olan ne devlet eliyle işlenen büyük katliam, köylülerin acısı ne de AİHM kararının tazminat dışındaki boyutları oldu. Katliamda ölen, her bir insan, anne, baba, çocuk, genç, yaşlı için her bir aileye ödenmesine hükmedilen, yaklaşık 60.650 avrodan ötesi ilgisini çekmedi medyanın. Evleri, köyleri, bağ ve bahçeleri talan olan, ailelerini yitiren, yaşamı kabusa dönen yüzlerce kişinin yaşadığı acıdan söz edilmedi. En başından beri davayı takip eden Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’yle, katliamı, AİHM kararının tazminat dışındaki boyutlarını, Roboskî Katliamı davasına olası etkilerini ve bölgede hukukun halini ahvalini konuştuk.

AİHM’nin Şırnak kararı günlerdir tartışılıyor. Tartışmanın merkezinde tazminat konusunun olmasını nasıl karşıladınız?

Evet, basın bu konuyu ‘rekor tazminat’ biçiminde lanse ediyor. Bir kere parasal bir değerlendirme yapacaksak; bu çok komik bir miktar. Müvekkilerimin hepsi basına verdikleri demeçlerde ‘bizim için para önemli değil. Biz sorumluların hesap vermesini, yakınlarımızı katledenlerin adalet önüne çıkarılmasını bekliyoruz’ diyor. Bu insanların parasal bir beklentisi yok. Düşünün, bir bahar günü Gabar Dağı eteklerindeki köyünüzde büyükleriniz tarlaya çalışmaya gitmiş, bir çocuk, bir genç damda oturmuş, sohbet ediyorsunuz. Birden savaş uçakları gelip size ölüm kusuyor. Ve çocuklarınızı ellerinizle toplu bir mezara gömüyorsunuz. 20 yıldır o mezarın bulunduğu yeri bile görmüyorsunuz. Böylesi bir katliam için bir parasal değerlendirme yapılacaksa normal bir maddi tatminin karşılığı 2 milyon değil, 38 milyon avro olmalıydı. Sanki çok önemli bir tazminat kararı verilmiş de devlet maddi olarak sarsılmış gibi anlaşılmaz bir algı var kamuoyu ve medyada.

Oysa ortada devletin sivil halka karşı gerçekleştirdiği korkunç bir katliam var…
Evet, meselenin sadece bu boyutunun tartışılması çok kötü. Bizim temel amacımız hem bu katliamın sorumlularının adalet önüne çıkarılması ve hesap vermeleri hem de bu vesileyle bölgede hâlâ açıklığa kavuşturulmamış, sorumluları adalet önüne çıkarılmamış binlerce olayla ilgili bir gelişme yaşanması. Kararın bizim için anlamlı, tatmin edici yanı da bu zaten. Bir Avrupa Konseyi ülkesi kendi toprakları üzerinde, kendi savaş uçaklarıyla, doğrudan kendi sivil vatandaşlarını hedef alarak 40’ı aşkın vatandaşını katlediyor. Basın bunu pek bilmiyor ama o gün aslında onlarca köy bombalandı. Ancak en büyük felaket Kuşkonar ve Koçağılı köylerinde oldu. Başka bazı komşu köylerde de 2’şer, 3’er ölü ve yaralılar var. Ama en çok ölü bu iki köyde olduğu için bu köyler dava konusu oldu.

Peki AİHM, Türkiye’yi tazminat dışında neye mahkum etti?
Mahkeme ölümlerden doğrudan devleti sorumlu tuttu. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin doğrudan ihlal edildiğine karar verdi. Sadece soruşturmanın etkili yürütülmediğine değil, devletin hem ölümlerden doğrudan sorumlu olduğuna, hem de olayın etkili biçimde soruşturulmadığına hükmederek iki kez sözleşmenin en önemli maddesi olan 2. maddenin ihlal edildiğine karar verdi. Ayrıca gayri insani muamele nedeniyle de sözleşmenin bunu düzenleyen 3. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti. Kararın en önemli yanı ise şu: Mahkeme o günkü hava harekatlarına ilişkin belgeleri istedi ancak Hükümet ısrarla ‘o gün o bölgede bir uçuş faaliyeti olmamıştır’ biçiminde savunma verdi…

Bu savunma AKP Hükümeti döneminde verildi değil mi?
Evet evet. Bu çok önemli. Bu Hükümet döneminde sunuldu savunma. Daha sonra biz bir şekilde bu uçuş faaliyetlerini, uçakların kalkış saatlerini, kodlarını, bombardıman anını gösteren tutanakları temin edip, mahkemenin önüne koyduk. Bunun üzerine mahkeme Türkiye’nin sözleşmenin 38. maddesini de ihlal ettiğine hükmetti.

38. madde nedir?
Yani Türkiye’nin mahkemeyle iş birliği yapma, mahkemenin soruşturmayı yürütürken taraf devletlerin kendisine yardımcı olma yükümlülüğünü yerine getirmediğine karar verildi. Bu açıdan da karar niteliği itibarıyla çok ağırdır. Mahkemenin verdiği çok önemli bir diğer kararda şudur: Normal şartlarda mahkeme ‘ben ihlal kararını veririm ama ihlalin nasıl giderileceğine ilgili taraf ülke karar verir’ diyor. Yani yargılama mı yapar, yasa mı çıkarır , idari önlem mi alır, takdir yetkisi ilgili hükümetlere aittir diyordu. Ama mahkeme bu davada ilk defa belki de Roboskî olayını da gözeterek ihlalin nasıl giderileceğini de kararında gösterdi.

Bu ne anlama geliyor?
Yani mahkeme bu kez; ‘Sen AİHM’in icra organı olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin gözetiminde uçuş faaliyetini gerçekleştiren, onlara emir veren görevlilerin kimliklerini tespit edeceksin. Onları mahkeme önüne çıkarıp, cezalandırılmalarına odaklanarak en kısa zamanda adım atacaksın’ diyor. Dolayısıyla artık Türkiye’nin önünde tek bir yol var. O da failleri derhal bulmak ve adaletin önüne çıkarmak.

Sizin Türkiye’nin böyle yapacağı yönünde bir beklentiniz var mı?
Evet, böyle bir beklentim var. Mahkeme zaten karar vermiş; ‘Bunları çıkaracaksın cezalandıracaksın’ demiş. Dolayısıyla artık Türkiye’nin yapacağı başka bir şey kalmadı. Bunda artık tereddüt yok. Pilotlar ve pilotlara emir verenler kısa süre içinde mutlaka ortaya çıkarılacak.

Siz çok eminsiniz ama ya süreç sizin beklediğiniz gibi ilerlemezse?
O zaman tekrar AİHM’ye başvurup, hükmün yerine getirilmediğini ilan edeceğiz. Mahkeme yeniden Türkiye hakkında bir karar verecek ve bu kez çok ağır bir karar olacak.

Bu olayın Roboskî Katliamı’yla ciddi benzerlikleri var. Ancak Hükümetin de yargının da Roboskî Katliamı’na ilişkin tutumu malum. Bu karar Roboskî konusundaki tutumu değiştirir mi sizce? Yoksa bunun için Roboskî’ye dair de AİHM’den bir karar çıkmasını mı bekleyememiz gerekecek?
Umarım öyle olmaz. Türk yetkililer bu davadan biraz ders alsa öyle olmaması gerekir. İki olay arasında müthiş benzerlikler var. Uludere soruşturması iki yıldır gizli yürütülüyor. Yani bilgi ve belge taraflardan gizleniyor. Bırakın şüphelilerin adalet önüne çıkarılmasını hâlâ ifadeleri dahi alınmamış. Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı’nın düzenlediği ve Askeri Savcılığa gönderdiği fezlekede şüphelilerin isimleri dahi yok. Yani kimin şüpheli olduğu belli değil. AİHM, Kuşkonar ve Koçağılı olayında ‘pilotların kimliklerini tespit et’ diyor. Roboskî’de de tespit etmen lazım. ‘Etkili soruştur’ diyor, burada da etkili soruşturmamışsın. Cezalandır diyor, cezalandırmamışsın, cezalandıracağını göstermemişsin de bugüne kadar. Dolayısıyla umarım hükümet iki olay arasındaki benzerliği görür ve Roboskî konusundaki tutumunu değiştirir. Bunlar insan haklarının çok ağır ihlalleri. Bunların sorumlularının insanlığa karşı işlenmiş suçlardan yargılanması gerekir. Evet, Türkiye henüz Uluslararası Ceza Mahkemesinin tüzüğü olan Roma Sözleşmesi’ne taraf değil ama Birleşmiş Milletlerin bütün sözleşmelerine taraf. Eğer siz ulusal çerçevede bu ağır suçların faillerini yargılamıyorsanız, hele hele AİHM gibi prestijli bir mahkeme de sizi bu konuda mahkum etmişse ve siz hâlâ yargılamaktan kaçınıyorsanız o zaman uluslararası mahkemelerin yetkisi ortaya çıkar.

