İslami kesimde teslimiyet hakim

İslami kesimde teslimiyet hakim

Başörtüsü mücadelesi nedeniyle 28 Şubat’ta hapis yatan Yazar Hüda Kaya, Başbakanın ‘Ben istediğim zaman hak veririm’ tavrını eleştirdi; AKP iktidarında İslami kesimin teslimiyet ve sessizlik içinde olduğunu söyledi.

Serpil İlgün

Yazar, Aktivist Hüda Kaya ile söyleşi için randevulaşırken, ağırlıkla parti meclisi üyesi olduğu HDP’yi konuşmayı tasarlamıştık. Ancak, AKP’li dört kadın milletvekilinin Meclis Genel Kuruluna başörtülü katılmaları, konuyla ilgili kadim tartışmaları alevlendirince, başörtüsü ister istemez söyleşimizin ana gövdesini oluşturdu. AKP, kendisini iktidara taşıyan önemli dinamiklerden biri olan dindar kadınların başörtüsü talebini onca yıl neden karşılamadı? Neden şimdi? Yıllardır siyasi kamplaşma malzemesi yapılan türban, artık istismar konusu olmaktan çıkacak mı? Başörtüsü özgürlük değildir demek mümkün olmayacak mı? Kadın sorunu başörtüsünden mi ibarettir? Başörtüsü mücadelesinin simge isimlerinden Hüda Kaya ile Mecliste başörtüsünü, onun tetiklediği tartışmaları ve HDP’yi konuştuk.


Kadın vekillerin başörtüsüyle Mecliste olmaları, başörtüsü üzerinden siyaset yapmayı sonlandırmış mı oldu?
Başörtüsünün kamusal alanda kullanımı konusunda bir süredir zaten fiiliyatta yaşanan gelen bir konsensüs ve pratik vardı. Bizim şikayetçi olduğumuz ve talep ettiğimiz şey, bu yasağın konjonktürel olduğu, iktidarın etkisinden dolayı başörtüsünde kısmi bir özgürlüğün yaşandığı ama bu özgürlüğün yasal güvence altına alınmasıydı. Şu anda hâlâ devletin kendine göre bir kırmızı çizgisi; bir güvenlik problemi, başörtülü kadına hâlâ güven ve ehliyetin tanınamaması gibi kompleksli bir devlet refleksi var. Yani kılık kıyafet gerektiren meslekler filan deniyor. Başörtülü avukat kadın cübbe giyebiliyor ama aynı cübbeyi giyen hakim başörtülü olamıyor. Bunun için biz hâlâ “tam özgür oldu” diyemiyoruz.

Dolayısıyla başörtüsünün siyaset malzemesi olma durumu sona ermedi...
Karar verme ve güvenlikle ilgili alanlarda devletin başörtülüleri kabul edememe tutumu devam ediyor. Bu devam ettiği sürece, mücadele de devam edecek. Başörtüsünde de ana dilde olduğu gibi tam özgürlük olamadığı için herhalde bunlar bir dahaki seçim konjonktründe halledilebilecek malzemeler olarak önümüzde duruyor!

O halde siz “Mecliste başörtüsü, AKP’nin devlet olma/devleti ele geçirme yönündeki son hamlesidir” şeklindeki görüşe katılmıyorsunuz?
Bu konuda şunu söyleyeceğim; siyaseti takip edenler hatırlayacaklardır, bu daha önceki süreçlerde de yapılamaz değildi. Biz bunları takip ettiğimizde “Desteklediğimiz, oy verdiğimiz AK Parti’ye ne oluyor?” dedik. Başörtülü kadınlar olarak bu süreçleri çok sancılı yaşadık.

Evet önceki seçimlerde dindar kadınlar “başörtülü aday yoksa oy da yok” dediğinde Başbakan kızmıştı…
Dediğiniz gibi, işitmediğimiz azar kalmadı. Kampanyamız karşısında, “sizin ne haddinize bunu talep etmek, ben ne zaman istersem o zaman veririm” havalarında idi Başbakan. Yine hatırlarsınız, geçtiğimiz yıl Şafak Pavey’in pantolon talebi üzerine değişiklik yapılacağı zaman BDP’den Sırrı Süreyya’nın verdiği teklifle, Mecliste başörtüsü yasak olmaktan çıkacaktı. Bunlar yapılabilecek iken, “bunu yapmaya kimsenin hakkı yok, zamanını, zeminini ben biliyorum, benim hesabım kitabım ne zaman müsaitse o zaman yaparım” dayatmasını ben bir kadın olarak kabul edememiştim.

“Başbakan neden o zaman yapmadı”, “neden şimdi” sorularına siz ne yanıt veriyorsunuz?
Aslında geldiğimiz noktada bunu bekliyorduk, çünkü önümüzde bir seçim atmosferi var. Yerel, genel seçimler arka arkaya gelecek. Böyle bir süreç içerisinde, ana dilde olduğu gibi, diğer haklarda olduğu gibi, “gıdım gıdım” deniliyor ya, başörtüsü için de ben veriyorum, ben özgürlük tanıyorum gibi bir tavır, insanın mücadele sonucu alacağı mutluluğu bile buruk yaşamasına neden oluyor. Doğrusu ben perşembe günü çok buruk bir duygu yaşadım. Bir taraftan hem çok seviniyorum, artık başörtülü kadınlarımız Mecliste olduğu için, ama diğer yandan “hangi kadınlar” diyorum.

“Hangi kadınlar” derken?
AK Parti’deki kadınlar şimdiye kadar hem başörtüsü ile hem iç tüzük ile bu mücadeleler verilirken, tek bir ses çıkarmamışlardı. Tercihlerine saygı duymakla beraber, başörtüsünün Meclis içinde var olmasına sevinmekle beraber, şu anda dengeler bozulsa ve lider, yani Başbakan bunun uygun zaman olmadığını söylese, bu insanlar tekrar açılırlar mı diye düşünüyorum. Keşke bu sadece kendi inisiyatifleri olabilseydi. Perşembe günü gözlerimiz aynı zamanda Merve Kavakçı’yı aradı. Kavakçı’nın duruşu, dirayeti, sabrı, özverisi keşke Meclise, o kadınlara yansıyabilseydi.

İslami çevre içinde polisliğin veya askerliğin zaten dindar kadınlara uygun olmadığını yazan kadınlar oldu. “Bu düzenleme yeterlidir” dediler. Ne diyorsunuz?
Bu kesinlikle kendi şahsiyetiyle, kendi iradesiyle, kendi tercihleriyle yaşayan bir kadının kabul edebileceği bir şey değil. Nereye girip, nereye giremeyeceğime ben karar veririm. Hiç kimse, lider de, Başbakan da bunu bana dayatmamalı. Ben polis olmak istemeyebilirim ama başka bir genç kadın isteyebilir. Uygun olmadığını nereden, kimin kriterlerine göre değerlendiriyoruz? Bu yasakların bizatihi kendisi problem zaten.

İşin ayrıntılarına girmek bu röportajın konusu değil ancak bu noktalar teolojinin alanına girmiyor mu sizce de? Ve sorun tam da dinin alanına giren mevzuların, iktidarın/siyasetin kadınlar üzerinde tahakküm kurma gerekçesi yapılması değil mi?
Evet, teolojinin alanları da diyebiliriz tabii. Ben şunu söylüyorum, herkes kendi alanlarına, kendi inancına, kendi hayat tercihine göre seçim yapabilme hakkına sahip olmalı.

Başörtüsünün kamusal alana girmesini Kemalist-seküler kadınlar, endişeyle karşıladılar. “Meclise de girmesiyle birlikte günlük hayatta örtünme baskısını daha fazla hissedeceğiz” diyorlar. Bu tür kaygılar taşıyanlara ne diyorsunuz?

Seküler kadınlar, “başörtülü kadınların çoğalması bize mahalle baskısı olarak geri dönecek” diyene kadar bu bizim aklımıza bile gelmedi. Annesi başörtülü, babası muhafazakar olan ailelerin başları açık kızları var. Bizim ailemizde de var. Böyle bir baskı yok ki. Biz birbirimizle mutluyuz.

Baskı yoksa bu endişenin kaynağı ne peki?
Hep sistemin dayatması. Siyasi ve ideolojik. Bir bakıyorsunuz sekülerizm adına, Kemalizm adına halklara dayatıyorlar, “bu sakıncalı” diyorlar. Halkın belli bir kesimi bundan etkileniyor. Diğer taraftan da bakıyorsunuz, muhafazakar taraftan da açık olmanın sakıncalı olduğu mesajı verildiğinde, öbür taraf kendisini sakındırmaya çalışıyor. Maalesef bunlar sistemin halklara dayattığı, empoze ettiği korkular.


İNSANLARI KENDİLERİNE BIRAKMIYORLAR, PROBLEM BU

“Başörtüsü özgürlük değildir diyenler, düne göre daha fazla tepkiyle karşılaşıyorlar” tespitine katılır mısınız? Başörtüsünün özgürlük olmadığını düşünenler artık bu düşüncesini söyleyemez hale mi gelecek?
Katılmıyorum. “Artık böyle oldu, kimse şöyle düşünemez” diyemeyiz elbette. İnsanlar alt yapılarıyla, potansiyelleriyle, okudukları, gördükleriyle, sosyal kültürel şartlarıyla bir değer, fikir sahibidirler. Birbirimizi tanıdıkça, birbirimizle temas ettikçe aşılacak şeyler bunlar.

Peki, “başörtüsü kadınları özgürleştirmez, tersine erkekler karşısında eşitsiz kılar” tezine ne diyorsunuz?
Ben Kuran’la tanışıp, başörtüsünü tanıdığımdan bu yana, kendi içimde, kendimi ne kadar özgür hissetiysem, ondan çok daha yoğunluklu şekilde, dış şartlardan, egemenlerden, sistemden, mahalle baskısından dolayı yasaklarla karşılaştım. Daha çok özgürlüğüm kısıtlandı başörtüm sebebiyle. Oysa ben kendi kendimle mutluyum. Niye insanların mutlu olmasına tahammül edemiyor ki insanlar? Bırakın herkes kendi içinde mutlu olsun. Ben başörtüm ile mutlu isem, sen bana kendi kalıplarına göre bir özgürlük dayatamazsın. İnsanları kendilerine bırakmıyorlar, problem bu.


HÜKÜMETTEN BEKLENTİ EYLEMSİZLİK YARATTI

Sokakta başörtüsü mücadelesi veren kadınların, diğer kadın sorunlarına aynı ilgiyi göstermemelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin istihdam paketi mücadelesinde neden yoklar?
Dışardan nasıl görünüyor bilmiyorum ama bırakın istihdam paketini, “darbelere dur de” eylemlerinde, sosyalist arkadaşlarla beraber, “başörtüsüne özgürlük” diye bağırdığımız kadar İslami kesimden bunu talep eden çok fazla topluluk bile kalmamıştı diyebilirim!

Neden?
“Hükümet nasıl olsa halledecek” beklentisi içinde bir eylemsizlik sürecine girdi insanlar. Dolayısıyla sadece başörtüsü noktasında değil, bütün meselelerde böyle bir teslimiyet ve bir sessizlik hakim. Bu noktada bir duruş gösterilebilir mi, ne zaman tepki verilir, ses çıkarabilir, bunu zaman gösterecek.

Sizce dindar kadınlar, örneğin Gözde Kansu kıyafeti nedeniyle işinden olduğunda ya da Ömer Tuğrul İnançer TRT’de “Hamile kadınların sokağa çıkması terbiyesizliktir” dediğinde neden itiraz etmediler?

Biraz önce söylediğim gibi bu bütün meselelerde böyle. Sadece hamileler sözünde değil ki. Çalışma şartlarından tutun, tüm haklarla ilgili böyle bir sıkıntı yaşanıyor. Bununla birlikte bu demek değil ki, hiç ses çıkarılmıyor. Başörtülü, akademisyen olarak ya da medyada olsun çok donanımlı, ciddi çalışmalar yapan arkadaşlarımız var. Her birimiz yetişebildiğimiz kadar, kendi gücümüz kadar bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama maalesef çok azlar.

“Hamile kadınların sokağa çıkması terbiyesizliktir” lafını işittiğinizde siz ne hissetmiştiniz?
Benim okuduğum Kuran’ın dışında olan bir yorumdu. Emevileşmekle başlayan süreçte, hem siyasal egemen, hem erkek egemen dil oluşturuldu din içinde. O ekolün sonuçlarıdır bunlar. Ve bunlar yüzyıllardır “İslami bilgiler” diye veriliyor. Kadınlar bu bilgiler karşısında “demek ki bizim böyle davranmamız lazım ki, cenneti kazanabilelim” diyorlar. Dünyada insanın hayatını cehenneme çeviren bir öğreti, insanı cennete götürür mü? Yani İslamın kendisi, Kuran’ın mesajı, neresinden alırsak alalım, yüreğimizde, ailemizde, mahallemizde, toplumumuzda barış içindeysek, huzurluysak İslam gerçekleşmiş oluyor.

Nasıl görüyorsunuz peki? Bu zihniyet giderek ağırlık mı kazanıyor?
Bu maalesef sadece Türkiye’de değil, İslam dünyasında da yaşanıyor. İslam öğretisi diye ilahiyatlara kadar bunlar öğretilmeye devam ettiği müddetçe, kökten değişmesi gereken bir mevzu demeyeceğim, insanların yeniden Kuran’la tanışması lazım ki bu fikirsel parazitler ve problemler fark edilebilsin. Dolayısıyla, sadece kadınların konumlandırılmasıyla da değil, hayata bakışla ilgili bir zihniyet problemi var. Bu tahrif edilmiş bir İslam. Kadın da, bu problemli alanlardan bir tanesi.

Sözünü ettiğiniz zihniyet, muhafazakar kadınların başörtüsü dışında bir konuya ilişkin talepte bulunmasını, itiraz etmesini, sokağa çıkmasını zaten zorlaştırmıyor mu?
Kadına dini böyle öğretirseniz, boynunu eğiyor, rahatsız da olsa “ne yapalım, din bunu böyle demiş” deyip susmayı tercih ediyor. Ama Kuran’la muhatap olan kadınların daha farklı duruş sergilediklerini görüyoruz.

Peki, bu zihniyet AKP’ye ne kadar hakim?
Bahsettiğimiz din ekolünün, zihniyetin yansımaları her yerde var. Sadece şu alandakiler, bu alandakiler diye, kurumsal manada tek tek konuşmaya gerek yok. Şunu söylüyorum; bu zihniyet varsa, aile de kursa, parti de kursa, hükümet de olsa bu zihniyetin yansımalarını görüyorsunuz. Sadece muhafazakar parti gibi siyasi oluşumlarda değil, Kemalist, laik, parti yapılanmalarında da yıllardır kadınlar büyük emekler verdiler. Partilerin devasa hale gelmelerinde en büyük emek kadınlarındır. Ama kadınları karar mekanizmalarında ne kadar görebiliyorsunuz? Bugün yüzde 50 kadın kotasını başarabilmiş kaç parti var?


EMPATİ KURMA BECERİMİZ ARTIYOR

HDP Parti Meclisindesiniz. Bu aralar size en çok yöneltilen soruyu tekrarlamak durumundayım! Hüda Kaya neden HDP’de?
O kadar çok alanda sıkıtılar var ki, burada bazı münasebetlerimizle, tanışıklıklarımızla, insanların acılarla ne kadar olgunlaştığını, empati derecelerinin ne kadar ileri olduğunu gördüm. 28 Şubatlardaki acılarım bana nasıl empati duruşu kazandırdıysa, karşımdakini daha iyi anlayabilmemi sağladıysa, farklı acıları yaşayan insanların, halkların da böyle bir empatik duruşa sahip olduklarını gördüm. Sistemin, sahip olduğu medyanın, egemenlerin halklara dayattığı gibi değil hiçbir şey. Maalesef bugün deccal diye nitelendirdiğim bu medya insanlara siyahı beyaz, beyazı siyah göstermeye devam ediyor. Ve insanlar zalimi mazlum, mazlumu zalim zannediyorlar. Ama tanıyınca fark ediyorlar. Onun için birebir yakınlıklarımız, temaslarımız çok önemli. Halklar da fark ettikçe anlayacaklar diye inanıyorum. Bu nedenle HDP’de olmanın, insani hizmet açısından daha uygun olduğunu düşündüm.

HDP’ye ilişkin dostça ya da değil bir sürü eleştiri/saldırı yapıldı, yapılıyor. Sizin eleştirdiğiniz, eksik gördüğünüz yanlar neler?
Hangi kesim bir yapı içinde ağırlıkla bulunuyorsa, doğal olarak o çevrenin hassasiyetleri, acıları, baskın olacaktır. Geleceğimizi hep beraber inşa edebileceğimiz, birlikte var olabileceğimiz, kendimiz için istediğimiz eşitliği bir başkası için de isteyebileceğimiz çevreler olarak bir araya gelmeye çalıştık. İnanç dili ile kendini ifade eden bir kadın olarak baktığımda, orada bu dilin eksik olduğu aşikar. İnanan insanlar da daha çok katılımcı olduklarında, bunun değişeceğine inanıyorum. Ama adaleti, eşitliği, insanların ötekileştirilmemesini, insanlara ahlaklı olmayı, dürüst olmayı ben nasıl dini referanslarımla ifade ediyorsam, bir başkası bunu insaniyet adına ifade ediyor, sosyalizm adına ifade ediyor.


TEPKİLERİN OLACAĞINI BİLİYORDUM

Sizin HDP’deki varlığınız, dindar muhafazakar çevrelerce eleştirildi. Hatta bazıları hakaretamiz cümleler kurdu. Hüda Kaya eleştirisinden LGBT bireyler, inanmayanlar da nasiplendi. Ne hissetiniz?
Çok üzüldüm. Sağlığımı bile etkileyecek boyutlara geldi bunlar. Güzel tepkilerin yanında üzüntü verenleri de olacaktı elbette. Yoğunluklarımla, çalışmalarımla beraber vereceğim emek ve mesaimle, burada yer almayı hak eder miyim, gerekli olur mu noktasında önce kendimi sorguladım. Bununla birlikte olabilecek tepkileri de hesaba kattım. Artıları daha fazla geldi benim HDP’de yer alma kararımda. İslami camianın bildiği tek isim olmanın dezavantajını yaşıyorum şu anda. Ama biliyorum ki, dindar camiada, toplumun sevdiği saydığı pek çok isim, kendi imkanları, şartları müsait olmadıklarından, benim olduğum yerde yer alamadılar. “Gönüllerimiz, desteklerimiz sizinle” diyen insanlarımız da var. Fakat tek kalmamdan dolayı bütün tepki bana yönelmiş oldu.


BİZ ROBOSKİ ZULMÜNDEN BERİYİZ

Hürbakış’ta 29 Ağustos’ta yazdığınız yazıda, Başbakan’ın Mısırlı Esma’nın ardından döktüğü gözyaşları karşısında bazı sorular sordunuz ve bir çağrı yaptınız. Yazıyı yazmaya neden gerek duydunuz?
Mısır’da büyük katliamlar yaşandı. İnsanlar toplu halde öldürüldüler. O acılar içinde tabii bazı spesifik olaylar örneklendirilince, daha acı verici olabiliyor. Esma da bunlardan biriydi. Orayı takip ederken, haliyle Türkiye’deki acıları da yüreğinizde taşıyorsunuz, hissediyorsunuz. Burada bu acıların muhatabı olma noktasında sizin destek verdiğiniz, dindar diye nitelendirilen bir Başbakan, bir hükümet var. Bunu neden söylüyorum? Hani Başbakan her zaman, “Dicle kenarında bir kurt kapsa koyunu, adli ilahi Ömer’den sorar bunu” diyor ya. Ömer’in başka sözleri de var, ama bu söylenirken o Dicle’nin kenarında kurtların kaptığı o kadar koyun var ki. O kadar acılar var ki. Ekranlarda bir anda Esma için konuşulurken, “kızlarımı hatırladım” deyip ağlaması üzerinden, yüreğimden kopup gelen şeyler kaleme döküldü.

Yazıda Ceylan Önkol’dan, Uğur Kaymaz’dan da söz ediyorsunuz ama ağırlıkla Roboski’yi anlatıyorsunuz. Roboski’nin, dindar-muhafazakar çevre içinde rahatsızlık yarattığını biliyoruz. Sizin için de kırılma noktası Roboski midir?

Mektupta dile getirdiklerimin hepsi benim kırılma noktalarım aslında. Ama Roboski çok önemli bir kırılma noktası oldu benim için. Yanlışlık olamaz mı, olabilir. Füzeler yanlışlıkla ateşlenemez mi, ateşlenebilir. İletişim problemleri olamaz mı, olabilir. O köylülere bu anlatılabilir, gönülleri alınabilirdi. Ama olay olduğu andan itibaren bambaşka bir dil kullanıldı, işte “kan bedelini vereceğiz, sesinizi kesin.” Bir evladın kan parasının değeri ne olabilir ki? Efendim “Ne kadar çok Uludere derseniz, PKK’nın ekmeğine yağ sürersiniz. Dindar olanların bazıları da neden bu Uludere’yi bu kadar dillerine doluyorlar?” Şuydu buydu gibi olayın mesuliyetinden kurtaracak pek çok demagoji halklara yansıtıldı. İnsanlar incitildi. “Biz Roboski’ye gidip o annelere teselli olmalıyız. Biz bu zulümden beriyiz, biz gidelim onlara teselli verelim, taziyede bulunalım” diyerek bir grup arkadaş karda tipide yollara düştük, onlara destek verdik. Siyasilerin, köylüleri teselli edecek tek kelime kullanmadan, aksine yapanlara sahip çıkarcasına ifade edilen sözleri çok inciticiydi. Bu zulümden ben beri olmalıydım. Benim inandığım kitap, “adaleti ayakta tutanlardan olun” der çünkü.


BAŞBAKAN EN ÇOK KİTLE PSİKOLOJİSİNE OYNUYOR

“28 Şubat’ta mağdur edilen kişiler, yeni rejimle uzlaştılar” diyorsunuz. Nasıl uzlaştılar?
28 Şubat sürecinde bizimle aynı noktada sıkıntılara maruz kalan, acılarımıza şahit olan insanlar, egemen olunca bunu başkalarına da yapma hakkına sahip olduğunu düşünmemeliler. Yani, “bugün ben güçlüyüm, kendi insanımı tercih edeyim, bir şeyde ehil olmasa da, hak etmiyorsa da, "kendi insanımı tercih ederim" diyerek diğerleri otomatikman ayrıştırılıyor, ötekileştiriliyor. Ve siz kendinizi yine o ötekileştirilenlerin safında buluyorsunuz. Çünkü o dil benim dilim değil.

Sizce de Başbakan Gezi’den sonra “benim yüzde ellim”, “yüzde elliyi zor tutuyorum” gibi sözlerle ayrıştırmayı arttırdı mı?
Dilin geneli bunu besledi. Bazı önemli kırılmalar olmakla beraber, bunu besleyen çok şey var. Çok başarılı bir siyasi proje yürütüldü Gezi olaylarında da. Yok efendim dış güçler nedeniyleymiş, bilmem lobilermiş… evet gençler bir şeyleri talep ettiler ve çok farklı rahatsızlıklarıyla insanlar bir anda orada toplanabildiler. Bu toplanmaları, o güzel paylaşımları bazı çevreler istismar etmek istemediler mi, istediler. Bununla beraber oradaki şiddetin, gerilimin sistematik şekilde yükseltilmesini sağlayan iktidarın kendisiydi. Yurtdışından geldiğinde Başbakan’ın havaalanındaki söylemlerinden, Sincan’dan Kazlıçeşme’ye kadar olan süreçte arka arkaya çok sistematik şekilde bu gerilim yükseltilmiştir ve otomatikman seçim süreci başlatılmıştır.

Şunu mu anlayalım; Gezi direnişi, iktidara genel olarak dindar muhafazakar camiadaki muhalefeti bastırma fırsatını da verdi?
Aynen. Yani insanlar doğal dönüşüm yaşayabilirler fakat bu gerilim projeleriyle insanlar saflaştırılıyorlar. Dikkat ederseniz Başbakan en çok kitle psikolojine oynuyor.

Yani algı yönetimine?
Evet, algıları yönetiyor ve insanlar kendilerini otomatikman kitlesel olarak bir kampın içinde buluveriyorlar. Darbecilerden olmayım diye, iktidara muhalif ve rahatsızlığı olan pek çok muhafazakar, kendini iktidarın safında buluverdi. Onun için, insanlar olayları daha dikkatli takip ederlerse, daha bilinçle olayları okumaya çalışırlarsa nasıl duracaklarını göreceklerdir.

Yazar İhsan Dağı “AKP, post modern otoriter bir partidir” diyor. Öte yandan Erdoğan’ı diktatör olarak değerlendirenlerin de sayısı artıyor. Katılıyor musunuz?
Ben buna diktatörlük değil de, dikte-törlük diyorum!


YEREL SEÇİM ÖNCESİ FARKLI SÜRPRİZLER OLABİLİR

Çözüm sürecinin geldiği nokta endişeleri arttırıyor. Siz nasıl görüyorsunuz?
Kullanılan dil endişelerimizi arttırıyor, fakat bütün bu endişelerimizle beraber, İmralı ile bir muhataplık söz konusu ise ve bugün hamdolsun 10 aydır kan dökülme durduysa, ne kışladan ne dağlardan ölüm haberi geliyorsa çok ciddi bir adımdır bu. Hükümeti ne kadar eleştirirsek eleştirelim, çok önemli bir adım. Karşılıklı atılan adımlarla kanın durdurulması gerçekten çok önemli. Çekincelerimizin, endişelerimizin büyümemesi için barış ortamını, barış dilini desteklemeliyiz ve beslemeliyiz. Eğer İmralı ile muhatap olunması gerçekleştiyse, bazı noktalarda anlaşılmış olması ihtimalini düşünüyorum.

Anlaşma derken?
Öyle umuyorum. Öyle görmeyi istiyorum. Seçimlerden sonra AK Parti’nin bu işi bitireceğini düşünmüyorum, çünkü bu seçim bitse, arkadan gelen seçimler var. İkincisi, yerel seçimden önce de farklı sürprizlerin olabileceğini zannediyorum.

Nasıl sürprizler?
Çözüm paketi tarzında farklı paketler, farklı adımlarla barışı besleyecek yeni adımlar atılabilir.

Hakların paket paket, gıdım gıdım verilmesi durumunun kendisi sinirleri geren bir şey değil mi?
Eleştirimiz zaten bu. Aleviler noktasında öyle, anadil noktasında öyle, başörtüsü noktasında öyle... Gerçekten “artık yeter” diyecek noktaya geldiğinizi hissediyorsunuz. Yani mübarek, bir anadil nasıl özel okullara bırakılır? Kimlere hizmettir bu? Birileri bundan ticari rantlar elde edecek. Artı, neden hep parası olanların hakkı bazı şeyler?  Başörtüsünde nasıl kırmızı çizgiler olmamalıysa, anadilde de kırmızı çizgiler olmamalı. Halklar özgür ve mutlu olduğunda birbirleriyle nasıl bir arada yaşayacaklarını bilecekler. Çok da güzel yaşayacaklar. Yeter ki dayatma ve kırmızı çizgiler koymasınlar.


HÜDA KAYA
1960’ta İstanbul’da doğdu. Gazetecilik ve köşe yazarlığı yapıyor. 1998’de başörtüsü yasaklarına karşı yazdığı ‘Ulusal bir heyecan gecesi ve başörtüsü’ yazısı nedeniyle tutuklandı. DGM’de 13 yaşındaki oğluyla yargılanarak 20 ay cezaya mahkum edildi. 1999’da tahliye olduktan birkaç ay sonra yine başörtüsü yasaklarına karşı yapılan eylemler nedeniyle, bu kez kızları Nurulhak ve Nurcihan’la birlikte tutuklandı. İdam talebiyle yargılandılar. 28 Şubat sürecinde yaşadıklarını “Başörtüsüne Özgürlük Yolunda Görülmüştür” başlıklı iki ciltlik kitapta toplayan Kaya, köşe yazarlığına ve kitap çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca HDP MYK Üyesi.

www.evrensel.net