20 Ekim 2013 15:13

Büyük insanlığın demokrasisi

Ekim Devrimi yüzüncü yaşına doğru ilerliyor!İnsanlığın demokrasi özleminin-serüvenin tarihi seyri içerisinde yaşanan bu büyük sıçrama hâlâ aşılmış değil. Bütün görkemi ve altın değerindeki birikimiyle taze ve canlı. Ve hâlâ büyük insanlığın demokrasi özleminin ufkunda parlıyor.

Paylaş

İskender Bayhan

Ekim Devrimi yüzüncü yaşına doğru ilerliyor!
İnsanlığın demokrasi özleminin-serüvenin tarihi seyri içerisinde yaşanan bu büyük sıçrama hâlâ aşılmış değil. Bütün görkemi ve altın değerindeki birikimiyle taze ve canlı. Ve hâlâ büyük insanlığın demokrasi özleminin ufkunda parlıyor.
Bugün Türkiye’de olduğu gibi toplum, geniş halk kitleleri, bir yandan “demokratikleşme paketi” ve “yeni sivil, demokratik anayasa tartışmaları” ile kuşatılıp, egemenlerin demokrasi propagandasıyla boğulurken, öte yandan halka ait olan, halk tarafından kurulmuş ve onun tarafından yeniden üretilen gerçek bir demokrasiye ulaşmak için bedeller ödenmeye devam ediliyor.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KISACA

İnsanlığın demokrasi kavgası, toplumların gelişiminin belirli bir aşamasında uygarlığın doğuşuyla, devletin ortaya çıkışıyla başlar ve günümüze kadar gelir. Yakın Çağ’da, modern burjuva toplumun doğuşuyla birlikte insanlık iki büyük demokrasi kampını bir arada ve karşı karşıya görmüş ve yaşamıştır. Bunlardan birisi burjuva demokrasisi diğeri ise halk demokrasisi-sosyalist demokrasidir. Biri egemen olan azınlığın demokrasisidir, öteki büyük insanlığın demokrasisidir.
1789 Fransız İhtilali, burjuva demokrasisinin tarihsel gelişiminde önemli kırılma noktalarından biri olarak kabul edilir. Bir anlamda modern burjuva toplum, devlet ve demokrasisinin kuruluşunda bir başlangıç olarak da ele alınır. İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi vardır elinde ve “Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik” sloganı yazılıdır bayrağında. Ama burjuvazinin bu sloganı biçimsel bir düzenlemeye ve büyük insanlığı yönetmek için propaganda aracına dönüştürmesi çok uzun sürmez. Krallığa karşı taşıdığı büyük savaş gücünden dolayı ittifak yaptığı toplumun alt sınıflarıyla, işçi, emekçi, köylü halk kitleleriyle olan bağını daha ilk meclisin toplanmasıyla birlikte rafa kaldırır burjuvazi.
O günden bugüne her renkten, boydan ve soydan burjuva demokrasisinin insanlığa, topluma eşitlik, özgür ve kardeşlik adına vaat ettiği en ileri çerçeve “hukuksal eşitlik”, “bireylerin yasalar karşısındaki eşitliği” olmuştur.
Teoride tarif edilen hep en ileri demokratik cumhuriyettir. Haklar Bildirisi ellerde; Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik slogana dillerdedir. Ama teorinin iddiaları, kapitalist sistemin iktisadi ve toplumsal temelleri ve ilişkilerinin gerçek yasaları, ihtiyaçları karşısında hep sakatlanmış, kör ve topal kalmıştır. Nihayetinde bilinen en yakın örneği hatırlatmakla yetinelim. Eski Atina ve Roma’nın antik çağdan bu güne gelen görkemli, şaşalı tarihini, seçilmişler üzerine kurulu birikimini burjuvazinin alıp getirdiği yer, yeni Yunanistan ve İtalya’da yaşanan ekonomik krizle birlikte teknokratlar hükümeti ve atanmışların yönetimi oldu.
Türkiye açısından da tablo çok farklı değil. “Beterin beteri var” sözüne yeni örnekler oluşturmak için uğraşıyor yönetenler. Türk ve Kürt halklarının demokrasi özlemi, umudu ve mücadelesini darbelerle ezip, yıkıp, bastıranlara karşıyım deyip yerine gelenlerden çekiyor şimdi memleket. Muhafazakâr-liberal ittifakın “kendine demokrat-kendine Müslüman” demokrasi keseri, otoriterleşmenin ve polis devletinin uygulamalarıyla ayakta kalma mücadelesi veriyor.
Kısacası her şey “Kadı karşısında ağayla marabanın bir olduğu, eşit olduğu nerde görülmüş” diye yüzyıllar önce söylenmiş bir sözün özetlediği minvalde sürüp gidiyor.

NE KADAR MÜCADELE O KADAR DEMOKRASİ

Büyük insanlık açısından demokrasi özleminin, umudunun ve gerçekliğinin özetidir bu sözcükler. Gerek modern burjuva topluma kadar gelen sınıflı toplumlarda, gerekse modern kapitalist toplumda, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün emekçi sınıfların, ezilen ulus, cins ve inançların tarihsel mücadele birikimi bizlere şu gerçeği gösteriyor: Eğer demokrasinin ileriye doğru evriminden ve demokratik hakların kabulünden bahsediyorsak orada mutlaka sömürülen sınıfların, ezilen ulusların ve cinslerin hak mücadelesi vardır. Bu mücadeleye güç veren bilim insanları, aydınlar ve düşünürler vardır.
Onlar ne kadar güçlü ve örgütlü olup egemen sınıf üzerinde ne kadar baskı kurabilmişlerse insanlık demokrasiye ve demokratik haklarına o kadar sahip olmuştur. Demokrasi o kadar ete, kemiğe bürünmüş ve büyük insanlık için gerçeğe dönüşmüştür.
En ileri demokratik cumhuriyetlerde bile kazınılmış demokratik hakların kullanımı, işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların, ezilen cinslerin, inançların örgütlülük ve mücadele düzeyi tarafından belirlenmektedir. Aksi koşullarda burjuvazinin egemenliğinde sistemin iktisadi ve toplumsal ilişkileri, demokratik hakları geri çekme, olabildiğince güdük, kısıtlı ve yokluk derekesine indirme eğilimindedir.
Türkiye’de geride bıraktığımız yaz mevsiminde yaşanan Haziran Halk direnişi karşısında hükümetin ve Başbakan Erdoğan’ın “demokrasi sandık demektir, sandık dışında hükümeti yıkmaya kalkmak darbeciliktir” şeklinde özetleyebileceğimiz anlayış ve tutumu bu açıdan en canlı örneklerden biridir.

EKİM DEVRİMİYLE GELEN

Gerçek demokrasi deyince akla gelen ve gelmesi gereken en büyük kazanım Ekim Devrimi ve onun ardından kurulan Sovyet işçi ve halk demokrasisidir. İnsan aklının ve biyolojisinin, kafa ve kol emeğinin, doğanın, bilimin, teknolojinin, kültürün ve sanatın ilerlemesinin ve sınırsız özgürlüğe kavuşmasının yolunu gösteren bir örnektir.
İşçilerin, emekçilerin, köylülerin, kadınların, Çarlığın uluslar hapishanesinde ezilen bütün halkların, bilim insanlarının ve aydınların eski sistemi yıkarak kurduğu bir demokrasidir. Büyük insanlığın ilk demokrasisidir. Elbette ondan önce Paris Komünü deneyimi vardır ve onu da unutmamak gerekir. Ancak Ekim Devrimi ve ardından kurulan işçi sınıfı ve halk demokrasisi, bir işçi devleti ve toplumu açısından her yönüyle bir ilktir.
“… Rusya'da bürokratik aygıt tamamen yıkılmış, onda taş üzerinde taş bırakılmamış, bütün eski yüksek görevli memurlar kovulmuş, burjuva parlamento dağıtılmıştır; özellikle işçiler ve köylülere çok daha erişilebilir bir temsil hakkı verilmiştir; memurların yerine onların Sovyetleri geçmiş, ya da onların Sovyetleri memurların üstüne konmuştur; yargıçları seçenler de onların Sovyetleridir. Sovyetler iktidarının, yani proletarya diktatörlüğünün bu biçiminin, burjuva cumhuriyetlerinin en demokratiğinden bir milyon kez daha demokratik olduğunu bütün ezilen sınıfların kabul etmeleri için, tek başına bu olgu yeter.” (Lenin)

1936 SSCB ANAYASASI

Bu gün Türkiye’de çokça konuşulan yeni anayasa konusunu hatırlayarak, Ekim Devrimiyle gelen demokrasi deneyimine baktığımızda, karşımıza gerçek demokrasinin kazanımı olarak çıkan en somut örneklerden birisi 1936 SSCB Anayasası’dır.
Bugün Türkiye’yi yönetenler, iki kurucu halkı, Türklerin ve Kürtlerin eşit koşullarda bir arada yaşamalarını sağlayacak bir anayasa yapamaz durumdalar. Öyle bir demokrasileri ve anlayışları var ki, artık azınlık durumuna düşmüş halk topluluklarının haklarını tanımaktan bile korkar durumdalar.
Düşünün oysa bundan yaklaşık 80 yıl önce, 1936 yılında bir anayasa yapılıyor. Sovyetler Birliği’nin sokaklarında, üniversitelerinde, fabrikalarında ve işyerlerinde düzenlenen irili ufaklı toplantılar örgütleniyor. Rastlantıyla bir araya gelen gruplar arasında bile anayasa tartışılıyor. İnsanlar yeni anayasa taslağını değerlendirip, düşüncelerini söylüyorlar. SSCB’ye bağlı cumhuriyetlerde yaşayan vatandaşlar, kendilerinin ve diğer cumhuriyetlerinin vatandaşlarının haklarını ve sorumluluklarını tartışıyorlar. Önerileri, istedikleri değişiklikler kurulan özel komisyonlara iletiliyorlar. Nihayetinde 36 yılında, 5 Aralık’ta yeni anayasa 8. Tüm Birlik Sovyetleri Kongresi’nde kabul ediliyor.
16 cumhuriyet, 12 özerk cumhuriyet ve 6 özerk bölgeden oluşan, cumhuriyetlerin içerisinde onlarca ayrı özerk bölge ve cumhuriyet bulunan bir demokrasinin anayasasını 146 maddede topluyorlar.
Ancak dehşetli dürüst, kaygısızca eşit, her şeyiyle halka ait ve tamamıyla bilimsel temellerde yükselmiş bir demokrasi bunu başarabilir.
İşte bu büyük insanlığın eyleminin bir ürünü ve onun demokrasisidir. Ortaya çıkan birikim, deneyim henüz aşılmamış, aşılamamıştır. Aşılmaz değildir elbet. Ancak bu bir şartla başarılabilir, yine büyük insanlığın birikimi ve eylemiyle!
Son sözü Nazım Hikmet’in 1958’in Ekim günlerinde yazdığı dizelere bırakalım.

BÜYÜK İNSANLIK

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
trende üçüncü mevki
şosede yayan    
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.
 

ÖNCEKİ HABER

Yerkürenin Arka Bahçesindeki Misafir: Nilgün Marmara

SONRAKİ HABER

"Eren Erdem’in bir kulağı hiç duymuyor"

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa