Gösteri iktidarı

Gösteri iktidarı

Bir emekçinin hayatı, genel olarak edinilmiş kötü tecrübelerden oluşur. Ölüm ve açlık düşüncelerinin her günü tanzim ettiği bir yaşamda hak aramak mümkün değildir. Teoriye dönersek, bunu yapmak için harcanacak emek sömürülen emekten daha çok gibi görünür; ve gidilecek yol daha tehlikeli.

Hakan Erdoğan

Bir emekçinin hayatı, genel olarak edinilmiş kötü tecrübelerden oluşur. Ölüm ve açlık düşüncelerinin her günü tanzim ettiği bir yaşamda hak aramak mümkün değildir. Teoriye dönersek, bunu yapmak için harcanacak emek sömürülen emekten daha çok gibi görünür; ve gidilecek yol daha tehlikeli. Emekçinin devrimci potansiyelini ortaya koymasına engel olan berbat bir işi ve arta kalan zamanda maruz kaldığı bir de gösteri dünyası vardır. Kendisine bir şeyler öğretmeye kalkıp sürekli ahkâm kesen televizyon programlarına, gazete yazılarına kulak kabartacak durumda değildir. Açtır, yorgundur, uykusuzdur. Hülya Avşar’ın, Mustafa Keser’in, Esra veya Acun diye birilerinin şovu açılır ve seyirci olmaya devam edilir.
Yalnızca böyle değil, hepimizin hayatları bir şekilde şovlara adanmıştır. Elimizden çıkan emek-değer bize yabancılaşır, sermayenin bir parçası olur, meta üretimi ve dolaşımına katılarak ekonomik, siyasi iktidarın kurulmasını sağlar. Zira devlet birikmiş emektir. Bu emeğin imajları üretmesi ve sahneye konulmasıyla en eski, en etkili hükmetme biçimi meydana getirilmiş olur. Sonunda kendi elimizden çıkan emek-değer bizi bırakmaz, gırtlağımıza yapışır ve sahneye konulan şovu izlemeye zorlar. Guy Debord, ‘Gösteri Toplumu’ isimli kitabında gösteriyi “metanın toplumsal yaşamı tümüyle işgal etmeyi başardığı an” olarak tarif eder. Debord’a göre gösteri, hayatın her alanına dâhil olmuştur ve ona katılmadan yaşanabilecek bir hayat düşünülemez.
Biz de hükümetimizin son gösterisini 29 Ekim’de izlemiş olduk. Ara vermeden devam eden şov yapma faaliyetlerinin iyice yoğunlaştırılmış olan son örneğiydi. Bakmaktan, ‘ne zaman bitecek’ diye beklemekten yorgun düştüğümüz, çeşitli tuhaflıklarla dolu bir merasim. Çarpık bir temsil sistemi sonucunda zuhur etmiş bir iktidardan farklı bir tutum beklenemezdi elbette. Her konuşmanın, her buluşmanın, her açıklamanın, her açılışın, her seyahatin azami ölçüde ihtişam ile donatılarak sunulduğu bir zamanda Marmaray için yapılan az bile. Hükümetimiz tüm faaliyetlerini gösteriye dönüştürmeyi şiar edinmiş çünkü. İşin kötüsü, hakikati saklamaya, değiştirmeye programlanmış kitle iletişim araçlarının sürekli önümüze koyduğu bitimsiz bir simülasyon dünyasına mahkumuz artık.

DİYALOGA, ROL ÇALMAYA İZİN YOK!

Burada gösteri kavramının önemi, tek taraflı olması ve iktidarla toplum arasında nasıl bir bölünme ve ardından hiyerarşik zeminde bir ilişki kurduğu ile ilgili. Burası bir sahne. Türkiye bir gösteri alanı. Sermayenin ve devletin sahibi kendi oyununu sergiliyor. Bizi de buna dâhil ediyor ama her zaman izleyici olarak. Ortada karşılıklı bir konuşmanın kalmadığı, yalnızca bakıp dinlemekle yetinebildiğiniz korkunç bir monolog var. Gösteride rol çalmaya asla izin verilmiyor. İtaatsiz, repliklerine uymayan oyuncular sahneden apar topar uzaklaştırılıyor. Verdiğiniz tepkiler, yaptığınız protestolar temsile gölge düşürecek olursa hemen cezalandırılıyor. Dahası, beğenisi yeterli olmayanlar bile suçlu görülüyor, ayıplanıyor.
Sonsuzca hoyrat ve şiddet dolu bir gösteri merakına boğulmuş temsil sistemi içinde gerçekliğin yitirilmesiyle sermaye, kullandığı görsel ve işitsel unsurları her gün daha hızlı üretiyor. Elle tutulamayan, sürekli kaçış halinde, kendisini ancak fantazmalarla belli eden bir gerçeklik var önümüzde.  Politikacılarıyla,  televizyonları, gazeteleri, köşe yazarlarıyla koca bir parodiye tanıklık ediyoruz. Gösteri biçiminde tasarlanmış iletişim yöntemleri tüm toplumu etkisi altına almış durumda. Kadın cinayetleri, polis şiddeti, tarafsızlığını yitirmiş mahkemeler bundan böyle ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini öğreten kıssalar halinde gösteri içinde yer alıyorlar. Üzüntümüz, acılarımız bile usulca serpiştiriliyor sahneye. Yapılan işlere gösterilen tepkiler de raylara, yollara, trenlere, değil; ıstırabımızı, sefaletimizi aynı gösterinin parçası haline getiren bu vurdumduymaz pespayeliğe karşı.
Her yanımızı işgal eden teatral düzen bunaltıyor, çaresiz bırakıyor bizi. Soldaki muhalefet partisinin başında olmak da sahnenin hep ortasında yer almak gibi bir yanılsamaya yol açıyor belli ki. Gösteri, siyasal alanın tüm etki alanını ele geçirdiğinde oyuncuların derdi, rolleri ne olursa olsun sahnede kalmak oluyor. 1 Mayıs alanlarının duvarlarını süsleyen o kaslı kollar hiçbir şeyi devirecek gibi değil artık. Emekçilere “karşı” konuşan solcu çokbilmişler, solcu siyasetçiler, solcu örgüt elemanları da aynı haltı yapmaya çalıştılar çünkü. Ona ‘karşı’; yani karşısında durarak, yanında değil; onu kendi gösterilerinin unsuru haline getirerek.
Marmaray için yapılan şovla beraber iktidarın doğasını topluma dayatan bir gösteri daha izlemiş olduk. Aklımızda eserin değerini gölgede bırakan, bir acayip tören kaldı. Oradakiler sadece AKP yanlısı olarak görülecek insanlar değil, yeterli umutları olmadığı için gösteriye bildikleri tek yolla dâhil olmaya çalışan emekçilerdi. Ve zaman içinde seyirci olmaktan çıkacaklar. Alkış tutmayı bırakıp, kendileri için üretmeye başlayacak elleri.

www.evrensel.net