Bir sinemacının karanlıkla imtihanı

Bir sinemacının karanlıkla imtihanı

Melih Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş 20. Altın Koza Film Festivali’nde En iyi Film ve En iyi Senaryo ödüllerini ‘Yozgat Blues’la paylaştılar. Saraçoğlu ve Kurtuluş ödüllerini Gezi direnişinde gözlerini kaybedenlere adamışlardı.

Sevda Aydın

Bir sinemacı için en önemli ihtiyaç ne olabilir sizce? Kamera, ses, ışık, para, oyuncular... Evet bunlar da önemli muhakkak ama siz de takdir edersiniz hiçbirisi sağlam bir çift gözden daha önemli olamaz. Peki ama ya sinemacı bir gözünün görme yetisini tamamen kaybederse, diğeri de her an bu riski yaşıyorsa ne yapar sizce? Üstelik film çekmek için yanıp tutuşurken hem de! Ben söyleyeyim size, tüm bunların üzerine şöyle sağlam bir film çeker. Sinema aşkıyla yanıp tutuşan Melih Saraçoğlu da gözünü kaybetme tehlikesini filme çekti ve ‘Gözümün Nuru’ böyle çıktı ortaya. Ya da durun en başına dönelim ve ‘bu duruma nasıl düştüğünü’ Melih Saraçoğlu anlatsın size.

Bir sinemacı için göz çok önemli. Sizin sağ gözünüz görmüyor, sol gözünüz ise ciddi riskler atlatmış durumda. Bu normalde dezavantaj iken size avantaj da sağladığı oluyor mu?
Hepimizin kötü tecrübeleri oluyor. Bazen sağlık, bazen insan ilişkileri, bazen parasal ya da kariyerle alakalı meselelerde. Yaşadığımız tüm bu acılar biz farkında olmasak da karakterimizin şekillenmesinde önemli bir pay sahibi oluyor. Bir anlamda, bizi “büyütüyor”. Gözlerimle ilgili yaşadığım sıkıntılar da mutlaka beni şekillendirmiştir. Ama işi romantize edip “Çoğu insana göre farklı gördüğüm için, bu bana bambaşka bir bakış açısı sağladı” türü laflar edemeyeceğim ne yazık ki. Tüm bu göz rahatsızlıklarımın bana bir avantaj sağladığını düşünmüyorum. Bunları hiç yaşamamış olmayı tercih ederdim sonuçta.

Filmin merkezinde ‘görememek’ var. Bu hikayeyi ‘acıklı’ değil de coşkulu anlatmayı tercih etmenizin nedeni ne?
Evet böyle bir hikayeyi acıklı şekilde anlatan bir melodram yapılabilir. Hatta konusu ilk bakışta bu janra ait bir film izlenimi uyandırıyor. Ancak biz daha projenin ilk satırları yazılırken bile, bu çok ciddi hikayeyi çok da ciddiye almadan anlatmamız gerektiği kanaatindeydik. Farklı bir film ortaya çıkarmak için, böyle karanlık bir öyküyü, kendini ti’ye alarak anlatmak gerektiğini düşündük.

 Ailenizi filmde oynamaya nasıl ikna ettiniz?
Çok zor olmadı. Kafamda böyle bir film çekme fikri olduğunu ve onların da kendilerini oynamalarını istediğimi anlattım. Annem, ağabeyim ve dedem kabul etti. Babam başta bu fikre çok sıcak bakmasa da, benim için ne denli önemli olduğunu anlayınca o da kabul etti.

Onları yönetmek zor olmadı mı?
Yönetmek konusunda çok zorlanmadım. Çünkü Hakkı’yla daha en başından itibaren senaryoyu onlara okutmama fikrimiz vardı. Bunun yerine, her sahnenin çekiminden önce, gerçekten yaşanmış anları onlara hatırlatarak onları sahneye hazırlamayı seçtik. “Hatırlar mısınız, ameliyattan dönmüştük, ben şurada yatıyordum, siz de şurada oturmuş bana bakıyordunuz…” diyerek onlara yaşadıkları sıkıntılı anları tekrar yaşattık. Biraz gaddarca belki ama faydalı oldu galiba. Benim için en büyük zorluk, çekim boyunca onlara yaşattığım çilenin farkında olup, bunu minimum seviyede tutmaya çalışmaktı. Filmin büyük bölümü yaşadıkları evde çekildiği için, bir ayı aşkın bir süre boyunca hayatları tam anlamıyla iptal oldu. Biz onları daha az rahatsız edebilmek adına olabildiğince ufak bir ekip kurup, ekipmanlarımızı bile ona göre seçmiş olsak da, çekim boyunca ev, ev olmaktan çıktı.

 Hakkı Kurtuluş’la nasıl bir fikir birliği var aranızda, sorun yaşadığınız oluyor mu?

Pek sorun yaşadığımızı sanmıyorum. Sinemasal zevklerimiz ve düşüncelerimiz büyük oranda örtüşüyor. Senaryo üzerine çalışırken de sette de iyi anlaşıyoruz.

YEŞİLÇAM’A SELAM “KÖR OLDUM” REPLİĞİNE DEVAM

Filmde Yeşilçam’dan ‘Nayır, nolamaz, kör oldum’lu repliklerin geçtiği kesitler var. Bunlar çıkınca salondaki izleyici gülmeye başlıyor. Bunlar ‘acıklı’ olsun diye yapılmamış mıydı?
Evet bunlar acıklı olsun diye yapılmıştı ama izleyiciler böyle sahneleri o kadar çok izledi ki, bir noktadan sonra acıklı olmaktan çıkıp komik oldular. Gerçi Yeşilçam’ın da böyle garip, kendine has bir yanı var. Milyonlarca kez benzerlerini izlediğiniz sahnelere klişe oldukları için bir yandan gülüyorsunuz, fakat bir yandan da gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz. Bu gülmeyle ağlama arasında gidip gelme duygusunu vermeye çalıştık.

Peki bu kesitler kendi yaşadığınız acıyla alay etmek için seçilmiş parçalar mı?
Filmde görme-görmeme meselesi kadar, sinemanın kendisi de önemli bir yer kaplıyor. Karakterin sinema sevgisi ve Lyon’da sinema okuyor oluşundan yola çıkarak, hem sinemayı icat eden Lyonlu Lumière Kardeşler’e, hem de bu körlük meselesini defalarca işlemiş olan Yeşilçam’a saygıda kusur etmemek istedik.
Yaşadığım acıyla alay etmek için kullandığımızı söylemek fazla kaçabilir; acılı anları daha komik şekilde anlatmanın bir yolu olarak kullanmış olduğumuzu söyleyebilirim. (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net