Unutmayalım!

Unutmayalım!

İnsanın hesaplaşması bir yönüyle geçmişten geleceğe yürümesidir.12 Eylül yargılamaları da bizler için geçmişle hesaplaşmaktan başka bir anlama gelmez. 12 Eylül’le hesaplaşmak asıl olarak sermayeyle hesaplaşmaktır. Çünkü 12 Eylül’ün arkasındaki asıl güç sermayedir.

Tahir Canan

İnsanın hesaplaşması bir yönüyle geçmişten geleceğe yürümesidir.
12 Eylül yargılamaları da bizler için geçmişle hesaplaşmaktan başka bir anlama gelmez. 12 Eylül’le hesaplaşmak asıl olarak sermayeyle hesaplaşmaktır. Çünkü 12 Eylül’ün arkasındaki asıl güç sermayedir.
Hatırlayalım: Dönemin işveren sendikacıları adına konuşan Halit Narin “Bu zamana kadar bizim anamız ağlamıştı, bundan sonra da işçilerin anası ağlayacak” demişti. Aslında bu sözler gerçek yaşamda karşılığını buldu. İşçi örgütleri önce kapatıldı, sonra da yavaş yavaş işlevsizleştirilerek dağıtıldı. 12 Eylül öncesi yaklaşık 1 milyon 500 bin kişi işçi sendikalarında örgütlü idi. Bugün çalışanların sayısı artmasına rağmen sendikalı işçi sayısı 650 bin ile 700 bin arasında bir yerde. Görüldüğü gibi Halit Narin’in dediği gibi olmuş. Mevcut sendikalardaki işçi örgütlenmesi, işçilerin sadece yüzde 2.5’ine denk gelmekte. Örgütsüz işçi sayısı ise yüzde 97.5 düzeyinde! Bu vahim tabloya ek olarak Başbakanın deyimi ile yüzde 42.5 kayıt dışı bir ekonomi var. Kayıt dışı ekonominin beslendiği alanda işçilerin örgütsüz olmasıyla doğru orantılı olduğunu unutmayalım.
Bugünkü AKP politikaları da özünde 12 Eylül politikalarının devamıdır. ‘Her koyun kendi bacağından asılır’ düsturu işçi sınıfını açlığa mahkûm etmiş! O nedenle de Tuzla Tersanesinde yaşanan olay ibretliktir: Bir iş kazasında (siz iş cinayeti olarak okuyun) bir işçi yaşamını yitirip de denize düştüğünde başka bir işçinin cesedini bulmaları hiç de tesadüf değildir! 12 Eylül 1980’de başlayan sermaye saldırıları hâlâ aralıksız sürmektedir. İşçi sınıfının hak kayıpları da aynı hızla devam etmektedir.
Aslında işçi sınıfının yaşadığı hak kayıpları toplumun ara katmanlarının yaşamına da aynı ölçülerde yansımakta... Örgütsüz toplum haline getirilmişiz. Yani, bizlerin örgütsüzlüğü ve sermayenin örgütlülüğü ile sermayenin yüzü gülmüş, bizlerin anası ağlamış! Demek ki 12 Eylül yargılamaları bizler açısından basit birkaç generalin yargılanması değil, tarihsel ve toplumsal bir dönemin yargılanmasıdır. Toplumu örgütsüzlüğe sürükleyen anlayışın yargılanması ve mahkûm edilmesidir.
Durum bu olduğuna göre; emekten yana olduğunu söyleyen bütün partilerin, örgütlerin yönünü döneceği tek alan işyerleri, fabrikalar yani işçi sınıfıdır. Emek eksenli örgütlenmeler kendi aralarındaki kısır ideolojik çekişmeleri bir tarafa bırakarak güçlerini birleştirmek zorunda. Sermayenin güçlü örgütleri karşısında işçi sınıfını zayıf bırakmaya hiç kimsenin hakkı da yok, yetkisi de! O nedenle de herkes yönünü işçi sınıfına dönerek örgütlenmesini oralarda var etmelidir. Var olan örgütlü güçlerini ortak hareket ettirerek sınıfın hanesine kazanç sağlamalı. Burada yaratılan toplumsal uyanışa ortak değerler üzerinden yaklaşıldığında herkes güçlenecek. En önemlisi de sınıf kazanacak. Sınıfın kazancı toplumun kazancı haline gelecek. Bunu yapabiliyor muyuz? Yapamadığımız açıkça ortada! Yapamadığımızı yapmak için güçlerimizi birleştirmek gibi bir görevimiz var.
Bizler ancak tarihsel rolümüzü bu şekilde oynarız. Dünle bugün arasındaki uçurumu görerek, anlayarak önümüzdeki engelleri kaldırabiliriz. Yani işçi sınıfı tarafından yaratılacak bir kıvılcım bütün toplum kesimlerini harekete geçirir. En önemlisi de sendikal bürokrasisiyi önünden iterek sahanın dışına atar. İşçi sınıfı örgütleri sınıf içinde etkisini artırdıkça devrimci dinamizmi yükselir. Sınıf yeni önderlerini yaratarak ilerler. Politikadaki kısırlık, verimsizlik devri kapanır. Toplumdaki güvensizliğin yerini güven alır.

www.evrensel.net
ETİKETLER Tahir Canan