2027 Nusaybin\

2027 Nusaybin'inde bir akşam üstü

Bugün başbakanımız şirin ilçemiz Nusaybin'e gelecek. Cumhuriyet Meydanı süslendi, tribünler kuruldu, herkes neredeyse birer birer davet edildi. Başbakan ve kendisine eşlik edecek yetkililerin geleceği Sakarya Caddesi boyunca yoğun güvenlik önlemleri alınmış. O yüzden, bu sabah abim gile giderken Çağ çağ sokaktan girip, Ziya Gökalp'den çıkmak zorunda kaldım. Bugün büyük bir gün. Tören eşliğinde duvarın yıkılmaya başlanacağı söyleniyor. Benim gibi, belli yaşta olanlar buna inanmıyor artık. Önceden de çok söylendi, lakin neredeyse yirmi senedir öylece duruyor.

Hakan Erdoğan

Bugün başbakanımız şirin ilçemiz Nusaybin'e gelecek. Cumhuriyet Meydanı süslendi, tribünler kuruldu, herkes neredeyse birer birer davet edildi. Başbakan ve kendisine eşlik edecek yetkililerin geleceği Sakarya Caddesi boyunca yoğun güvenlik önlemleri alınmış. O yüzden, bu sabah abim gile giderken Çağ çağ sokaktan girip, Ziya Gökalp'den çıkmak zorunda kaldım. Bugün büyük bir gün. Tören eşliğinde duvarın yıkılmaya başlanacağı söyleniyor. Benim gibi, belli yaşta olanlar buna inanmıyor artık. Önceden de çok söylendi, lakin neredeyse yirmi senedir öylece duruyor.
Aslında başbakanımız, bu duvarın varlığının utanç vesilesi olduğunu ve mutlaka yıkılması gerektiğini önceki seçim dönemlerinde de söylemişti. Duvarın yapımını başlatan hükümetin suçlu olduğunu, böyle bir politik yaklaşımın kabul edilemeyeceğini, 2013'den beri süren durumun hem dış siyaseti hem de bölge halkının huzurunu tehdit etmeye devam ettiğini vurgulamıştı. Hep şu lafları söylüyordu başbakan:"İki binli yılların başında yapılan hataları düzeltmeye çalışıyoruz, o zaman bu duvar örülmeseydi ve barış için uğraşılsaydı o kadar insan ölmeyecekti".  "Biz, özgürlük ve demokrasiden yanayız", "bizim duvarlarla işimiz olmaz" diyen başbakanın bu sözleri medyada büyük ilgiyle karşılandı ve en önemli yorumcular son açıklamaları, yeni bir döneme giriyor olduğumuzun işaret fişeği olarak ele aldılar.
Ülkece bu barış havasını içimize çekmeye çalışırken, geçen ay duvarı geçmeye çalışan beş köylünün öldürülmesi, konuyu tekrar gündeme taşıdı. Ünlü romancı Korhan Tavuk, yeni kitabının tanıtımı için gittiği Amsterdam'da basının konu hakkındaki fikirlerini sorması üzerine "insanlığın düşünsel altın çağını yaşamamız gereken bu çağda duvarlarla sıkıştırılıyor oluşumuzun mutlak yenilgisinin buhranını hepimiz taşıyoruz" diye konuştu. Bir grup edebiyatçı-yazar, duvarın önünde basın açıklaması yaptılar ve "bu çirkin yapının" artık yıkılması gerektiğini belirttiler. Ayrıca, bazı şirketlerin ve bürokratların, duvarın yapımından nasıl kazanç sağladıkları ile ilgili haber yapan gazetecilerin işten çıkarılmalarını protesto ettiler.
Hükümet sözcüsü dün akşam televizyonlara canlı yayında yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Duvarı kınayan bir bildiri yayınladıktan sonra tutuklanan akademisyen, sanatçı ve aktivistler hakkında yargı organları gereken incelemeyi sürdürmektedir. Kimsenin yargıya müdahale etmeye hakkı yok. Adli kurumlarımız titizlikle çalışmaktadır ve ne gerekirse yapılmaktadır." Bu açıklamayı yaparken, başbakanın yarın Nusaybin'de olacağını ve duvarın akıbeti konusunda bir sürpriz yapabileceklerini müjdelemeyi ihmal etmedi.  

ZİHNE KORKU İŞLEYEN DUVARIN DİBİNDE ÇOCUKLUK

Ben, başka bir duvarla birleşmeyen ve çocukluğumdan beri bana sonsuza kadar uzuyormuş hissi veren bu koca yapıyı ilk olarak, ağabeyimle bozkırlarda haytalık edip, kendimize mayın parçalarından oyun aradığımız bir günden hatırlıyorum. Tespih böcekleriyle oynadığımız ve bir kirpi ölüsüne rastladığımız sıcak bir sonbahar günüydü. Duvarın ilk yapılmaya başlandığı zamanlardı ve biz ağabeyimle Beyaz Su'ya kadar gitmiş eve dönene kadar, aç sefil akşamı etmiştik. Ne kadar tembih etse de, bir mayına basıp paramparça olacağımızdan korkan anacığımı yine dinlememiştik. O yüzden bütün sevmeleri, tüm duaları, hepsi ölümlüydü.
İşte o akşam, bir kır polisi duvardan uzaklaşmamızı söyleyip sonra da ağabeyimi fena şekilde dövmüştü. Ona bize gitmemizi istediği tarafın mayınlı olduğunu anlatmaya çalışmıştık ama dinlememişti. Ağabeyim de küçük ama yamandı, tartışmaya koyuldu polisle. Ta ki, yumruk-tekme dövülüp çuval gibi yere yığılana kadar. Böylece, körpe zihinlerimize bütün korkunçluğu ve heybetiyle dahil oldu duvar. Anama söylememiştik ama oradan bela geleceğini hissedip, konuyu babama havale etmiş; o da duvara yaklaşmamızı yasaklamıştı. Şehirlerden, arabalardan, okullardan uzak kalmış iki kardeş şimdi de yeryüzünden kovgun, dikey bir düzleme hapsolmuştuk.

KULELERDEN GÖZLERİNİ DİKEN DEVLETLE BAŞ BAŞA

Şu lanet duvarın tam da bizim ilçenin önüne yapılması ne büyük şanssızlıktı. Damda yatardık, kolay kolay eve bile girmezdik. Gündüzleri ne kadar bol sinekli ve pis kokuluysa Nusaybin'in, akşamları da bir o kadar sihirliydi. Oysa şimdi kuşların uçtuğu, ağaçların sardığı hacimler parçalanmış, bu acımasız heyulanın gölgesi bütün şehre inmişti. Nusaybin'in bitkin akşamüstlerinde kaçakçı hanlarında cep telefonu, parfüm, ziynet, sigara bakan sonra tartışan, kavga eden ve barışan insanlar ufka bakınca orada yatan, her an uyanması ve evlerimize saldırması mümkün olan bir canavar görüyorlardı sanki.
Tanrı varsa eğer, o duvara kadar olan arazide bir yerdeydi. Ve tahammülü yoktu cennetinden kaçıp gitmemize. Şımarıklık yapamayacağımız bir devletle bizi yalnız bırakmış, duvarın kulelerinden gözlerini üstümüze dikmişti. İçimizde ne kadar hayat kalmış, ona, bu daracık alanda ne kadar hızlı tükendiğine bakıyordu. Lozan caddesinden çıkıp duvara doğru yürümeye başladım. Hızı kesilmiş rüzgar inatla saçlarımı kaldırıyordu. Arkamda iktidar partisinin mitinginden gelen coşku dolu gürültüyü sürükleyerek devam edecektim. Sürekli ölmemden korkan anam geldi aklıma. Gözlerim yaşarıyordu ama durmak istemiyordum. Duvara gidecek, duvarı aşacak, ve duvardan sonra yürümeye devam edecektim. Bu akşam ya o, ya ben yıkılmalıydım.
 

www.evrensel.net