Ne anlama geliyor bu söylediğiniz?
Evrensel yargı yetkisi diye bir kural var. Bu kural ‘insanlığa karşı işlenmiş suçları herkes her yerde yargılayabilir’ demektir. Şili diktatörüne karşı İngiltere’nin yürüttüğü soruşturma gibi. Yani bir ülke kendi toprakları üzerinde kendi güvenlik görevlileri tarafından sivillere karşı işlenen en ağır suçları soruşturmuyorsa o zaman uluslararası yetkiler ortaya çıkar ve dünyanın herhangi bir ülkesi yarın muhtemel failleri tutuklayabilir, soruşturabilir. Türkiye’nin böyle bir akıbete uğramaması için bir an önce Roboskî’de failleri adalet önüne çıkarması gerekiyor.


‘ADALET BAKANLIĞI ADİL YARGILAMA HAKKINA MÜDAHALE EDİYOR’

Bölge’de yaşanan katliamlara ilişkin açılmış davaların büyük çoğunluğunu siz de izliyorsunuz. Bunlardan biri emekli Tuğgeneral Mete Sayar’ın da sanıkları arasında yer aldığı 1993’te Silopi’de 6 köylünün öldürülmesine dair dava. Geçtiğimiz günlerde bu dava ‘güvenlik’ gerekçesiyle Ankara’ya nakledildi. Neden böyle bir karar çıktı sizce?

Bütün dünyada temel kuraldır; suç, işlendiği yerde yargılanır. Bin kilometre ötedeki bir mahkemede suçu sağlıklı bir şekilde yargılayamazsınız. Bir kere idarenin, Adalet Bakanlığının, valiliğin müdahale ederek, mahkemelerin yetkisini adeta gasbederek ve temelsiz birtakım gerekçelerle davaları başka mahkemelere göndermek yargıya müdahaledir. Mete Sayar davasında yargıya, yargılama faaliyetine, adil yargılama hakkına, maddi gerçeğin ortaya çıkarılma çabasına çok ağır bir müdahale yapıldı. Sanıklar zaten tutuksuz yargılanıyor. Mahkeme bunların SEGBİS dediğimiz yöntemle yani; sesli ve görüntülü olarak dinlenmesine karar vermişti. Bu insanlar İzmir’de, Ankara’da, İstanbul’da görüntülü ve sesli olarak ifade vereceklerdi. Yani hem müebbetle yargılanıp hem de tutuklanmayan bu insanlar için hiçbir güvenlik problemi yoktu. Şırnak’a kendileri değil, görüntüleri gelecekti. Ama Adalet Bakanlığının müdahalesiyle, mahkemenin böyle bir talebi olmamasına rağmen dava ‘güvenlik’ bahanesiyle Ankara’ya gönderildi. Adalet Bakanlığı adil yargılama hakkına çok açık bir müdahalede bulundu. İnsan haklarının ağır ihlalinden sorumlu kamu görevlilerinin yargılamasının önünü kapattı. Yargılamayı sanıkların ayağına götürdü.

‘DAVA NAKİLLERİYLE BU İNSANLARI AKLAYIN MESAJI VERİLİYOR’

Bu çok fazla tercih edilen bir yöntem. Örneğin yine sizin baktığınız davalardan Uğur Kaymaz davası da ‘güvenlik’ gerekçesiyle Eskişehir’e gönderilmişti. Ama Eskişehir’de görülen Ali İsmail Korkmaz davası da aynı gerekçeyle Kayseri’ye yollandı. Bu tarz davalarda, yargılamanın suçun işlendiği yerden uzaklaştırılmasıyla hedeflenen ne?
 
Uğur Kaymaz ve babasının failleri Mardin’de yargılanacaktı. Çatışmaların had safhada olduğu günlerde, yani 93’lerde 94’lerde bile Mardin şehir merkezinde ciddi bir güvenlik sorunu olmadı. Buna rağmen Kaymaz davası ‘güvenlik’ gerekçesiyle Eskişehir’e nakledildi. Ama biz Eskişehir’e gittiğimiz ilk gün saldırıya uğradık, canımızı zor kurtardık. Sizin de belirttiğiniz gibi Uğur Kaymaz davasını daha güvenli olduğu gerekçesiyle Eskişehir’e yollarken, Eskişehir’deki Ali İsmail davasını Kayseri’ye yolladılar. Bu tam bir komedi. Bu yöntemle davanın gönderildiği mahkemeye mesaj veriliyor ve ‘bu insanları akla’ deniyor. Bunun başka bir izahı yok.

‘BU HÜKÜMET DE KLASİK DEVLET REFLEKSİYLE HAREKET EDİYOR’

Hükümetin Gezi olayları karşısındaki tutumu biliniyor. Bu bağlamda Ali İsmail’in davasını Kayseri’ye göndermesinin kendisi açısından mantıklı bir dayanağı olduğu düşünülebilir.  Ama Kürt bölgesinde katliamlara adı karışmış generalleri yargıladığını sık sık dile getiren, bununla övünen bir hükümet Mete Sayar’ın davasını neden Ankara’ya göndermek istedi sizce?
Bu aslında mevcut hükümet döneminde de klasik devlet refleksinin değişmemiş olmasıyla ilgili. Evet bu hükümet döneminde önemli gelişmeler de olmuştur belki ama devlet, komutanlarının Şırnak’ta bir katliam gerçekleştirdiği gerekçesiyle yargı önüne çıkarılması fikrini hâlâ kabullenmiyor ve buna izin vermiyor. Mete Sayar davasında ortaya çıkan durum devletin 90 yıllık bu refleksi hâlâ muhafaza ettiğinin göstergesi.


‘YASALAR BU HALDEYKEN KCK DAVALARINDA İLERLEME OLMAZ’

Biraz da son yılların en önemli davalarından biri olan KCK’yi konuşalım. Çözüm  sürecinden bu yana, ciddi bir beklenti de olmasına rağmen KCK davalarında dişe dokunur bir ilerleme olmadı. Bunu neye bağlıyorsunuz?
KCK davalarında önemli bir gelişme yok ve açıkçası bu haliyle olmasını da beklemiyorum. Bu davalara bakan yargıçlar, ülke için en iyi kararları kendilerinin verebileceğini düşünüyorlar, kendilerini devletin sahibi olarak görüyorlar ve bugüne kadar Kürtlere karşı süregelen ‘devletin bekaası’ algısıyla hareket ediyorlar. KCK davalarında yargılanan insanlar belediye başkanları, gazeteciler, avukatlar, siyasetçiler, milletvekilleri. Bu insanların silahla bir işi olmamış. Ama yargıçlar bu insanların faaliyetlerini suç olarak yorumluyor ve insanlar yıllardır cezaevlerinde tutuluyor. Tabii ki bu yorumların dayanağı mevcut yasalar. Bu bakımdan KCK yargılamaları sorununun tek çözümü yargıçların yorum yapamayacağı, çok açık ve net bir yasal düzenleme yapılması ve bu tür siyasi faaliyetleri suç sayan yasaların ortadan kaldırılmasıdır. Aksi durumda bir ilerleme olması mümkün görünmüyor.


‘HÜKÜMETİN ÇÖZÜM PLANI YOK’

Demokratikleşme paketine ilişkin tartışmalar aradan geçen zamana rağmen sürüyor. Siz bölgede siyaseti, toplumsal yaşamı ve hukuksal süreçleri yakından takip eden bir isim olarak nasıl karşıladınız paketi?
Elbette ‘andımız’ gibi oldukça rahatsız edici bir marşın kaldırılması olumlu bir adımdır.
Ancak paketin içeriği sorunun çözümüne ilişkin ciddi adımlar barındırmıyordu. Açıklanan paket Hükümetin şu an için çözüme dair ciddi bir planının olmadığını gösteriyor. Bir demokratikleşme paketinden çok Başbakanın herhangi bir açıklaması gibiydi.


BARZANİ DİYARBAKIR’DA, ONA BİLGİ AKTARDIĞI İDDİA EDİLEN KÖYLÜLER HAPİSTE!

Mesud Barzani’nin Başbakanın davetlisi olarak Diyarbakır’a gelmesinden hemen önce Twitter hesabınızdan çok ilginç bir davaya dikkat çektiniz. Roboskî’de 3 köylünün Federal Kürdistan Bölgesi’nin istihbarat örgütü Parastin’e bilgi sızdırdıkları iddiasıyla yargılandıkları davaydı bu. Nedir bu davanın hikayesi? Bu hatırlatmayla neye dikkat çekmek istediniz?
Bu çok enteresan bir dava. Sınırda bulunan ve birçok akrabası sınırın diğer tarafında kalan bu köylüler, akrabalarıyla yaptıkları sohbetler ajanlık faaliyeti olarak değerlendirildiği için yıllardır cezaevinde. Sınır ötesi operasyonlardan biri olan ‘Güneş Harekatı’ öncesinde akrabalarıyla telefonda konuşan köylülerin, gündelik konuşmaları, hemen yanı başlarında gerçekleşen bir askeri operasyona ilişkin sohbetleri, ‘sınıra yapılan askeri yığınak hakkında Barzani yönetiminin istihbarat örgütü olan Parastin’e bilgi vermek’ olarak değerlendiriliyor. Bu kapsamda gözaltına alınarak tutuklanan Hüseyin Enç, Kamil Encü ve Şeyhmus Encü 2008’den beri cezaevindeler. Ve bu insanlar ‘ajanlık yaptıkları’ iddiasıyla müebbet hapis cezasına çarptırıldılar. Ben bu konuyu gündeme getirerek bir çileye ve çelişkiye dikkat çekmek istedim. Öncelikle belirtmek isterim ki Sayın Barzani’nin, Sayın Başbakanın davetiyle Diyarbakır’a gelmesini olumlu buluyorum. Ancak bir çelişkiye dikkat çekmek istiyorum. Bir taraftan bu kadar iyi ilişkiler içinde olunan Sayın Barzani Diyarbakır’a davet ediliyor ve Başbakanın mitingine katılıyor. Öte taraftan bir askeri operasyona ilişkin akrabalarıyla sohbet eden gariban köylüler, ajan oldukları iddiasıyla yıllarını dört duvar arasında geçiriyor. Üstelik bu iddiayı destekleyecek hiçbir delil de yok iddianamede. Bu çok yaman bir çelişkidir. Barzani, Başbakanla miting yapacak, Roboskîliler ise Barzani’nin istihbarat örgütüne bilgi verdikleri iddiasıyla müebbet yatacak. Bu insaların başına bombalar yağdırıldı, katledildiler, katilleri yargılanmıyor bile. Bunun yanında bir de akrabalarıyla sohbet ettikleri için ‘ajan’ suçlamasıyla müebbet hapse mahkum ediliyorlar. Bu çok vahim bir durum, büyük bir zulüm. (Diyarbakır/EVRENSEL)

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Ethem Sarısülük\'ün avukatları duruşmaya alınacak mı?

SONRAKİ HABER

Lübnan’da eylemciler telekomünikasyon şirketini bastı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa