Halkın doğrudan yönetimini örgütlememiz gerekir

Halkın doğrudan yönetimini örgütlememiz gerekir

Yerel seçimler yaklaşır, aday tartışmaları hız kazanırken Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan; partisinin yerel seçim platformunu gazetemize anlattı. Gürkan, HDP ile seçimleri aşan bir demokrasi ittifakı hedeflediklerini söyledi.

Arif Koşar

Seçim sath-ı mailine girildi demek abartı olmaz. Başta İstanbul olmak üzere adaylar merakla bekleniyor. Aday adaylıklarıysa gırla... Reklamlar başladı, ivmesini giderek artırıyor. Yakın zamanda cep telefonlarımızdan bilboardlara, televizyon ekranlarından gazetelere kadar dört bir yandan seçim kuşatmasında kalacağımız, kehanet olmasa gerek. Şimdilik gündem adaylıklar olsa da, bu aday karabasanının dışına çıkıp, “nasıl bir yerel yönetim” sorusunu sormak da elzem. Yoksa “al birini vur ötekine”den başlayıp “ehven-i şerdir”e kadar epeyce ‘ata’ yadigarı söz, güncel tedavüle girecek. İşte, bu durumu, alternatifini ve çıkış yollarını yerel seçimlere adım adım yaklaşırken Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan ile konuşuyoruz.

Aslında kötü bir deyimdir ama en azından siyasi atmosfer açısından “seçim sath-ı mailine” girildiği söylenebilir. Peki, Emek Partisi yerel seçimlerde ne yapacak?
Kamuoyu ile daha önce paylaşmıştık. Yerel seçimlere Halkların Demokratik Kongresi ve onun siyasal iz düşümü olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) çatısı altında giriyoruz. Yalnız, yaklaşık 60 ilde HDP olarak seçime girerken 20-21 ilde de, Kürt illerinde BDP çatısı altında. Belki çok istisna durumlarda yerelin özgünlüklerine göre bağımsız adaylar söz konusu olabilir. Burada esas olarak şunu ifade etmek gerekir. Bu bir seçim. Seçimlerden sonra da yola devam edilecek. Biz şunu esas alıyoruz. Demokrasi mücadelesinin ilerletilmesini... Halkın iradesinin siyasete yansımasını sağlayacak bir mekanizma için çaba sarf etmemiz gerekiyor. Bunu biz çok önemsiyoruz. İttifak politikalarımız da buna uygundur. Gezi direnişinin de harekete geçirdiği önemli bir toplumsal muhalefet var. Bu mücadelenin iktidar perspektifine dönüştürülmesi önemlidir. Yerel seçim sloganımız da buna çok uygun: Kendimizi de kentimizi de yöneteceğiz.

Emek Partisi, bu ittifakla, HDP ile neyi amaçlıyor?
Sendikalı-sendikasız işçiler yani işçi sınıfı, ulusal hakları için mücadele eden Kürtler, Aleviler başta olmak üzere baskı altındaki inanç grupları, ezilen cins olarak kadınlar ve geleceksizliğe sürüklenen gençler, üniversiteler ve aydınlar, çevre hareketleri, demokrasi arzusunda olan tek tek bireyler; kısaca demokrasi, hak ve özgürlükler isteyen, adalet için, eşitlik için mücadele eden bu kesimleri birleştirmek.

Bu kesimler HDP içinde yer alıyor diyebilir miyiz?
Bir kısmı yer almakta. Ama henüz yeterli değil. Bütün bu kesimlere, yeni bir Türkiye’nin, bağımsız-demokratik, özgür bir ülkenin nasıl kurulacağını birlikte tartışma çağrısı yapıyoruz. Yani HDP’yi de aşan bir birlikteliği hedefliyoruz.

Mesela?
Bir kere, HDP’nin bugün için dışında kalmış siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri yer almalı. ÖDP gibi, Halkevleri gibi. Sendikalar ve meslek örgütleri mutlaka yer almalı. Bu örgütlerin elbette farklı üye profilleri var ama bir mücadele birlikteliğini tartışıyoruz. Bu mümkündür. Ayrıca, aydın, yazar ve sanatçılarla görüşmelerimizi sürdürüyoruz.

Anladığım kadarıyla bu ittifak tek başına AKP’yi zayıflatmayı hedefleyen bir ittifak değil.
Hayır. AKP’yi zayıflatmak önemli ama yeterli değil… Bu zaten doğru bir kurgu da değil. Siyasetin dışına itilmiş halkın iradesinin ve siyasetinin güçlenmesidir esas olan. Zaten AKP’ye oy veren yoksulların, işçilerin, emekçilerin de iradesinin yönetime yansıdığını söyleyemeyiz. Bu MHP ve CHP için de geçerli. Bir defa bu sistemi tersine çevirmek gerekir. Halkın iradesinin yönetimde olacağı başka bir siyaset modeli hedefliyoruz. Başbakan Erdoğan yakın zamanda bir sandık-demokrasi tartışması açmıştı. Biz de diyoruz ki, sandık bir göstergedir ama tek başına demokrasi değildir. Yani sandığın ne kadar demokratik kullanıldığı,  sonuçlarının da ne kadar demokratik ele alındığı önemli. Halk size oy verebilir, ama bu “bütün tasarrufları ben belirlerim” anlamına gelmez. Halkın doğrudan yönetimini örgütlememiz gerekir. Mesela yerel yönetimlerde, kent meclisleri, kadın meclisleri, gençlik meclisleri, mahalle meclisleri, işçi meclisleri olmalı ve bunlarla kent yönetilmeli. Bu irade, ülke yönetimine de yansımalı.

AKP’li belediyelerde bu meclislerin bir kısmı var.
Ben size sorayım. Herhangi bir kentte, bir gençlik meclisinin ya da kadın meclisinin aldığı karar uyarınca, o kentin yaşamının örgütlendiği bir örnek var mıdır?

Bu meclisler göstermelik mi diyorsunuz?
AB müzakere sürecinde bazı kurumlar göstermelik olarak kuruldu. Kent Meclisleri oluşturdular mesela. Adet yerini bulsun diye toplanan kurumlara dönüşüyor.

Karar yetkisi yok mu?
En son Ordu’da kent konseyini de ziyaret ettik. Çeşitli parti ve kurumlar var. Kent Konseyi’nin işleyişi şu: siz söylersiniz, önerirsiniz ama belediye yönetimi uygulamak zorunda değil. Belediye başkanı karar verir.

Bu nedenle adaylık tartışmaları bu karar gürültülü oluyor herhalde.

Tabii... Ancak bunun alternatifi mümkün. Emek Partisinin tek belediyesi Pertek’te, Başkan Kenan Çetin ve Belediye Meclisi; halk meclisleri, kadın ve gençlik meclislerinin önerileri ve kararları doğrultusunda projeleri hayata geçiriyor. Bütçesi de aylık olarak halka ve kamuoyuna ilan ediliyor.


MEVCUT BELEDİYELER RANT MERKEZLİ

Peki, siz adaylarınızı nasıl belirliyorsunuz?
Ön seçim ve yoklamalarla. Demokratik kitle örgütlerinin önerileri olabilir. Bir kere şunu yapmayacağız. Merkezden oturup; şu ile şu aday bu ile bu aday değil. Emek Partili ya da HDP bileşenlerinden de olmak zorunda da değil.

Yani HDP’li olmayabilir.
Bir kentin öne çıkardığı ve halkın yönetiminin örgütlenmesinde katkı sunacak bir isim varsa, o aday olabilir.

Nasıl bir aday mesela; kıstas nedir?
Rantçı belediyeciliğin karşısında halkçı belediyeciliği savunan bir yaklaşımın olması. Demokrasi, hak ve özgürlükler meselesinde liberal-muhafazakar, baskıcı ve otorite yanlısı olmaması. Aslında halkın yönetimde olacağı, yönetime doğrudan katılacağı bir organizasyonun kurulmasına katkı sunacak birisi olmalı.

Yani başkan olmayacak bir başkan.

Tabii ki, başkan olur da, her şey başkanın tasarrufunda olmaz, olmamalı. Belediye bütçesinden tüm diğer alanlara kadar kararlar halk meclisleri eliyle alınmalıdır. Mesela işçilerin yönetimine katılmasını sağlayacak işçi örgütleri var mıdır? Yoktur. Kadın, engelli, gençler ve hatta doğanın ihtiyaçları çerçevesinde kurulmuş bir kent yönetimi örgütlenmeli. Şimdi böyle midir? Hayır. Sadece rant üzerine kurulu, belediye başkanı etrafında dar bir karar mekanizmasının söz konusu olduğu bir belediyecilik var. Biz bunun tam tersini savunuyoruz.


KADINA DUYARLI BELEDİYECİLİK

Belediyecilik anlayışı açısından önemli bir kavram; kadına duyarlı belediyecilik... Siz de bir kadın başkan olarak buna nasıl bakıyorsunuz?
İki yönü var. Bir kentte kadınlar nasıl rahat eder. Sokağa çıktığında, çocuğuyla alışverişe, işe gittiğinde, sinemaya gittiğinde, kısaca sokağa çıktığında nasıl güvende olabilir? Çeşitli olanaklara ulaşımı nasıl sağlanabilir? Bir kentin buna göre organize edilmesi gerekir. İkincisi; kadınların temsiliyetinin arttırılması ve kadınların yönetimde söz sahibi olabilmesi. Kadın Meclislerinin oluşturulması ve işletilmesi.  Hem hizmet hem de yönetimi açısından. Tabii engelliler için de benzer bir durum var.

Nasıl?
Engelliler için döşenmiş sarı kabartmalı taşlar görebilirsiniz. Görme engelliler için, yön bulmayı kolaylaştırıyor. Ama bir bakıyorsunuz bu sarı taşların devam ettiği yerlerde küt diye bir direk çıkıyor. Yani; yönetim anlayışının asıl kendisi engelli. Bu açıdan 81 kentin 81’i de problemli. Engellilerin sosyal yaşamını kolaylaştıracak bir kent planı. Onların ihtiyaçlarının yansıyacağı bir kent yönetimi. Hem hizmet hem de yönetime katılım açısından.


SINIF ARAYIŞ İÇİNDE

Partiniz, adında da ifade edildiği üzere, emek hareketini yakından takip ediyor. Onun da bir parçası... Siz de eski bir kamu emekçisi ve sendikacısınız...
KESK’e bağlı Büro Emekçileri Sendikasında iki dönem genel merkez yöneticiliği yaptım. 2002-2006 yılları arasında.

Nerede yaptınız?
Ankara’daydım. Ama genel merkez yöneticisi olduğumuz için Ankara dışı birçok programda yer aldım. Sendikanın hem örgütlenme hem de toplusözleşme dönemlerinde il il geziyorduk.

Şimdi emeklisiniz?
Evet, 2007’de emekli oldum. Ama sendikacılıktan değil. Sendikada görevim bittikten sonra işyerine döndüm. Orada işyeri temsilciliği yaptım. Bugün sendika yönetimlerinde bulunanlar için böyle olması gerekiyor.

KESK’in bu açıdan olumlu bir yönü var sanırım.
Evet, hemen hemen merkez yöneticilerimizin büyük çoğunluğu işyerlerine dönmüştür. KESK’te bu gelenek yaşıyor.

İşçi sendikalarında böyle olmuyor.
Evet, ben bir iki örnek dışında işyerine dönen sendikacı görmedim.

Sendikacılık bir meslek haline getiriliyor.
20-25 yıl sendika yöneticiliği yapanlar var.

Peki, bugün kamu emekçisi ve işçi hareketini nasıl görüyorsunuz?
Bir bütün olarak ele almak lazım. Çünkü; statüleri farklı olsa da sınıf mücadelesi açısından aynı tarafta yer alıyorlar. Burada önemli konulardan birisi; sendikal demokrasi. Kararların işyerlerinden alınarak bütün emekçilerin iradesinin kararlara yansıtılması. Bir diğer şey; sendikaları siyasetten bağımsız düşünemeyiz. Ekonomik ve sendikal mücadele ile siyasal mücadele paralel yürümelidir. Buradan sendika yöneticileri siyasal partizanlık yapmasını kastetmiyorum. İşçi sınıfının ekonomik ve siyasal sorunlarının çözümü için müdahil olmasını gereğini ifade ediyorum. Biz bunu yapmaya çalıştık.

İşçi hareketi bunları ne kadar yapabilir durumda?
Sendikal hareketin insafına bırakırsak, bunların olmayacağı açık. Ama işçi sınıfı bir arayış içinde. Hem kendi ekonomik talepleri için hem de kendi demokratik örgütlerini yaratma anlamında. Metal işçilerinin toplusözleşme sürecinde de İSDEMİR’deki toplusözleşme sürecinde de bunu görebiliyoruz.


HER TÜRLÜ BARAJ KALDIRILMALI

Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı demokrasi paketinde seçim barajına dair de üç alternatif var. Hangisini beğendiniz?
Üçünü de beğenmedik. Mevcut durum kabul edilemez. Kaldı ki hükümet sadece tartışma açtı. Değiştirilebileceğine dair somut bir şey yok. Ortaya atılan seçenekler iktidar partisi için avantajlı yöntemler üzerine kurulmuş. Halkın iradesi tanınacaksa, demokratikleşme olacaksa; verilen hiçbir oyun boşa gitmeyeceği şekilde bir düzenleme olmalı.

Nasıl olacak bu?
Örneğin nüfusu milletvekili sayısına bölersiniz, oylara göre siyasi partiler yada bağımsızlar milletvekili çıkarır. Milli Bakiye Sistemi 1965 seçimlerinde uygulanmıştı. Türkiye İşçi Partisi 15 milletvekili çıkarmıştı. Daha sonra hiç uygulanmadı. Çünkü halkın kendi adaylarının Mecliste olmasını istemiyorlar. Burada mesele şu ya da bu parti değil halk güçlerinin kendi iradesinin yönetim süreçlerine yansımasıdır.

Yani sıfır baraj mı?
Evet. Ayrıca biz hazineden partilere ‘yardım’ adı altında kaynak aktarılmasına da karşıyız. Bizim partimiz olsa dahi.


DEMOKRASİ MÜCADELEYE BAĞLIDIR

Demokratikleşme paketi açıklandı. Demokratikleştik mi?


Demokratikleşme paketi açıklanmadan önce de tartışmalar sürerken öngörümüz de zaten demokratikleşmeyeceğimiz yönündeydi. Çünkü verilen ipuçları paketin boş olduğunu gösteriyordu. Burada asıl tartışılması gereken şu; kamuoyunda paket sanki bir “ön adım”mış gibi algı yaratılmaya çalışılıyor. Problem burada. 10-15 yıl önce bir ön adım olsaydı belki anlamlı olabilirdi. Ama bugün değil. Sonuçta demokrasi mücadelesinde yol alındı ve halkın mücadele birikimi var. Talepleri var. İşte bu talepler bakımından demokratikleştiğimiz söylenemez. İçeriği itiraz gerektirmiyor ama temel talepleri dikkate almayan, geçiştiren bir paket oldu.

Neden? Hangi temel talepler eksik kaldı?

Çözüm sürecini hep birlikte izliyoruz. Çatışma ve ölüm yok. Ama 21  Mart’ta geri çekilme kararı ve üç aşamalı çözüm açıklandı, o günden bugüne atılan adım yok. Barışın kalıcı olması için hükümetin adım atması gerekir. Bunlar nedir? Anadilde eğitim, uzun süreli tutukluluğa son verecek bir düzenleme yapılması. KCK ve terör kapsamına alınan düşünce suçlarında binlerce tutuklu yargılanmakta. Anayasal vatandaşlığın etnik kimliğe vurgu yapmadan tanımlanmasının sinyalleri verilmeliydi. Bunların hiçbirisine dair olumlu ve net bir şey yok. Anadilde eğitim hala bölünme gerekçesi olarak görülüyor. Basın ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar sürüyor. Keza inanç özgürlüğüne dair de bir düzenleme yok. Alevilerin taleplerinin hiçbirisi dikkate alınmadı. Bir üniversiteye Hacı Bektaş-ı Veli isminin verilmesinin de Alevilerin temel talepleriyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Başbakanın da Cumhurbaşkanının da isimleri üniversitelere verildi. Buradan bakınca bir lütuf olmuyor.

Pakette, özel okullarda anadilde eğitim konusunda bir düzenleme yer alıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anadil paraya bağlanamaz. Çocuk nasıl ki doğduğu andan itibaren duyduğu ve konuştuğu dil için para ödemiyorsa, okulda da böyle olmalı. Buradan şöyle bir sonuç ta çıkartabiliriz. Özellikle cemaat okullarının bölgede anadilde eğitim vermek üzere kurulabileceğini, Kürt gençleri içerisinde siyasal bir faaliyet yürütmek için özel okulların araç olarak kullanılabileceğini söyleyebiliriz. Kürt halkının anadil talebini karşılayan bir düzenleme değil.

Zaten Gülen cemaati hemen Kürtçe eğitim verecek bir okul açacağını açıkladı.

Evet, paketin felsefesi ile uyumlu bir açıklama.

Peki, sizce, bu talepler neden pakette yer bulmadı. Çözüm süreci de varken?

Hükümetin demokrasi arzusu yok. Ancak, toplumsal mücadelelerinin karşısında geri adım atmak zorunda kalıyor. Ama bunu da yarım yamalak, talepleri karşılamadan yapıyor. Sanki halkın taleplerini karşılarmış gibi yaparak beklentileri sürece yayıyor. Kamuoyunun beklentisine cevap veriyormuş gibi yapıp, istediği biçimde ve içerikte düzenlemeyi meclisten geçiriyor. Mesela, sendikalar yasasında da böyle yaptı. Barajlar düşürülüyormuş gibi gösterdi ama barajlar fiilen daha da yükseldi.

Paket konusunda “Dağ fare doğurdu” görüşü aslında genel bir fikir. Ama medyada da beklenenin ötesinde bir “yetmez ama evet” tutumunun olduğunu da söylemek mümkün. Ben bu kadarını beklemiyordum. Siz bekliyor muydunuz?

Sizi ve sizin gibi yayın yapan basını tenzih ederim ama yaygın medya açısından egemen olanın yani iktidar olanın fikrini örgütlemek ve bu fikrin halk içerisinde karşılık bulmasını sağlamak gibi bir yayın politikası olduğu için çok da şaşırtıcı değil. Bu yaklaşımla, pakete dair ortaya çıkan tepkiyi tölare etmeye, umut vermeye, beklenti yaratmaya çalışıyor.

Hükümet ve Kürt hareketi arasında devam eden bir çözüm süreci var. Siz sorunun çözümünü nasıl görüyorsunuz?

Önümüzde görünen çözüm fotoğrafı değil. Bir defa geri çekilme askıya alındı, durduruldu. Demokratikleşme paketi açıklandı ama Kürt halkının talepleri karşılanmadı. Bu durumda süreç nasıl ilerleyecek. Elbette bu durum bizde kaygı yaratmaktadır. Kürt halkı yıllardır mücadele ediyor, bedeller ödedi ve çözüm için süreç bir aşamaya geldi. Çözüm koşulları da tamamen ortadan kalkmış değil. Hükümet temel konularda, düzenlemelere dair ipuçları verirse süreç yeniden olumlu bir seyre girebilir. Mesela; KCK tutuklularının serbest bırakılması, anadilde eğitim vb. konularda adımlar atılabilir. Tabi bunların tamamı, hükümetten oturup beklenecek talepler değil, demokrasi ve emek güçlerinin mücadelede konularıdır. Gerçekleşmesi de bu mücadeleye bağlıdır. (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net