25 Eylül 2013 23:20

Galileo'nun kazanı

Kadın, peşinde elinden sıkıca kavradığı çocuğuyla birlikte, büyük bir hırsla kapıdan içeri girdi. Kapı zilini aynı hırsla çaldı. Bu yüzden ev sahibi, misafirlerini ürkmüş gözlerle karşıladı. Çünkü bu günlerde, kapının bu şekilde çalınması bir kenara, kapının çalınması bile olağan bir durum değildi. Kapıda ayakkabılar çıkartılıp, odadaki koltuklara yerleşilinceye kadar kimsenin ağzından tek kelime çıkmadı. Ne hoş geldiniz ne de hoş bulduk...

Galileo\'nun kazanı

Fotoğraf: Emrah Yorulmaz/AA

Paylaş

Hazal Kar

Kadın, peşinde elinden sıkıca kavradığı çocuğuyla birlikte, büyük bir hırsla kapıdan içeri girdi. Kapı zilini aynı hırsla çaldı. Bu yüzden ev sahibi, misafirlerini ürkmüş gözlerle karşıladı. Çünkü bu günlerde, kapının bu şekilde çalınması bir kenara, kapının çalınması bile olağan bir durum değildi. Kapıda ayakkabılar çıkartılıp, odadaki koltuklara yerleşilinceye kadar kimsenin ağzından tek kelime çıkmadı. Ne hoş geldiniz ne de hoş bulduk...

Ama aniden yağmur damlalarından önce gecenin koynuna düşen gök gürültüsünün sesi gibi bir ses çıkıverdi: “Hepsini banyodaki odun sobasında yaktım!”

Seste yorgunluk hakimdi. Çaresizlik de göz ardı edilemeyecek kadar açıktı ancak öfke, hem yorgunluğu hem de çaresizliği perdelemeyi başarıyordu. Çünkü sese, çatılmış kaşlar eşlik ediyordu. Göz kürelerinde gözyaşının birikmiş ve aşağıya doğru süzülemiyor oluşunu da bu kaşlar perdeliyordu.

ÖFKE EV SAHİBİNE DEĞİL

Odun sobasında yakılan her neyse birazdan ev sahibine anlatılacak. Ama kadının bakışları insanda bir an da olsa her şeyin sorumlusunun şu cılız ev sahibi olduğu hissini uyandırıyor...

Ev sahibi durumu anlayıp hemen yerinden kalktı, masanın üzerindeki cam sürahiye yöneldi. Sürahinin dibindeki bardağa su doldurup, bardağı gözyaşları göz kürelerine sıkıca tutunmuş olan misafirine uzattı. Bir bardak su, bir tutam öfkeyi odadan kovdu. Bu sayede çatılmış kaşlar düzeldi, gözyaşları göz çukurlarına geri kaçtı.

Derin bir nefes alıp başladığı cümleyi tamamlamaya karar verdi: “O kitaplık sonumuz olacaktı. Penceremizin önünden onlarca insanı araçlarına taşıdılar. Günler oldu hiç biri geri dönmedi. Evlerden kara kara dumanlar yükseliyor. Onlar da yakıyorlar, biliyorum. Tıpkı benim saatler önce yaktığım gibi... Oysa o kitaplığı kitaplarla doldurmamız yıllar sürdü. Ama ben hepsini yok etmeyi saatlere sığdırdım. Korktum! Gidenleri nereye götürdüklerini bile bilmiyorum. Sokaklarda sadece onlar, araçları ve sürekli yaka paça araçlarına taşıdıkları insanlar var. Bu çocukla buraya kadar yakalanmadan nasıl geldim, bunu da bilmiyorum. Ama şunu biliyorum, bir daha o eve adım atamam. Saatler önce duman kokusunun içinde boğulmak istedim. Kızılımsı bir ateşe dönüşüp gökyüzüne  kapkara bir biçimde karışan kitapların ilk çıtırtısı hala kulaklarımda... O eve tekrar dönemeyiz, izin ver burada kalalım.”

GİDERKEN ŞANSLI OLAMAYABİLİRLERDİ

Anlatırken cümle aralarında uzun soluklar aldı. Son cümlesinde ise kendi fikrini aktarma değil izin isteme çabası vardı.
Ev sahibi sessizliğini korumaya devam etti. Sanki karşısındaki insan hiç konuşmamış gibi yüz ifadesinde de değişiklik olmadı. Yeniden kalktı koltuğundan, bu defa mutfağa yöneldi. İkinci sıradaki çekmeceden kahve cezvesini, raflardan birinden içi kahve dolu kavanozu ve toz şekeri çıkardı. Kaşık unuttuğunu fark edince tekrar çekmeceye
yöneldi...

Odada cevapsız bırakılan kadınsa ne olduğunu anlamadı. Bu davranışın misafir istenmediği anlamına geldiğini düşünüyordu. Yine de ev sahibinin odaya tekrar dönmesini bekledi. Çünkü giderken geldikleri kadar şanslı olamayabilirlerdi.

Çocuksa annesinin kafasının içindeki düşüncelerden habersiz odadaki eşyaları inceliyordu. Bir süre gözlerini yerdeki halının desenleri üzerinde gezdirdi. Sonra o gözler duvarda asılı olan ahşap çerçeveli tabloya dikildi.

TESLİM OLUR GİBİ DEĞİL...

Çerçevenin içindeki resimde askeri kıyafetli adamlar silahlarının namlularını sivil giyimli bir grubun üzerine doğrultuyordu. Hatta gruptan biri, belki de birkaçı ölmüştü. Namlunun ucundakilerden biri ellerini havaya kaldırmış... Teslim olur gibi değil ama, meydan okur gibi... Çocuk, tablodaki beyaz gömleklinin neye meydan okuduğunu bulmaya çalışıyor... Bu adamlar namlunun ucundakilerden ne istiyor?

Çocuk, kafasının içindeki soruları ve gözlerini tabloya yöneltmişken, elinde kahve fincanlarını taşıdığı tepsiyle ev sahibi belirdi.
“Tablo mu ilgini çekti? Onun bir adı var: ‘3 Mayıs’.”

Ev sahibi sözlerini tamamlayınca fincanları dağıtmaya başladı. Bir fincanı da çocuğa uzatınca annesi müdahale etmek istedi ama bunu yapmadı.

Kahveler peş peşe sessizliği bozmadan yudumlandı. Kahvesini en son çocuk bitirdi. Çünkü önce kahvenin soğumasını bekledi sonra içti. Henüz sıcak içecekler içemiyor.

Annesi, çocuğun kahvesini bitirdiğini fark edince ani bir hareketle önünden fincanı alıp ters çevirdi. Kısa bir süre bekledikten sonra fincanı kavradı, ev sahibinin önüne uzattı.

BAK, YORUMLA, ANLAT!

“Bak, yorumla, anlat!” dedi. O da başladı anlatmaya: “Koca bir kazan görünüyor, başka bir şey görünmüyor. Ama kazanın içi karışık. Kazanın içi aşure kazanının içi gibi, sanki yedi değil, yetmiş çeşit şey atmışlar.

Kazanın içinde Nazım Hikmet var. Elinde de Memleketimden İnsan Manzaraları kitabı... Yaşar Kemal’de Teneke, Dostoyevski’de Karamazov Kardeşler, Kafka’da Dönüşüm, Aragon’da Mutlu Aşk Yoktur, Mehmed Uzun’da Abdal’ın Bir Günü... Sadece bunlar da değil: Picasso’da Guernica tablosu var. Osman Hamdi Bey’de Kaplumbağa Terbiyecisi, Francisco Goya’da 3 Mayıs...”

Böylece bu isim listesi uzadı gitti. Sonra devam etti: “Kazanı bir el kavramış, dünyanın tepesine yerleştirmeye çalışıyor. Elin sahibi tanıdık, Galileo... Kazanı dünyanın tepesine yerleştirmeye çalışıyor çünkü eksik bir şeyler var. Eksik tamamlandığında çabası sonuç verecek.”

Fincandan gözlerini ayırıp kadına baktı. Kadının hiçbir şey anlamadığını düşündü. Ama bu düşüncesi kadının konuşmaya başlamasıyla son buldu:

“Şimdi sen, bizi içine düştüğümüz bu durumdan saydığın isimlerin kurtaracağını mı söylüyorsun? İyi de bu saydıklarını insanlar bacalarından kara duman olarak dışarı atmak zorunda kalıyor.”

SUYA SABUNA DOKUNUYORUZ

Fincanı dile getirenin sayacağı daha nice isim vardır. Galileo’nun bir eliyle kazanı kavradığını söyledi. Diğer eliyle de dünyayı boynuzlarına asmaya çalışan öküzü zaptediyordur... Biz de iddia ediyoruz, kazanın içindeki eksiklerdeniz. Hatta kazanın içinde birbirimizi kolay bulabilelim diye bir çatımız bile var: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Edebiyat Topluluğu...

Üç yıldır arkadaşlarımızla beraber düzenlediğimiz etkinliklerle eksikliklerimizi tamamlamaya çalışıyoruz. Geçen yıllarda da dillendirdiğimiz gibi; derdimiz yalnızca yazı, şiir, yazar, şair vs. değil. Derdimiz bütün bir hayat! Sanat, kültür, gündem...

Sizin anlayacağınız suya sabuna dokunuyoruz!

Tarih sayfalarına ‘Kitapları ve kütüphaneleri yok edenler.’ olarak geçenlere inat buradayız!

İşte, ne bu saydıklarımız ne de YYÜ Edebiyat Topluluğu biz öğrencisiz olur.

Yeni üyelerimizi sabunlarıyla bekliyoruz!

ÖNCEKİ HABER

Torba torba yasa, paket paket demokrasi

SONRAKİ HABER

Akar: Bedelli askerlikten 9 milyar 533 milyon lira gelir elde edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa