07 Ekim 2013 07:33

Her iki seçim sistemi de AKP’ye yarayacak

Yeni sistemler ittifakları nasıl etkiler? Yrd. Doç. Dr. Burak Cop’la konuştuk. Önerilen sistemler, temsilde adaleti sağlayan sistemler midir? En çok kimin işine yarıyor? Onca zaman barajı düşürmeyeceklerini söyleyen Başbakan, seçim sath-ı mailine girilen şu günlerde neden alternatif sunuyor?

Her iki seçim sistemi de AKP’ye yarayacak
Paylaş

Serpil İlgün

Geçtiğimiz hafta açıklanan demokrasi paketi, Türkiye siyaset gündemine yeni bir başlık daha ekledi: Seçim sistemleri! Başbakan’ın “tartışın” dediği önerilerin ilki mevcut sistemle yani yüzde 10 barajla devam edilmesi; ikincisi, barajın yüzde 5’e indirildiği, 5’li gruplandırmalı daraltılmış bölge sistemi; üçüncüsü ise, ülke barajını tamamen kaldıran dar bölge sistemi.  Dar bölge ya da daraltılmış bölge sistemleri nedir? Nasıl uygulanıyor? Önerilen sistemler, temsilde adaleti sağlayan sistemler midir? En çok kimin işine yarıyor? Onca zaman barajı düşürmeyeceklerini söyleyen Başbakan, seçim sath-ı mailine girilen şu günlerde neden alternatif sunuyor? Yeni sistemler ittifakları nasıl etkiler? Dünyadaki uygulamalar nasıl? Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Burak Cop’la konuştuk.

AKP iktidarı son dönemde bize sürekli “seçim barajını kaldırmak istikrarsızlık getirir”, “barajı biz getirmedik ki kaldıralım” vs. dedi. Ne oldu da şimdi “sistemi değiştirelim” diyor ve seçenek sunuyor?

AKP iktidarının başta Başbakan olmak üzere pek çok yetkilisi yüzde 10 barajını düşürmeyi düşünmediklerini dile getirmişti. Yüzde 10 barajına dokunmak istememelerinin sebebi, muhalefet partilerinin güçlenmemesini ve mecliste temsil edilmeyen oyların pratikte AKP’ye gitmesini arzulamalarıydı. Yüzde 10 barajının yerine getirdiği işlev budur. Fakat sonradan seçim sistemi tasarımında aynı amaca hizmet edecek bir yol daha olduğunu gördüler. Bu yol, seçim çevrelerini küçültmek. Birinci sıradaki partiyi kayırmanın tek yolu yüksek baraj koymak değil. Barajı tamamen de kaldırabilirsiniz ama seçim çevrelerini küçültürseniz yine sonuçlar birinci gelen partiye avantaj teşkil edecek şekilde orantısız olur. Yine adaletsiz sonuçlar olur ve yine birinci gelen parti bundan faydalanır. Dolayısıyla barajı kaldırırken seçim sisteminin daha adil olmasının önüne geçmenin yolu, seçim çevrelerini küçültmektir.

Yüzde 10 seçim barajının istikrarı garantilemediğini önceki örneklerden gördük, peki mevcut sistemin adaleti sağlama kısmında nasıl bir karnesi var?

Adalet zaten yok. İstikrar sözcüğü retorikten ibaret. 90’lı yıllar boyunca Türkiyede o kadar koalisyon olurken yüzde 10 barajı yok muydu? Ona rağmen koalisyonlar oldu. Ama tabii AKP’nin yönetiminde bu ülke 11 yıldan fazla süre geçirdi. O örnekler yavaş yavaş insanların hafızasından gidiyor. Özellikle genç kuşak için iktidarın bu tür “öcü”ler göstermesi çok daha isabetli. Çünkü gençler o dönemi bilmiyor. Bilenler zamanla unutuyor. Sıradan seçmene şu mesajı veriyorlar; “Koalisyon gelirse alım gücünüz düşer, Türk Lirası değer kaybedebilir, banka kredilerinizi geri ödemekte zorluk çekebilirsiniz.” Dolayısıyla sokaktaki insanın doğrudan cebine ilişkin bir şey söylüyorlar ve bu bir korku siyaseti.

İstikrar, sermaye sınıfının da sık kullandığı bir tabir. Sermaye yüzde 10 barajına nasıl bakıyor?

İstikrar, sermayenin istediği politikaların güdülmesinin kod adı. Düzen partilerinin iktidarda olduğu bir ülkede ha üç partili koalisyon olmuş, ha tek başına AKP olmuş özünde çok da bir şey fark etmiyor. İstanbul burjuvazisi AKP’nin tek parti yönetimi karşısında dizlerinin üzerine çökmüş durumda. En azından sesini çıkarmıyor. Yeni bir alternatif oluşsun, yeni bir merkez sağ parti çıksın isterler. Sırf bundan ötürü bile yüzde 10 barajının kaldırılmasını isterler.

Başbakan’ın önerdiği sistemlere geçelim ve önce dar bölge sistemini anlatmanızı rica edelim. Nedir dar bölge, nasıl uygulanır?

Dar bölgede, bir seçim çevresinden tek kişi seçiliyor. Biz şu anda Ortaköy’de oturuyoruz mesela. Ortaköy’den sonra Arnavutköy geliyor. Ortaköy ve Arnavutköy bir seçim çevresi oluşturuyor ve buradan bir kişi seçiliyor. Seçilen kişi bir partinin milletvekili olabilir veya bağımsız olabilir. Biz Ortaköy-Arnavutköy dar bölgesinde oturan bir seçmensek, oy pusulasında her partinin tek adayının adını göreceğiz. Ona oyumuzu basacağız. En çok oyu alan kişi de milletvekili seçilecek. Dar bölge sistemi, dünyadaki ilk seçim sistemi. Ve en ilkel olanı. İlk İngiltere kullanmaya başlamıştı. Hâlâ da kullanıyor. İngiltere’nin eski kolonileri olan Hindistan ve Kanada da kullanıyor. ABD’de Temsilciler Meclisi’nde de 435 tane dar bölge var, her bölgeden bir kişi seçiliyor. Bu sistemin avantajı milletvekiline seçmenin erişiminin daha açık olması. Seçmenine hesap vermek durumunda kalıyor.

Yapılan tartışmalarda da dar bölge sisteminin bu yanı öne çıkarılıyor ve “lider sultasını azaltır” deniyor ama bu mümkün mü sizce?

Türkiye koşullarında 12 Eylül yasaları zaten düzen partilerinin her birinin başında bir padişah olması sonucunu doğurduğu için, böyle bir sisteme geçilse bile bir yolunu bulup, milletvekillerini elini indirip kaldıran robotlara dönüştürebilirler yine.

AKP açısından en avantajlısı dar bölge sistemi midir?

Bu sistemin yapısal bir özelliği vardır, hiçbir seçimde aksini görmezsiniz. Ülke genelinde birinci gelen parti her zaman aldığı oy oranından daha yüksek oranda milletvekili çıkartır. Ve çöpe giden oy çok fazladır. Yani temsil edilmeyen oyların oranı çok yüksektir.

Şu andaki sisteme göre mi daha fazla?

Mevcut sistemdeki mevcut oy dağılımı ile karşılaştırırsanız, evet. 2002 ile karşılaştırırsanız bilemem, 2002 çok istisnai bir seçimdi. Örnek üzerinden gidelim, Ortaköy-Arnavutköy dar bölgesinin seçmenleriyiz. En çok oyu alan kişi meclise gitti. En çok oy alan kişi belki yüzde 40 oy almış olacak. O takdirde seçmenin yüzde 60’nın oyu çöpe gidiyor. Yüzde 20 ile bile birinci gelebilirsiniz. O zaman oyların yüzde 80’i çöpe gidiyor. Yurt genelinde birinci partiden çok diğer partilerin oyları çöpe gider. Hem boşa giden oy oranı çok yüksektir, hem de birinci parti (oy oranıyla karşılaştırırsanız) hak etmediği kadar yüksek bir sayıda vekil çıkartır.

Peki bu sistemde Ortaköy-Arnavutköy dar bölgesinin, seçmenlerinin hiç mi kazancı olmuyor?


Olabilir ama Tayyip Erdoğan “Ortaköy-Arnavutköy adayını da ben belirleyeceğim, Amasya’nın falanca dar bölgesininkini de ben belirleyeceğim” derse mevcut sistemden hiçbir farkı olmaz. Yani milletvekilleri yine genel başkanların kurşun askerleri olurlar. Ama eğer Türkiye’de Siyasi Partiler Yasası demokratikleşir, ön seçim zorunlu kılınırsa (ön seçim zorunluydu, 1986’da Özal kaldırdı) ve partilerde lider sultası azalırsa bahsettiğiniz açıdan faydalı bir sistem olabilir. Ama yine de zararı faydasından çok. Dünyadaki genel eğilim bu tür sistemlerden daha nisbi yani daha orantısal sistemlere geçmek yönünde. Trend bu.

Barajı yüzde beşe indiren beşli gruplandırma seçeneği yani daraltılmış bölge sistemi daha karmaşık görünüyor. Bu sistem nasıl uygulanıyor peki?

Daraltılmış bölge tamamen 12 Eylül ürünü. Kenan Evren ve arkadaşları bunu yapmıştı. Özal daha da kötüleştirdi. 1983, 87 ve 91 seçimlerinde uygulanan daraltılmış bölge 95 yılında kaldırıldı. Burada da AKP sözüm ona 12 Eylül’le hesaplaşıyormuş gibi yaparken, 12 Eylül’ün ruhuna çok uygun bir şey yapma peşinde. Daraltılmış bölge çoğunlukçu bir sistem değil. Bu bir nispi temsil, yani orantısal temsil sistemi. Ama seçim çevresi ne kadar daraltılırsa sonuçlar o kadar adaletsiz olur. Ve birinci parti, yani en çok oyu alan parti o kadar kayrılır.

Ortaköy örneğini bu sisteme uygularsak, nasıl olacak?

Sözgelimi Ortaköy, Beşiktaş, Dolmabahçe ve Taksim bir seçim çevresi teşkil edecek. Bu sistem 12 Eylül döneminden bile daha adaletsiz sonuçlar doğurabilir. Çünkü 12 Eylülcüler dar bölgeleri “en fazla 7 milletvekilinden oluşacaktır” diye düzenlediler. Özal bunu 6’ya indirdi. Bunlar 5 diyorlar. Ama şöyle bir nüans var, bütün ülke 7’şerli seçim çevrelerinden oluşacak diye bir şey yoktu o zaman.

Nüfusla mı alakalıydı?

Evet. Maksimum 7 diyordu. Bunlar tek sayı veriyor. 12 Eylülcüler bunu yaptığı zaman örneğin Bingöl’den üç kişi, Tunceli’den iki kişi seçiliyordu. Fakat AKP’nin sisteminde Tunceli’den iki kişi seçilemez çünkü beşli gruplandırma nedeniyle, alacaklar Tunceli’yi ya Erzincan’la ya Bingöl’le birleştirecekler.

Birleştirmeyi sınırı olan il veya ilçeyle mi yapmak zorunda?

Tabii. Ama önemli bir noktaya değindiniz. Kanun bu beşli çevrelerin sınırlarının ne olacağını çok ayrıntılı düzenlemez. “İdari sınırlarla olabildiğince örtüşmesine dikkat edilir” gibi muğlak bir ifade kullanılır. Siyasi iktidarın, seçim çevrelerini kendinin lehine veya muhalefetin aleyhine çizmesinin yolu açılıyor. İstismara açık bir sistem. Kanunlar bütün beşli bölgeleri tarif etmez. Diyelim ki beşli sistem geldi, 550 milletvekili var, 110 tane seçim çevresi olacak. Kanun teker teker 110 seçim çevresini tanımlamaz. Bunun takdirini Yüksek Seçim Kuruluna bırakır. Ama o noktada iktidarın istismarı devreye girebilir. Seçim çevrelerinde Gerrymandering denilen hileyi/istismarı yapabilir Hükümet. Bu açıdan bence dar bölgeden daha tehlikeli bir sistem. Çünkü Tunceli ile Bingöl’ü birleştirdiniz mi, Bingöl’de CHP’nin oyu olmadığından, CHP’ye en az 1 milletvekili kaybettirdiniz demektir.

O halde bu sistemde kritik olan, bölgelerin nasıl belirleneceği?

Kesinlikle öyle.

SIFIR BARAJ, 250 DAR BÖLGE, 650 VEKİL

Siz hangi seçim sistemini öneriyorsunuz?


Ben karma sistemi öneriyorum. Dünyada seçim sistemini değiştiren pek çok ülke son 20 yılda bu sisteme geçti. Kimisi çoğunluk sisteminden, kimisi nispi temsilden buraya geçti. Karma sistemlerin en güçlü tarafı şu; kendi dar bölgeniz için de bir kişi seçmiş oluyorsunuz, geniş bölgedeki parti listelerine de oy veriyorsunuz.

Yine örnek verirseniz?

Diyelim ki seçmen kaydımız Ortaköy-Arnavutköy dar bölgesinde. Sandık başına gideceğiz ve Ortaköy-Arnavutköy milletvekili olmasını istediğimiz kişiye oy vereceğiz. Bir de İstanbul ikinci bölge için oy kullanacağız. İstanbul ikinci bölgede parti listelerinden birine vereceğiz. Yani hem semtimizin milletvekilini seçiyoruz hem de bölgemizin milletvekillerini seçiyoruz. Dilersek ilkinde X partisinin adayına, ikincisinde Y partisinin listesine de oy verebiliriz. Bu iyi bir şey.

Konuyla ilgili yazılarınızda milletvekili sayısının da 650 olmasını istiyorsunuz. Neden?

Seçim sistemlerinde genel eğilim şudur; parlamento büyüdükçe yani meclisteki milletvekili sayısı arttıkça, sandalye dağılımı daha adil olur. Bir de şu var, AB ülkelerinin pek çoğunda toplam nüfusu milletvekili sayısına böldüğünüz zaman çıkan sayı Türkiye’dekinden daha düşük. Yani Türkiye’de bir milletvekili 150 bin insanı temsil ederken, Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerde 120 bin veya 100 bin kişiyi temsil ediyor. Yani vatandaş daha iyi temsil edilmiş oluyor. Türkiye, nüfusu çok büyük bir ülke, rahatlıkla 100 milletvekilini daha kaldırır. Benim önerimde çoğunlukçu bir boyut da var. 250 dar bölge öneriyorum. Birinci gelen parti o dar bölgelerin çoğunu kazanma hedefi gözetebilir. Bu benim önerimin realist boyutu. Önerimin temsilde adaleti destekleyen boyutu ise, 400 milletvekilinin ülke genelindeki tek bir seçim çevresinden seçilmesi. Yani yüzde 1 oyu olan parti 4 milletvekili kazanır.

EN ÇOK MHP ZARAR GÖRÜR

Mecliste yer alan CHP, MHP, BDP ve tabii temsil edilmeyen diğer partiler önerilen sistemlerden nasıl etkilenecekler? En çok hangi parti(ler) zarar görür?


Benim görüşüm, hem dar bölgenin, hem de daraltılmış bölge dedikleri beşli gruplandırmanın MHP’ye çok zarar vereceği. Çünkü MHP bölgesel oy konsantrasyonu olan bir parti değil. İç Anadolu’dan, Trakya'ya nazaran daha çok oy alıyor ama hiçbir İç Anadolu şehri MHP'nin egemenliğinde değil mesela. Seçim çevrelerinin daraltılması, ister beşli grup olsun, ister dar bölge, belli bir ilde veya bölgede oyu yoğunlaşmış partilere, örneğin BDP'ye yarayacak bir şey. Ama BDP için teşkil ettiği handikap artık Kürt illeri dışında hiçbir yerden milletvekili çıkarma şansının olmayacak olması. Bilemiyorum, Adana'daki bir beşli bölgeden çok iyi bir kampanyayla, zorlanarak çıkartabilir ama Mersin zor. CHP'ye gelince, her iki sistemde de Trakya, İstanbul, Ege ve Akdeniz dışındaki yerlerden milletvekili çıkarması çok zorlaşacak. CHP bir sürü Anadolu kentinden milletvekili çıkardı. Ama eğer seçim çevreleri dar veya daraltılmış olursa bunların çoğundan çıkartamaz. Yetmez oyu.

Önerilen sistemler ittifakları nasıl etkiler? Örneğin seçimlere batıda HDP, Kürdistan'da BDP olarak girmeyi nasıl etkiler?

Diyelim ki baraj yüzde beşe indi ve beşli gruplandırılan daraltılmış sistem geldi. BDP'nin son anketlere göre oyu yüzde 7'ye gelmiş durumda. Ama tabii neticede yüzde 5 barajının iki puan üzerinde. Yani narin bir durum. O narin durumda BDP'nin, oylarını, BDP ve HDP diye ikiye bölme lüksü olmaz. Bunun dışında ben her iki seçeneğin de partiler arasında ittifakların olup olmamasına doğrudan etkisinin olacağını düşünmüyorum.Türkiye'deki seçim ittifakları fiili ittifaklardır çünkü resmi ittifaka izin yok. Dar bölge sistemini Fransa'daki gibi iki turlu önerselerdi, Fransa'da ikinci turda ittifaklar olur. Mesela Komünist Parti adayı yeterli oyu alamadığından ikinci tura kalmaz, Sosyalistleri destekler vs.

Sizce AKP iki seçim önerisinden hangisine daha yakın?

Ben AKP'li olsaydım herhalde yüzde beş barajlı, beşli grupları tercih ederdim. Çünkü yüzde beş barajı sağdaki alternatif partilerin yükselmesinin veya yüzde 0.5, 1 veya 1.5 oyu olan SP, BBP gibi partilerin önünü kesecek bir işlev görür. Baraj kalkarsa ve dar bölgeye geçilirse, küçük sağ partiler iyi bir kampanya ve güçlü adaylarla bazı yerlerden vekil çıkartabilir. Ama yüzde beş de yüksek bir baraj. Önlerini kapatır. Hatta yeni doğacak partilerin de önünü kapatabilir.

HERKES MERSİN’E GİDERKEN TERSİNE GİTMEK TUHAF

Biraz önce dar bölge sistemi için “dünyadaki en eski ve en ilkel sistem ama İngiltere hala kullanmakta” dediniz. İngiltere gibi “ileri demokrasi” örneği olarak gösterilen bir ülke neden bu sistemi kullanmaya devam ediyor?


Güzel bir soru soruyorsunuz ama İngiltere’de bu sisteme olan itiraz da en az yüz yıllık. Yüz yıldır çok sayıda insan bu sisteme itiraz ediyor orada. İngiltere’nin üçüncü büyük partisi Liberal Demokratlar, sistemi değiştirmek isterler. Artık İşçi Partisi de buna “olabilir” diye bakmaya başladı. Bir de şunu söyleyeyim, bu sistemlerde koalisyonlar çok istisnai, kırk yılda bir oluyor.

Bu eklemeyi yapınca AKP’nin neden dar bölgeyi önerdiği daha anlaşılır oluyor!


Evet. Sihirli kelime var ya, istikrar, işte o sihirli kelimeyi okşayan bir sistem.
Ama İngiltere’de şu oldu; Muhafazakârlar ve Liberaller 2010’da koalisyon kurdular. Liberaller dediler ki Muhafazakârlara, “Tamam sizinle koalisyon kurarız ama seçim sistemi değişsin.” Muhafazakârlar da dediler ki “şimdikinden daha adil bir sistem olan ‘alternatif oy’ sistemini referanduma sunalım, halk kabul ederse o olsun.” Liberaller de “peki” dedi. Mayıs 2010’da koalisyon kuruldu. Tam bir yıl sonra da Mayıs 2011’de referandum yapıldı ama referandumlarda biliyorsunuz bizatihi referandumun konusu olan şey oylanmaz, oylamayı daha çok siyasi iklim belirler. İşte bir takım sebeplerden dolayı İngiltere halkı yüzde 65 oranında “hayır” diyerek reddetti bunu.
Dar bölge sisteminin tek avantajı baraj denen şeyden kurtulmuş olmamız. Ancak dünya üzerinde nispi temsilden çoğunluğa geri dönen çok az vaka var. Hatta herkes mersine giderken, tersine gitmek diye bahsettim bundan bir yazımda. Böyle bir “reform” olursa, gerçekten dünyadaki eğilimin tam tersi istikamete gidiyor olacağız, bu bile başlı başına tuhaf bir şey.

BDP ÖNERİLEN SİSTEMLERİ TERCİH ETMEYECEKTİR

Yapılan kimi yorumlarda deniyor ki, “Erdoğan pakette çözüm sürecine derman olacak hiçbir şey söylemedi ama seçim alternatifleri getirerek aslında BDP’ye bir seçim rüşveti sundu.” Katılır mısınız?


Neticede siyaset böyle bir şey tabii. Etik düzlemde tartışmanın pek bir anlamı yok. (Bu cümleyi söylerken BDP’yi eleştirmiyorum, öyle anlaşılmasın, nötr bir yorum olarak söylüyorum bunu) BDP’nin bu “rüşveti” kabul edip etmemesi kendi bileceği şey. Yani Türkiye partisi olmak, Türkiye soluyla ilişkisinin, ittifakının devam etmesi gibi bir tercihi varsa, BDP için Kürt illeri dışında da milletvekili çıkarmak değerli bir şeyse, herhalde bu sistemi tercih etmeyeceklerdir. Ama spekülasyon yapmak serbestse, ben mesela sırf bu konunun bile BDP içindeki, solla ittifaka yakın duran, kendisi de daha solda duran unsurlarla, daha Kürt milliyetçisi ve varsa şayet “bölgemize kapanalım” diyen unsurlar arasında çatlak yaratabileceğini düşünüyorum.

BAŞKANLIK SİSTEMİNİ MÜMKÜN GÖRMÜYORUM

Peki sunulan alternatiflerin başkanlık sistemi ile bir ilişkisi var mı? Veya Büyükşehir Kanunu’yla?


Büyükşehirlerin sınırlarının bütün ili kapsayacak denli genişlemesiyle bu öneriler arasında bir ilişki yok. Yaptıkları o değişiklik, AKP’ye daha çok büyükşehir belediyesi kazandırmayı amaçlayan bir hamleydi. Sonuç verip vermeyeceğini de Mart’ta göreceğiz. Başkanlık sistemine gelince, AKP’nin geçen yıl önerdiği başkanlık modeli aslında başkanlık sistemi olan ülkelerdekinden çok daha yetkili bir başkan öngörüyor. Seçilmiş bir kral, padişah gibi bir şey. Ben artık bunu mümkün görmüyorum. Hem Gezi’den beri mümkün değil, hem de iktidarın aşağı doğru inişi başladı. Dönemeçlerini, süresini, şiddetini bilmiyoruz ama düşüş sürecek ve başkanlık meselesi fiilen kapanmış durumda. Ama bir şekilde Erdoğan hayallerindeki başkanlık sistemine kavuşursa, seçim sistemi ne olursa olsun Türkiye’de açık bir diktatörlük olacak.

O halde, Erdoğan’ın alternatifler sunmasını, “başkanlık sisteminden vazgeçiyor” şeklinde de okuyabiliriz?

AKP çevrelerinde başkanlıkla dar bölge sistemini özdeşleştiren bir yaklaşım var. Bu nedenle tersine, belki başkanlığı düşündükleri için böyle bir değişiklik yapmış olabilirler diye düşünüyorum.

AKP ELİNİ ÇABUK TUTARSA, ERKEN SEÇİM DÜŞÜNÜYOR DEMEKTİR

Seçim sistemi tartışmalarının Haziran ayına kadar sonuçlanmış olması gerekiyor ama işin bu tartışma kısmına ilişkin ne söylersiniz? Zira AKP’nin tartıştırma pratikleri ortada?


Aynen öyle. Şimdiye kadar ki pek çok pratikte “tartışın” denmesi, “alın bununla oyalanın” anlamına geldi. Kamuoyunda tartışılsın ve ortak akılla en doğru sonuca varalım gibi bir yaklaşımları yok ki. Böyle bir yaklaşımları olsa, öncesinde tartıştırırlardı. İçinde ne olduğunu bilmediğimiz ama tahmin etmeye çalıştığımız bir paketi aylardır bekliyoruz. Kürt hareketi daha uzun zamandır bekliyordu. Dolayısıyla bu tartışma lafı, yaptıkları yapacaklarının teminatıysa, hiçbir anlamı olmayan bir söz. Haziran’a kadar bunu geçirmeleri lazım, eğer ki seçim normal zamanında yapılacaksa. Yok, bir de erken seçim yapma gibi bir planı varsa, AKP’nin elini çabuk tutması gerekir. Elini çabuk tutarsa, anlayalım ki bir erken seçim yapmayı düşünüyorlar.

GEZİ, ÖNERİLERDE YOK

Gezi direnişiyle birlikte yerel siyasetin önemini daha çok konuşur olduk. AKP Gezi’yi hesaba katmak zorundaysa, önerdiği sistemlerde bu hesaba katmayı görebiliyor muyuz?


Önerilen sistemlerin Gezi’deki insanların özgürlük, eşitlik taleplerine hiçbir şekilde cevap verme niteliği taşımadığını düşünüyorum. Çünkü her iki seçim sistemi önerisi de adaletsiz sistemler. Seçim sonuçlarını eğip büken, birinci partiyi kayıran, pek çok oyun boşa gitmesine neden olan, birinci parti dışındaki partileri az veya çok cezalandıran sistemler. Her iki öneri de böyle. Gezi’nin daha eşitlikçi ve özgür bir Türkiye istemine hitap edecek bir sistem değişikliği ne olurdu? Barajın kalkması, seçim çevrelerinin küçültülmemesi, dolayısıyla sonuçların daha adil olması olurdu. Partilere Hazine yardımı konusunda daha demokratik bir düzenleme yapılması olurdu. Siyasete katılımın önündeki engellerin kaldırılması olurdu. Medyanın serbest bırakılması olurdu.

PAKETTEKİ ÜÇ TEHLİKE

Demokrasi paketini genel olarak siz nasıl değerlendirdiniz?


Ben 2010 referandumunda oylanan pakete çok benzettim. Çünkü orda da pek çoğu makyaj olan, pek çoğu zaten ilgili kanunlarda düzenlenmiş olan mevzuların anayasaya dâhil edilmesi söz konusuydu. Pakette ne var? Eşbaşkanlığın resmileştirilmesi. Zaten fiiliyatta eşbaşkanlığı uygulayan partiler önlerine bir engel çıkmadan bunu uyguluyorlar. Veya Türkçe alfabede olmayan harflerin kullanılması. Bunlar fiili olarak çözülmüş sorunlar. Dolayısıyla zaten halledilmiş meseleleri makyaj olarak pakete koymuşlar. Bu pakette benim en tehlikeli gördüğüm şeyler, nasıl 2010 referandumunda asıl hedef HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısıysa, burada da benim gördüğüm üç tane tehlike var. Bir tanesi, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin kısıtlanabilmesine yol açacak muğlak ifadeler olması; ikincisi, seçim kanundaki değişiklik ve üçüncüsü, sözüm ona nefret suçuyla ifade edilen, ibadetin engellenmesi adı altında düzenlenen ama aslında devlet eliyle empoze edilen dinselleştirmenin devamının sağlanmasına ve dini eleştiren görüşlerin ifade edilmesinin önünün kesilmesine yarayacak değişiklikler. Kamuda başörtüsünün bir norm haline gelmesi. Yani serbest bırakılmasına herhalde kimse itiraz etmez ama serbest bırakılma görüntüsü içinde bunun bir norma dönüşmesinin yolunun açılması. Bunlar paketteki mayınlar.

Dindarlaşma daha da arttırılmış mı oldu?

Devlet eliyle dinselleştirme demeyi tercih ediyorum. Şu anda toplumda kendiliğinden bir dindarlaşma belki de yoktur. Gezi ayaklanması bir yanıyla da sekülarizm için yapılan bir ayaklanmaydı. İnsanların profili, dile getirdikleri talepler, “yaşam tarzıma karışmayın” denmesi, pek çok kadının kürtaj vs. meselelerinden rahatsızlık hissetmesi… Bütün bunların ortak paydası sekülerlik. Türkiye’de toplumun kendiliğinden dindarlaşması bir yere kadar mümkün ama bir süredir yapılan devlet eliyle toplum mühendisliği, devlet eliyle dinselleştirme. Mesela 4+4+4 yasasıyla dinsel eğitimin bu kadar öne çıkması, Tayyip Erdoğan’ın “çocuklarınıza din dersini seçtirin” demesi vs. Dolayısıyla sorunuza yanıtım, kısmen evet. Pakette toplumun olağan evriminin parçası olan bir dindarlaşmanın ötesinde; devlet eliyle, tepeden, bir toplum mühendisliği projesi olarak dinselleştirme doğrultusunda işlevsel olabilecek maddeler var.

Sizce de bu bir seçim paketi midir?

Seçime kadar muhalefeti meşgul etme, demokratikleşme talebi olan kesimleri de oyalama paketi diyelim. Bu açıdan bir seçim paketi, evet. (İstanbul/EVRENSEL)

YRD. DOÇ. DR. BURAK COP

Akademisyen ve yazar. İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi. Nottingham Üniversitesinde (İngiltere) Türkiye’deki seçim sistemlerinin evrimine ilişkin doktorasını 2011’de tamamladı. Galatasaray Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde seçim sistemleri ve seçmen davranışı üzerine dersler veriyor. Pek çok dergi, gazete ve internet sitesinde yazıları yayımlandı. AKP’nin Yükselişi ve Düşüşü (Mart 2013-Destek Yayınları) adlı kitabın da yazarı olan Cop, halen Sendika.Org’da yazıyor.

ÖNCEKİ HABER

Öğretmenini ispiyonlar mısın?

SONRAKİ HABER

İspanya Komünist Partisi (Marksist-Leninist) 9. kongresini topladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa