10 Kasım 2013 11:46

‘Balkanlarda yaşamak, bir nevi dağlarla güreşmek’

Balkan kültürünü İstanbul’un kendi gerçeği içinden anlatmaya çalışırken Balkanlar’da ‘kaybolan’ Fehmiye Çelik ve Ayhan Akkaya ile ‘Yüzyıl da geçse’ unutulmayacakları, ‘buçuk’ millet Çingeneleri konuştuk...

‘Balkanlarda yaşamak, bir nevi dağlarla güreşmek’
Paylaş

“İstanbul’a Balkanlardan gelen,
her zaman ‘soğuk hava dalgası’
olmaz a!.. Göçmen kuşlar gibi
insanlar da göçer gelir İstanbul’a...”

Burak Karakurt

İstanbul’dan başlayıp Adriyatik denizine dek uzanan Balkan coğrafyası, savaşın ve göçün perde arkasında Arnavutlardan Sırplara, Romanlardan Türklere, 73 milletin kültürel iklimini barındırıyor. Bu çok kimlikli kültür, muhalif işler yapan, bir anlamda ‘sol’a yakın kesimlerin yalnızlığa terk ettiği bir coğrafya oldu. Gayda İstanbul, Balkanlardan Trakya`ya ve oradan İstanbul`a uzanan bu kültürel iklimin izlerini sürerken yaşananları müzikal bir hikaye ile anlatıyor. Balkan kültürünü İstanbul’un kendi gerçeği içinden anlatmaya çalışırken Balkanlar’da ‘kaybolan’ Fehmiye Çelik ve Ayhan Akkaya ile ‘Yüzyıl da geçse’ unutulmayacakları, ‘buçuk’ millet Çingeneleri konuştuk...

Gayda İstanbul barışmamız, gönlünü almamız gereken bir halkın da müziklerini yapıyor. ‘Buçuk’ millet tabir edilen Romanların müziğinde neler var?
Ayhan Akkaya: Bizim yapmaya çalıştığımız şey, Balkan müzik geleneğinden beslenmek. Çingene  müzikleri de bunun bir parçası. Yaptığımız müzik için sadece ‘Çingene müziği’ diyemeyiz. İlk albümümüz (Gayda İstanbul/Kalan Müzik) Çingene müziğine odaklanmıştı, bu bir başlangıç oldu. Biz, bu müzikal geleneğe bir yerinden tutunarak giriş yapmış olduk, hem kendimiz öğrendik hem de böyle bir alana dikkat çekmek istedik. Bugün, müzikal anlamda biraz daha genişleyerek devam ediyoruz. Balkanlarda çok farklı gelenekler var, yavaş yavaş hepsine girmeye çalışıyoruz.
Fehmiye Çelik: ‘Çingene’ ifadesi, Balkan geleneğinde de yeri olan bir kültürün genel ismi aslında. Çingenelerin Batı’da yaşayan kolu, kendisini ‘Rom’ ya da ‘Roman’ olarak tanımlarken, Doğu’ya gidildikçe işin içine Dom’lar (Mıtrip’ler), Lom’lar (Poşa’lar) da giriyor.

Aslında konuyu ne kadar kabaca biliyoruz..

Ayhan Akkaya:
Biz de ilk albüm vesilesiyle bu işin içine girmeye çalıştık. Sulukule’de, Dolapdere’de, Gültepe’de, Kağıthane’de bir sürü söyleşi ve derleme yaptık.

Kolay oldu mu içlerine girmek?
Ayhan Akkaya:
Normal bir ilişki kurulunca, zor değil. Şöyle bir araştırdığınızda, 1990’lı yıllardan 2000’li yılların başına kadar, Çingenelerin vatandaşlık tanımları bile problemli: Kimler Türk vatandaşı olamaz diye? Bir kategorilendirme yapılmış, şıklarda vatan hainleri falan da var yani, d şıkkı Çingeneler... 2003’te kalkmış bu durum. Şimdi, böyle bir şeyi gördüğünüz zaman, onların size neden böyle baktığını da anlamanız zor olmuyor.

‘72 buçuk millet’ derler..
Ayhan Akkaya:
Elmas Arus, ‘Buçuk’ belgeseli yapıyordu Çingeneler üzerine. Biz de nedir bu buçuk işi, diye işin içine girerken ‘Buçuk’ adlı şarkımız ortaya çıktı. O ilk çalışmalarımızdan bir tanesidir, oradan yavaş yavaş Gayda İstanbul projesi gelişmeye başladı.

‘Buçuk’, Gayda İstanbul’un ilk albümdeki derdinin özeti gibi...
Ayhan Akkaya: Biz o şarkıyı tek başımıza yapmayı özellikle istemedik, Roman müzisyenlerle beraber çalıştık.
Fehmiye Çelik: Sözlerini, Sarıköylü Tevfik Abiyle Romanca yazdık. Ardından, ‘böyle bir dil mi varmış yahu?’ diyen Çingeneler bile oldu. Çingene kimliğini kabul edip taşımak zor bir şey, fazlasıyla yıpratılmış, kirletilmiş bir kelime olduğu için onu taşımak öyle kolay değil. Ama şükür ki bunu yapanlar da var, hem o dile sahip çıkıp hem de o dili yaşatmaya çalışanlar. Sözcük dağarcığı ve gramer yapısıyla böyle bir dil var. Rom dilinden bahsediyorum. Bugün Balkanlarda yaşayan Romanlar da aynı dili kullanıyorlar. Ama bizde biraz daha hasır altı ediliyor. Çünkü onu konuştuğunuz zaman tam Çingenesiniz, kaçış yok, onun için gizliyorlar, dört duvar arasında hane içinde kalıyor. Hatta zamanla mahallelere göre bile farklılaşmış, bugün birbirlerini anlamıyorlar, çünkü kamusal alana taşınamamış ki, yaşatılıp geliştirilememiş.

Roman denmesini Çingeneye nazaran daha itibarlı buluyorlar sanki..
Ayhan Akkaya:
‘Çingene’, genelde aşağılamak için kullanıldığından, Roman olunca biraz daha ‘üst’ bir kimlikmiş gibi algılanıyor. Müzisyenler de Roman’ı tercih ediyorlar.
Fehime Çelik: Neticede Roman’ı kullananlar da o kimliği sahipleniyor ve kendisini Roman olarak tanımlıyor, o nedenle bu tercihe de saygı duymak lazım, çünkü bunu bile yapamayanlar var.
Ayhan Akkaya: Aslında, genel olarak bütün Çingenelere ‘Roman’ dediğiniz zaman da yanlış bir şey yapmış olursunuz, az önce bahsettiğimiz mesele yani, Dom ve Lom kolları da var. Bu arada, Romancanın tınısı falan çok hoştur, biraz İtalyancayı da andırır. ‘So tekera?’ mesela. ‘Ne var ne yok, n’apıyorsun?’ anlamına geliyor. Zaten Adriyatik ve Balkan coğrafyası birbirine çok yakın.

Gayda İstanbul’un çalışmalarına baktığımızda tiyatral bir üslûba yaslanma var...
Ayhan Akkaya:
Bu projenin solisti olarak Fehmiye, şarkı aralarında tiyatral bir üslûp kullanmayı seviyor, biz de seviyoruz. Şarkının anlattığı hikâyeden hareketle bir senaryo oluşturmaya çalışıyoruz.
Fehmiye Çelik: Repertuarımızda içine tiyatral üslup katacağımız şarkılar da epey bol. Zaten Çingene şarkılarının da genelde böyle bir kolaylığı var. Araya konuşmalar koymak, nidalar atmak gibi. Böyle bir imkân varken biz de onu kullanalım dedik.

BALKANLARDAKİ MİLLİYETÇİLİK, ‘AZINLIK’ OLMA HALİ

‘Yüzyıl da Geçse’ adlı programınız TRT Müzik’te devam ediyor...
Fehmiye Çelik:
Evet. Biliyorsunuz, Balkanlar tarih boyunca hep savaşlarla, göçlerle gündeme gelmiş bir coğrafya. Ama bir yandan da ortak hayatlar bugün de devam ediyor. Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar, Sırplar, Makedonlar, Pomaklar.. Hakikaten 73 millet bir arada. İşte bu paylaşılan geçmiş, ortak gelecek konsepti içinden, TRT Müzik’te ‘Yüzyıl da Geçse’ diye bir program yaptık. Yarı belgesel formatlı bir müzik programı. Balkanlara gidip oradaki müzisyenlerle ortak performanslar yapıyoruz. Sokaklarını müzisyenlerle beraber geziyoruz.
Ayhan Akkaya: Hem şehri tanıtıyoruz, hem tarihinden bahsediyoruz hem müziğinden... Zaten 40 dakikalık bir program ve müzik ağırlıklı. Bazen sokaklarında sadece Fehmiye’yle ben, çalıp söylüyoruz.

Bu programdan belgesel çıkar mı?
Ayhan Akkaya:
Kitabını çıkartmayı düşünüyoruz aslında, ona çok müsait.

Zaten biriktirdiklerinizi, Gayda İstanbul’un facebook sayfasında da aktif olarak paylaşıyorsunuz...
Ayhan Akkaya:
Evet. Fehmiye zaten edebiyat mezunu, benim de biraz merakım var. ‘Yüzyıl da Geçse’nin kitabını çıkartalım, sonuna da CD’sini ekleyelim diye düşünüyoruz mesela. Halihazırda 26 program yaptık ve bir sürü şeye tanık olduk Yemeklerinden tutun da, tarihine kadar. Bir de ‘Rumeli-Balkan kültürü’ denince, alternatif ya da muhalif işler yapan insanlar, bu alana çok fazla girmek istemiyorlar. Hepimiz biliyoruz, Bosna’da çok büyük katliamlar yaşandı, Saraybosna’ya, Mostar’a gittiğimizde bunu çok daha yakından hissettik. Üzerinden neredeyse 20 yıl geçti, ama savaşın izleri her yerde hâlâ mevcut, ama bu savaş bizim gündemimize ne kadar girdi? Bu konuyu daha çok sağ kesimlere, milliyetçi-muhafazakâr kesimlere terk etmiş gibiyiz aslında. Azeriler, Çeçenler ya da Kafkas kültürü de öyledir ya, sol, bu alanlara çok fazla bulaşmaz, daha çok sağ kesim sahiplenir.
Fehmiye Çelik: Balkanlarda milliyetçi bir damar var, bu doğru, ama Balkanlardaki milliyetçiliği, biraz da oralarda “azınlık” olma haliyle açıklayabiliriz. Tabii bunun aşırı uçlara taşınması doğru değil, çünkü oralar, çok kimlikli coğrafyalar, sen kendi kimliğine sahip çıkarken başkasının da bu hakkını korumak ve saymak zorundasın, öbür türlü, bu hassasiyetler siyasi olarak kaşınmaya başlanıyor ve kan gövdeyi götürüyor. Hem etnik kimliğini hem inancını hem dilini koruyup, hem de senden farklı olanla bir arada, huzur içinde yaşamak hiç kolay değil, ama savaşmak da çözüm değil. Benim rahmetli nenem, bir Balkan göçmeniydi ve derdi ki, ‘elâlemle geçinmek, dağlarla güreşmektir’ Bence bu söz, Balkanların da özeti gibi, çünkü Balkanlarda yaşamak, bir nevi dağlarla güreşmek, her şey çok hassas dengelerde.

Çok hikâye biriktirmiş olmalısınız. Var mı aklınızda?
Fehmiye Çelik:
Gelmeden önce Ayhan’a dedim ki, bunu kesin soracak bize. Bir anı, bir hatıra bulalım, hazırlanalım dedim. Ayhan dedi ki, ne anlatacağız habire kaybolup durduk oralarda. (Gülüyor)

Mistik bir derinlik anlamında değil yani, hani bildiğimiz, yolda kaybolmak...
Ayhan Akkaya:
Evet. Çünkü yollarda tabela çok az, Bulgaristan’da yok gibi mesela.
Fehmiye Çelik: Kosova yerine Sırbistan’a girip çıkacak kadar kaybolduk yani. (Gülüyor) Gümrük memurları bile şoke oldu, ‘ülkeye az önce giriş yaptınız, niye çıkıyorsunuz?’ diye baktılar. Küçük küçük ülkeler ya zaten, herkes yolları da biliyor mu ne, tabelaya ihtiyaç duymamışlar.


‘GAZ DAĞILDIKTAN SONRA DA, BU TANIŞ OLMA HALİ DEVAM ETMELİ’

Şimdi biraz farklı konulara da değinelim. Roboski’nin hesabını soracağız dedik, ardından Reyhanlı’yı yaşadık. Ardından Gezi direnişinde kaybettiklerimiz. İnsanların, bu memlekette bir konunun peşine düşmesine bile fırsat kalmıyor gibi.

Fehmiye Çelik:
Gelişmeler karşısında itiraz eden, anında hedef olarak gösteriliyor, düşman ilan ediliyor, çünkü barışın dilinden korkuluyor.  Bazen diyorum ki, hiç denemedik ve yaşamadık ya, hani hep bilinmeyenden korkulur, gerçek bir barış, kalıcı bir barış nasıl bir şey bilmiyoruz. Oysa barışın lezzetini bir alabilsek, Melih Cevdet Anday’ın bir şiiri vardır, ‘Dünyayı sen bir barış olsun da gör’, bir tadını alsak vazgeçemeyeceğiz de... Gezi bunun nüvesini vermişti, dili gayet barışçıl bir dildi ve birbirinden bir sürü farklı kesim, Gezi’de bir araya geldi. Bu bazılarını ürküttü, çünkü çok büyük bir güç vardı orda.

Bu süreçte sanatçılar da iktidar tarafından baskı altına alındı, tehdit edildi..

Fehmiye Çelik:
Baskı, bu iktidarın keşfettiği bir şey değil. Bundan önceki iktidarlar döneminde de sanata ve sanatçıya karşı her türlü baskı uygulandı, bunlar da uygulamaya devam ediyor. ‘Sanat’, kelime olarak da üretmekten, yaratmaktan gelir. Doğası gereği mevcut olanın dışında bir şey yaratma faaliyetidir zaten, var olana alternatiftir. İster istemez aykırıdır. İşte Ahmet Kaya örneği. Bu bedel ödetilmek zorunda mıydı Ahmet Kaya’ya? Sonra devlet olarak kalkıp ödül veriyorsun. Bu ödül, bir özür, bir özeleştiri gibi değerlendirilirse, bu yönüyle anlamlı, ama keşke o dönem yaratılan linç ortamında, sen ‘bir dakika!’ diyebilseydin. Çıkarıp bu ödülü o zaman verseydin, sahip çıksaydın sanatçına. Ayrıca bu ödülü verdikten sonra, bugün başka başka sanatçıları yine hedef göstermeye devam edersen, olmaz! Ne olacak peki, ona da bedeller ödettikten sonra çıkarıp ödül mü vereceksin? Ne kıymeti kaldı? Ne yazık ki iktidarlar her dönem kendi borusunu öttüren, kendisi gibi düşünen, kendisi gibi konuşan insanlar istiyor.

Gezi direnişi, Kardeş Türküler’in ‘Memleket Sahnemiz’ konserinin sahnesi  gibiydi ...

Fehmiye Çelik:
Evet. Artık bu memlekette, Gezi’den önce ve Gezi’den sonra diye bir milat oluştu. Ve o slogan, ‘Gaza gerek yoktu dostum, biz zaten duygusal çocuklarız’, her şeyi çok güzel özetliyor. Gaz ve toz bulutu altında yan yana geldik, dayanıştık, fakat o bulut ve gaz dağıldıktan sonra da, bu tanış olma ve dayanışma halinin devam etmesi gerekiyor. O farklılıkların birbirini tanıma, dinleme, anlama gayretinin artarak devam etmesi gerekiyor. Neydi o söz, ‘bu daha başlangıç mücadeleye devam!’

Reklam
ÖNCEKİ HABER

‘Atma kızım, bir gün lazım olur’

SONRAKİ HABER

İzmir Zafer Ortaokulu öğrencileri kaloriferlerin yanmamasına tepki gösterdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa