Üniversitenin ihtiyacı özgürlük ve demokrasidir

Fotoğraf: AA

Üniversitenin ihtiyacı özgürlük ve demokrasidir

YÖK’ün kuruluş yıl dönümü vesilesiyle üniversitelerdeki durumu Anadolu Üniversitesi Eğitim Sen İşyeri Temsilcisi Doç. Dr. Murat Emeksiz ile konuştuk. Emeksiz, merkezi politikaların üniversitelerin iç işleyişine nasıl yansıdığını anlattı.

Barış İpek

Bir darbe kurumu olarak bugün hâlâ üniversitelerin başında duran YÖK kurulalı tam 32 yıl oldu. YÖK’ün kuruluş yıldönümü vesilesiyle üniversitelerdeki durumu Anadolu Üniversitesi Eğitim Sen İşyeri Temsilcisi Doç. Dr. Murat Emeksiz ile konuştuk. Aynı zamanda Üniversite Dayanışma Platformu üyesi olan Emeksiz, merkezi politikaların üniversitelerin iç işleyişine nasıl yansıdığını anlattı.

Haziran’da yaşanan direniş büyük oranda insanların süreğen baskılara karşı çıkışıydı. Bu baskı üniversitelerde de YÖK eliyle yürütülüyor. Siz bir akademisyen olarak hem hazirandaki direnişe hem de üniversitelerdeki baskılarla ilgili ne söylemek istersiniz?

Akademiye yönelik uzun süredir devam eden baskıların herkes farkında değil maalesef. Haziranda hocalar da öğrencilerle beraber sokağa indi, gözünü kaybeden meslektaşımız var. Biliyorsunuz Eskişehir’de öğrencimiz Ali İsmail Korkmaz hunharca katledildi. Ama maalesef yine de büyük çoğunluk sokağa çıkmadı, protestolara katılmadı. Çünkü akademisyenliği bir seçkincilik olarak yaşama durumu söz konusu. Akademisyen her dönemin seçkinini oynuyor. Geçmişteki laik seçkincilik şimdi İslami referanslarla devam ediyor. Bir üniversitede mescit olduğu halde odasında namaz kılmayı tercih eden hocalar gördüm. Ülkedeki paradigmanın değişmesi ya da kişinin siyasi tutumundan etkilenmeyen bu seçkinci tutum maalesef devam ediyor. Akademisyenin kendi odasının dışındaki toplum için bilgi üretmesi gerekiyor ve seçkinci tavır bunun önündeki en büyük engel.

Akademiyi böyle bir noktada tutan baskı ortamı üniversitede nasıl işliyor?

YÖK’ün kurduğu merkeziyetçi anlayış öncelikle üniversitelerin yönetiminde ve kadro atamalarında ortaya çıkıyor. Akademik yönetim anlayışı açısından karar verici mekanizma anabilim dallarından bölümlere, dekanlara ve rektörlere doğru olması gerekirken uygulamada bunun tam tersi işliyor. Rektörlük kararları alıyor ve çoğu kez ana bilim dallarının söz hakkı bile olmuyor. Üniversitede bir kişinin yardımcı doçent olasıya kadar yönetime katılma, yani oy hakkı yok. Ayrıca yardımcı doçentler, asistanlar ve öğretim görevlileri geçici kadroda çalıştırılıyor. Öğrencinin, asistanın, işçi ve memurların da oy hakkı yok. Haliyle oy hakkı olmayanlar, öğrenci, araştırma görevlisi, işçi ve memur çeşitli şekillerde sistem içinde eziliyor.

Üniversitelerde baskı ortamı oluşumunun bir nedeni denetimin eksikliği, bir diğeri de göz yummadır. Örneğin psikolojik yıldırma (mobbing) kurulları oluşturuldu ama kurulların aldığı kararlar doğrultusunda ilgili kişi hakkında soruşturma açılmıyor. Emekliye sevk etme yoluna gidiliyor ya da yöneticilik görevinden alınıyor. Böyle bir durumda mekanizma caydırıcılığını yitiriyor. Yıldırmanın olduğu her yerde ideolojik ve sınıfsal baskı aygıtları işin içerisindedir.

Peki sizce, bu durumun değişmesi için neler yapılmalı?

Bunun üç boyutu var; öğrenci boyutu, akademisyen boyutu, işçi-memur boyutu. Bu boyutları ayrı ayrı ama bütünlüğü bozmadan ele almalıyız. Öğrenci boyutu dediğimizde; mesela bir tanıdığımın üniversitede okuyan bir çocuğu var. Alevi ve solcu olduğu için baskıya maruz kalıyor, hatta ikna odalarına alınıyor. Aynı bölümde birkaç derste öğrencilerin geçme başarısı sadece yüzde 20. Öğrenci bu sorunları dile getirmek üzere rektörlüğe başvuracağı zaman dilekçesi evrak kaydına alınmıyor bile. Peki bu öğrenci iyi bir eğitim alabiliyor mu? Hayır! Öğrencilerin yüzde 80’i kalıyor ve hiçbir yere başvurulamıyor. Burada bir ‘öğütme sistemi’ kurulmuş durumda.

Benzer bir şekilde Anadolu Üniversitesinde büyük çoğunluk yabancı dil hazırlığı geçemiyor. Burada sorun öğrencide değil sistemde. Ama öğrenci bu durumu sorguladığı zaman başına gelmedik kalmıyor. Sonuç olarak iş öğrencilerin üniversite yönetiminde temsiliyetine ve yönetime katılmasına geliyor.

Öğrenci konseyi başkanının senato toplantılarına katılması temsiliyet olarak gösteriliyor...

Evet katılıyor ama oy hakkı yok bildiğim kadarıyla. Bir de tek bir kişi katılıyor. Senatoda ve yönetim kurulunda öğrenci temsilcisinin mutlaka oy hakkı olmalı ama bundan da önce rektörlük seçimlerinde öğrencinin oy hakkı mutlaka olmalı. Çünkü üniversitenin ana unsuru, varlık sebebi öğrencidir. Rektörlük seçimlerine öğrenci yüzde 20, işçi-memur yüzde 20, öğretim elemanları yüzde 60’la irade yansıtabilir örneğin. Bu konunun tartışılması gerekiyor.

AKADEMİSYENLER İŞ GÜVENCESİNE SAHİP OLMALI

Kaldığımız yerden devam edersek, akademisyen boyutunu da biraz açabilir miyiz?

Akademisyenler her kademede yönetimde söz hakkına ve iş güvencesine sahip olmalı. Asistanlar, araştırma görevlileri, öğretim görevlileri de oy hakları olmadığı ve kadro atamaları rektörün elinde olduğu için seslerini çıkaramıyor. Bir de bu kesim üzerinde hoca kliği baskısı var. Hoca klikleri içinde bir o tarafa bir bu tarafa savruluyorlar. Üniversitede oluşmuş güç klikleri bunlar, ben ‘mikro iktidarlar’ adını veriyorum. Bu mikro iktidarlar birbiriyle savaşıyor ama arada kalıp ezilen asistanlar, öğretim görevlileri ve öğrenciler. Bu hiyerarşi yüzünden örneğin araştırma görevlileri eziliyor, istediği araştırma konusunu ve hocayı seçemiyor... Bu baskı doçent olana kadar her kademede sürüyor.

Son boyuta geçersek; işçi ve memurlar, üniversite çalışanları…

Bizler bu insanlarla birlikte eğitim ve öğretim hizmetini üretiyoruz. Haliyle onların da yönetimde temsiliyeti gerekiyor. Mesela bütün üniversitelerin temizlik işleri taşeron firmalara devredildi. İşçilere aralık ayında çıktı yapılıyor, ocak ayında tekrar girdi yapılıyor. Mesela benim tanıdığım bir işçi neredeyse 15 yıldır bizim fakültede çalışıyor, ama bugün işten ayrılsa 15 kuruş tazminat hakkı yok. Akademisyenler böyle bir şeye nasıl sessiz kalır?

Yeni YÖK Yasasını bu boyutlardan ayrı ele almak mümkün mü?

Mevcut işleyişteki sorunlara hiç bakılmadan yeni yasa yapılmak isteniyor. Hangi ihtiyaçlar bu yasayı yenilemeye itiyor? Yürütmedeki sorunlar yeni bir yasa ihtiyacını ortaya çıkarmalıydı fakat bunun böyle olmadığını görüyoruz. Sadece her şey yeni paradigmaya göre şekilleniyor. Ama üniversitenin ve ülkenin ihtiyacı olan özgürlük ve katılımcı demokrasidir; yeni paradigma değil.


REKTÖR ADAYLARINA DEMOKRASİYE KATKI ÇAĞRISI

İdari özerklik dediğimiz nokta bütün sorunların temeli gibi duruyor... Bu konuda geçtiğimiz haftalarda sizin Anadolu Üniversitesi Rektörlük seçimleri ile ilgili yaptığınız çağrı çok önemliydi...

Evet, orası işin püf noktası. Eğer üniversitede fiilen demokrasiye katkı yapılacaksa rektörlük seçimlerinde az oy alan adaylar süreçten çekilerek, en çok oy alan adayın rektör seçilmesini sağlayabilir. Bütün baskılarına rağmen fiili olarak demokrasiye böylece katkıda bulunabilirler. Ancak bugüne kadar adaylardan bu yönde bir irade beyanı gelmedi. (Eskişehir/EVRENSEL)

www.evrensel.net