Kahrolsun bağzı aileler!

Fotoğraf: AA

Kahrolsun bağzı aileler!

7 şehirde 17 sinemada cuma günü gösterime girdi Karnaval. Filmin Yönetmeni Can Kılcıoğlu, kendilerini “şanslı” sayıyor, bu tekel sisteminin içinde. Çok tantanası yapılan büyük bütçeli filmler bir yana, vizyona giren birçok filmden daha yaygın bir dağıtım değil oysa, bu festivallerde yarışmış, olumlu ele

Çağdaş Günerbüyük

BABA YOKSA DA AİLE VAR

Karnaval’ın kahramanı Alis, babasının işinde çalışmaya isyan edip evden ayrılmış bir genç adam. Bir süre işsiz kalıyor, sonunda bir pazarlama işi buluyor. Yani evden ayrılmak öyle hayallerinin peşinde koşmak için değil. İsyan edecek kadarını düşünmüş sadece. Gerisi gene kapitalizmin kucağı. “Alis’in isyanı bağımsız bir adam olamamaktan” diyor Can Kılcıoğlu. “İsyan ettiği şey yaşam tarzıyla ilgili aslında. ‘Benim hayatım bir fanus içinde geçiyor ve buna dayanamıyorum’ diyor. Ama neye dayanamadığını çok iyi ifade edemiyor, birçok şey gibi.” Bunun sonucu da, Kılcıoğlu’na göre Türkiye ailesinin gereklerine varıyor, “Bir işin olacak, bir de eşin olacak. Erkeksen bunları yapmak zorundasın. Bu normlara uygun olarak annesi gazete getiriyor, yemek getiriyor. Yine anne diyor, ‘Bu kızla evleneceksin’. Ataerkil yapıyı sürdürmek de annenin rolü.”
Baba otoritenin görünür yüzü, bilindiği gibi, filmde de. Ama aile kurumu, onu aşıyor. “Birçok orta sınıf aile yapısında baba-oğul sendromunda anne var” diye anlatıyor. “Köprü vazifesi görerek iki tarafı da yatıştırırken aslında gerginliği sürdürüyor. ‘Bir şey yok’ diyor, ama belki çarpışsalar daha iyi. Ben buna sevgi şiddeti diyorum.” Ailenin yıldız çocuğu, Alis’in kardeşi Cenk’in en büyük başarısı ise, babanın sözünden çıkmadan işi sürdürmesi, evlenip çocuk yapması. Aile nasıl erkek yetiştiriyor diye konuşurken, Cenk’in oğlu Efe’yi örnek veriyor. Küçük torun, kakasıyla kahvaltı sofrasının bile gündeminde filmde.
Bunu fark eden bir seyirci şöyle demiş; “Ben her dakika oğlumun yanaklarını sıkıyorum, ‘canım oğlum’ diye seviyorum. Üniversite mezunu bir çocuk. Şimdi bunun ne kadar itici göründüğünü fark ettim, bundan sonra dikkat edeceğim.”

ÇOCUĞU ÇOCUK BIRAKMA ÇABASI

Burada insanın aklına gelen bir paralellik var. Başını sonunu düşünmeden, hayatının her alanına karışılmasına isyan eden kahraman, başka yollarla kafasını karıştırsalar da filmde bir şekilde kendi yolunu çiziyor. Peki “Kahrolsun bağzı şeyler” diyen Gezi’yle alakası? Benzerliği “Güzel bir şey bu” diye yorumlayıp filme dönüyor yönetmen:” Aile hepimize şekil vermeye çalışıyor. Ama öyle olmamak da mümkün. Alis’in isyanını bu yüzden seviyorum, ‘ben senin dayattığın gibi biri olmayacağım’ diyor. Geç bir isyan bu, uyuşmuş bir isyan, yavaş bir isyan. Kendi çapında büyük bir şey olduğunu düşünüyorum yine de.”
“Orta sınıf ailesi çocuğu o kadar çocuk bırakmak üstüne kurulu bir sistem ki, o çocuğun kendi hayatını idame ettirmek, özgürlüğünü ilan etmek için yapabileceği ne varsa engelliyor. 40 yaşında bir insanın hâlâ anne babasıyla yaşaması travmatik bir şey mesela. Ama 20 yaşında, 30 yaşında evlenmiş olabilir yine de aynı ilişki devam ediyordur. O çocuk hâlâ ailesinin fanusta yaşayan küçük çocuğudur.” Kılcıoğlu’nun ifadesiyle “Birey olmadan anne baba olma”ya, 30-40 yaşına gelmiş, eve çıkmış ama çamaşırlarını hâlâ annesinin yıkadığı birçok insan olmasını örnek veriyor. “Onun evlenmiş olanı, yine birey olamamıştır ama çocuk yapabilir pekâlâ.”


GEÇ GELEN İSYANLAR

Alis ile Demet arasındaki ilişki de enteresan. İki farklı karakter, erkek daha edilgin, kadın daha baskın. Yönetmene göre “Demet sürekli bağıran çağıran, bir anda parlayan, çok anlayamadığımız bir öfkesi olan bir kız. Alis ise kendini ifade etme sorunları olan bir ergen.” İki farklı aile modelini anlatmaya çalışmış. “Biri, Alis gibi, ailesinden çıkamamış, özgürleşememiş, hapsolmuş. Diğeri, küçük yaşından beri aileye bakma sorumluluğu olan çocuklarda bazen olan isyankarlık. Ergenliğini yaşamadığı için daha ileride yaşayabiliyor. İkisi de yaşlanmış ama daha büyüyememiş insanlar. Geç gelen isyanları bundan.”
Ergenliğin gecikmesi de yine orta sınıf aileyle ilgili Kılcıoğlu’nun gözünde. “Uyuşarak uyum sağlamak zorunda kalınan yapı, bunu geciktirebiliyor. Bazen hiç olmuyor, herkes uyum sağlıyor gidiyor.”
Bu şimdi bir tartışmanın konusu ama aynı zamanda ne kadar komik olduğuna dikkat çekiyor yönetmen. “Belki hepimizin başına gelir. Arabada yaşamaya başlasak, annemiz önce vazgeçirmeye çalışır, baktı olmuyor, kek getirir, börek getirir.”
İsimleri değiştirmek de Karnaval’da dikkat çeken bir orta sınıf geleneği. Karnaval bir süpürge değil, halı yıkama makinesi. Alis’in işi pazarlamacılık değil, satış temsilcisi, müşteri temsilcisi gibi bir şey. Zaten adı Ali Sinan değil, Alis. “Alis yaptığı işi çok önemsiyor bir de, millet kotla, tişörtle giderken, takım elbiseyle gitmiş görüşmeye. Kitapçıkları okuyor, çalışıyor.” Demet’in filmde dediğine hak veriyor; “öyle deyince daha mı fiyakalı oluyor?”


‘SEYİRCİYİ GÖZ ARDI ETMEMEK GEREK’

Bütün bunları bir kara komedi içinde anlatmayı seçmesinin sebeplerini konuşuyoruz Can Kılcıoğlu ile. Kısa filmlerinden çıkardığı bir sonuçmuş, komedi kısımlarının en çok eğlendiği yerler olması. Kara komedi olması, şöyle düşünmesine bağlı; “Bir film yapacağım, insanlar eğlenecek, keyif alacak, sıcak bir film olacak. Ama bir yandan da ana meselesini unutmayacak.” Yoksa bu filmin kaba komedi olarak da yapılabileceğini düşünüyor, “Adam yere düşer güleriz, başka bir müzik koyar güleriz, rengini değiştirir güleriz. Bundan kaçınmaya çalıştık. Alis’i küçük düşürmemeye çalıştım hep. Onun inandığı dünyaya biz de inandık.”
Son zamanlarda komedi türünün böyle örnekleri artıyor gibi görünüyor. Kılcıoğlu memnun. “Ben zaten bu kadar komik bir ülkede, her an her noktanın hikaye ve karakter dolu olduğu bir ülkede nasıl oluyor da karakter filmi çıkmıyor, bu tip komedi çıkmıyor diye sorguluyordum. Ben mi çok gülüyorum, bana komik bir ülke gibi geliyor  burası. Hele orta sınıf aile, annelerin katıldığı bir gün, erkek çocuğun başına gelenler... Tabii ki çok trajik tarafı da var, ben komiği öne çıkarıyorum. Zaten kara komedi bu iki uçlu yapısından.”
“Baban evden kovsa ne yapacağını bilemezsin, korkarsın. Ama ertesi gün annen yemek getirir, gülümsersin. En yakın arkadaşın kapıyı çalar.”
Tür sinemasına daha çok kucak açılması gerektiğine getiriyor sözü. “Bizde şöyle bir ayrım var, ya vizyon filmidir, ya festival. Vizyon filmi de uçlardadır, ya ağlatacak her dakikasında, komediyse de hiç düşünmeden sürekli güldürecek. Ama iyi bir komedi filmi de derinlikli bir film olabilir. Karanlık bir film de gişe yapabilir. Ümitliyim ama sektörün kendini tekrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bunları da ağır tempolu festival filmlerinin hayranı olarak söylüyorum.”
Çünkü seyirciyi göz ardı etmemek gerektiğine dikkat çekiyor Kılcıoğlu. Kısa filmlerinde sadece içinden geleni yaparken, “deneysel” bulunuyormuş. Anlatmak istediğini anlatamadığını da fark etmiş. “Yaptım ve böyle yapacağım değil. İzleyen insanı da hayatımın temeline oturtuyorum değil ama meselem var ve anlatmak istiyorum. Bu kadar basit aslında.” (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net