Adres

Adres

Güneşli günlerde çok güzeldi mahallemiz. Labirent gibiydi sokaklar ya da biz küçüktük bize öyle gelirdi. Güneş öyle güzel aydınlatırdı ki o daracık sokakları. Isınırdık. Kokusu çağırırdı çiçekli ağaçların. Bahçe duvarlarının önü öbek öbek çalı.

Emsal Özdemir

Güneşli günlerde çok güzeldi mahallemiz.  Labirent gibiydi sokaklar ya da biz küçüktük bize öyle gelirdi. Güneş öyle güzel aydınlatırdı ki o daracık sokakları. Isınırdık. Kokusu çağırırdı çiçekli ağaçların. Bahçe duvarlarının önü öbek öbek çalı.
Postacı tanıdıktı ama hep bir resmiyet vardı. Memurdu Mehmet Amca. O huzurlu köşe başında kaç kez karşılaşmıştık. Kaç kez sormaya cesaret edemedim. Annemi oyaladım hep. Göremedim dedim, yoktu dedim. Halbuki kaç akşamüzeri denk gelmiş, gülümseyip geçmiştim. Ya da beklemiştim onu çıkış saatine yakın. Anlamıştı belki çocuk bakışımdaki çıkmazı.
Belki 8 belki 9 yaşımdaydım. Annemi kaç gün daha oyalayabilirdim? Bir yandan annemin korkusu, bir yandan “nasıl soracağım” “nasıl ifade edeceğim” etsem de “anlayabilecek miydim”in tedirginliği… Sonra ben mektubu yazmaya başladım. İzmir’de bir akrabamıza yazdım. Annem istedi. Anlat, gelsinler dedi. Onlar arayıp sormuyordu ama sen yaz dedi. Belki gelirler, ararlar dedi. Köyde hiç akrabamız yoktu. Arada dedem gelir giderdi.
Bir mektubu yazarım yazmasına da; adres yoktu elimde. Nasıl gönderecektim? Bunu soracak bir büyüğüm de yoktu. Bir amcam, bir teyzem...Bir akraba…Hiç çekinmeden, sıkılmadan sorabileceğim kimsem yoktu. Olsaydı belki de mektup yazmama gerek kalmazdı. Tek umudum postacı memurdu. Çaresiz, hazırladım mektubu. Evde adres defterinde yazan yarım yamalak cümleleri toparladım. Cadde, sokak, semt adı yoktu doğru düzgün. Soyismini bile tahmin yürüterek yazmıştım. Annemin nesi oluyordu Hüseyin Amca? Kuzen mi, yeğen mi neydi? Soyadı bağlantısı nasıl olacaktı, bilemedim. Tahmin yürüttüm. Annem bağırarak, sinirli sinirli ancak bu kadar anlatabiliyordu, dili dönmüyordu. Cesaretimi topladım. Köşe başında bekledim. Mesai saati bitimiydi. Karşıma çıkıverdi postacı. Hızlı hızlı geçiştirircesine, tesadüfen alır belki de, adres yanlışsa bile o arayıp doğrusunu bulur ümidiyle… “İyi akşamlar” dedim. “Bir mektubumuz vardı” deyip beyaz zarfı  O’na uzattım. Küçücüktüm. Mektubu elimden aldığı hizadaydım. Kızardım, karardım. Ya olmaz derse? Ya almazsa?
Almadı. Geri verdi. Böyle adres olmaz dedi. Gülerek dedi ama, incitmeden. Tamam dedim sadece. Aklımın erdiği yaşlarda daha sık gelseydi dedem, ona sorardım. Karnımı günlerce ağrıtan soyad ve adres kısımlarını ona sorardım. Ama dedem çok sık gelmedi.
Şimdi alzheimer  dedem. 2 gündür de kayıp.
O mektup yazamama telaşındaki gibi hissiz, çaresiz gidip geliyorum sürekli köşe başlarına. Gidecek üç beş satır yazılan mektup var, adres yok. Adresi soracak kimsem yok.
Dedeciğim, Şimdi senin aklın ermiyor. Nerdesin?  Adres yazılı, kimliğin yazılı bir kağıt yok üzerinde. Adresler isimler olmayınca hayat çok ağır ödetiyor bedelini. İzi kalıyor. Gel postacıya gerek kalmasın. Gel. Sen al bu mektubu. Espirilerini hiç unutmayacağım. En son dayıma yapmışsın bir espiri….
“BU KADAR ŞAKA YETER ! Çık git nerden geldiysen” deyip evden kovmuşsun.
Dedem…
Hakikaten bu kadar şaka yeter. Çık gel nerdeysen.

*Dikili

www.evrensel.net