Göltaş: Enerjide bağımlılık kader değil

Göltaş: Enerjide bağımlılık kader değil

Türkiye’de cari açık, dış ticaret açığı dendiğinde gündeme gelen konulardan birisi de enerjide dışa bağımlılıktır. Gerek Enerji Bakanı Taner Yıldız gerek de ekonomiden sorumlu bakanlar, bu bağımlılık karşısında, sık sık enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesinden, bu çerçevede HES ve nükleer santrallerden bahsed

Sultan Özer


Enerjide dışa bağımlılık çok konuşuluyor. Hükümet de bu dışa bağımlılığı azaltma iddiasıyla HES ve nükleer santral projeleri geliştiriyor. Önce dışa bağımlılıktan başlayalım. Neden?
Enerji sektörünün dışa bağımlı yapısı yeni değil. Bu alanda mevcut  uygulamaların uzun yıllara yayılan  olumsuz sonuçları ile her dönem karşı karşıyayız. Bütün çıkardığımız yayınlarda ve konuşmalarımızda enerji ithalatının, ülkenin toplam ithalatı ve dış ticaret açığında birinci sırada yer aldığını, ülke ekonomisinin temel sorunlarından birinin de özellikle elektrik enerjisi üretiminde giderek büyüyen ithal kaynak bağımlılığı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu bağımlılık hangi düzeyde?
Elektrik enerjisi üretiminde ithal kaynak bağımlılığı; 1995 yılında yüzde 25.9, 2000 yılında yüzde 45, 2005 yılında yüzde 55.1, 2008 yılında yüzde 59.9, 2011 yılında ise yüzde 55.7 olarak gerçekleşmiştir. 2012 yılında ithal kaynak içinde belirleyici bir orana sahip olan yakıt ise yüzde 43.5 ile doğalgazdır. Özellikle son birkaç yıl içinde ithal kömürün payı da yükselmiş ve yüzde 12.2 seviyesine gelmiştir. Ülkemizde enerjide dışa bağımlılık 2013 yılının ilk 7 ayında 31 milyar 863 milyon dolara ulaştığı görülüyor. Resmi verilere göre Türkiye 2013 yılının ilk 7 ayında  60 milyar 463 milyon dolar düzeyinde  dış ticaret açığı verdi. Bu oran 2012 yılının ilk 7 ayında 34 milyar 95 milyon dolar düzeyindeydi. Bu yılın sonunda bir önceki yıllarda olduğu gibi enerjide dışa bağımlılık oranımızın yüzde 70’lerin altına düşmeyeceği görülüyor.

Bu bağımlılığın sebebi nedir?
Enerjide bu denli dış kaynaklara bağımlı olmamızın temel nedeni ise, başta güneş, rüzgar, jeotermal, biokütle ve biyogaz olmak üzere yenilenebilir kaynaklarımıza, ayrıca yerli kaynak olarak ifade edilen hidrolik ve kömür potansiyeline bütünlüklü bir yaklaşımla yatırım ve üretim planlaması yapılmayıp, enerji alanının liberalleştirildiği koşullarda, sektörün kamu hizmeti anlayışından uzaklaştırılıp ulusal ve uluslararası piyasa koşullarının denetimine açılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Özetle; kaynak çeşitliliği içerisinde kendi potansiyelimizin göz ardı edildiği ve başta doğalgaz ve ithal kömür olmak üzere petrol ve petrol türevlerinin üretimde payının arttığı bir piyasa anlayışı ile yönetiliyor olmak enerji alanının en temel yanlışı olmuştur.

İşte hükümet bu bağımlılığa karşı Hidroelektrik Santraller (HES) ve Nükleer Santralleri çözüm olarak sunuyor. Sizce?
Bu konuda toplumun çok ciddi olarak yanıltıldığı tarihsel bir süreci yaşıyoruz.  “Enerjide çözüm” adı altında bir yandan başta Doğu Karadeniz olmak üzere Anadolu’nun her yerine yayılan irili ufaklı, kuralsız ve denetimsiz bir şekilde gündeme getirilen HES projeleri ile yağma ve talan süreçleri işletilirken, bir yandan da başka bir dışa bağımlı üretim modeli olan nükleer santral yapma girişimleri ile toplum huzursuz ediliyor. EMO’nun ve TMMOB’nin geçtiğimiz yıl yayınlanan HES Raporlarında, yapılanların ne ölçüde kuralsız ve yanlış olduğunu, havza planlaması ve ÇED süreçleri yok sayılarak doğal ve kültürel ortamın ne denli bozulduğunu ve özellikle şirketler eliyle su kullanım haklarının tekelleşmeye dönüştürüldüğünü, yörelerdeki toplumsal tepkiler ve halk muhalefetinin her türlü hukuksal girişimlerle birlikte nasıl yok sayıldığını kamuoyu ile paylaştık. Aynı aymazlığın Nükleer Santral kurma girişimlerinde de sürdürüldüğünü toplumsal muhalefeti oluşturan diğer duyarlı kesimlerle birlikte ifade ettik. EMO olarak bilimsel gerçekler ışığında sözümüzü söylemeyi, bu yalanlarla örülü sürece karşı mücadelemizi sürdürüyoruz. Nükleer santrallerin ülkemiz için doğru bir seçenek ve çözüm olmadığını, dünyadaki tüm uygulama örnekleri ile ve son dönemde yaşanan kazalar karşısında oluşan duyarlılıklara rağmen, siyasal iktidarın ısrarı ve ben yaptım oldu mantığı ile ülkemiz bu alanda da nükleer santral endüstrisinin pazarı haline getirmek istediğini biliyoruz.
Ancak biliyoruz ki bütün bunlar tesadüfi değil ve ayrıca, AKP iktidarının ve Enerji Bakanlığının tek başına iradi tercihleriyle sınırlı değil. Uluslararası sermayenin dayatmalarına teslim olmuş bir anlayışla  yurttaşlarına sırtını dönmüş işbirlikçi bir iktidar ile karşı karşıyayız. Zaten bunun sonuçları olarak başta da belirttiğim gibi, özellikle AKP İktidarının 10 yılı aşan süreçteki uygulamaları ile enerjide bir yandan ülkeye yüklediği ağır bir ekonomik fatura olarak  ithal kaynak bağımlılığının artışına şahit olurken, bunun doğal sonucu olarak da elektrik ve petrol ürünleri  fiyatları ile  dünya ölçeğinde vatandaşını mağdur eden bir “siyaset” anlayışının bedellerini ödüyoruz. Sonuçta; tüm bunlar enerji sektörünün serbestleştirilmesi adı altında piyasa egemenliğine terk edilmesi, kamu hizmeti anlayışı yerine, enerji kullanımının müşteri, pazar ve kâr temelinde ele alınmasının sonuçları.


ÖZELLEŞTİRME SORUNLARI DAHA DA BÜYÜTTÜ

Siz nasıl bir enerji politikası öneriyorsunuz?
Enerji alanını doğrudan ilgilendiren benzer yasa ve yönetmeliklerin çıkarılmasında temel mantığın serbestleştirme-özelleştirme olduğu çok açık. Maden Kanununda da,  petrol kanununda da, elektrik piyasası kanununda da bu durumu  görmek mümkün. Temel olarak yabancı sermayenin Türkiye’deki iş ve istihdam alanlarını kendi kârlılık temelinde geliştirmeyi hedefleyen bu yasal düzenlemeler ile bir yandan, ülkemizdeki sektörde çalışanların iş güvenceleri giderek zayıflayıp, ülke yabancı teknik elemanların denetiminde yeni bir sömürü mekanizmasının içine sokulurken, diğer yandan, kamu hakları ekseninde onlarca yıllık altyapı ve birikimler, dağıtım ve üretim özelleştirmelerinde olduğu gibi tasfiye edilerek emperyalizmin yeni egemenlik ilişkisinin temel ekonomik ayakları daha bir sağlam hale getirilecek.

Özellikle özelleştirmelere ve yabancı sermayenin etkinlik alanlarını artırmasına odaklanıyorsunuz...
Evet; bir kez daha vurgulamak gerekirse, elektrik özelleştirmeleri; rekabet ve ucuzluk yerine, elektrik tarifeleri, hizmet bedelleri ve uygulamaya esas düzenlemeleri ile pahalılık getirmiş, tüketiciden şirketlere mali kaynak aktarmanın yasal yolunu oluşturmuştur.

Alternatif?
Enerji kullanımının doğal bir ihtiyaç ve toplumun ortak gereksinimi olduğu gerçeğini temel alan bir anlayışla; elektrik enerjisinde üretimden tüketime kadar geçen süreçte merkezi bir planlama anlayışını benimseyen, kamusal yararı ön planda tutan, yerli ve yenilenebilir ülke kaynaklarından azami ölçüde yararlanmayı hedef alan ve ulusal çıkarları gözeten, kültür ve tabiat varlıklarını koruyan, doğal yaşamı tahrip etmeyen, toplumla barışık, bir enerji politikası vazgeçilmez olmuştur.


YÜZDE 20 ENERJİNİN YÜZDE 60’INI TÜKETİYOR

Mevcut coğrafyada doğal kaynakların ele geçirilmesi bu iç savaşların önemli bir parametresi de olmuyor mu aynı zamanda?
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da giderek yayılan iç savaşları değerlendirmede başlıca  unsurlardan birinin de, mevcut coğrafyada milliyetçilik ve dinsel gericiliğin yarattığı kaos ortamında  doğal kaynakların kontrolü ve sömürüsü için daha kolay bir zeminin yaratılmış olmasıdır.
Günümüzde dünyada birincil enerji tüketimi için yüzde 33 petrol, yüzde 24 doğalgaz ve yüzde 30 kömür kullanılıyor. Bu duruma göre enerji tüketiminin yüzde 87’sinin halen fosil yakıtlar dediğimiz kaynaklardan sağlandığı görülüyor. Bu kaynakların dağılımının da özellikle petrol ve doğalgazın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yoğunlaştığı da bir gerçek.
Düzenlediğimiz Enerji Kongrelerinde, enerjide küresel görünüm başlığı altında yaptığımız her sunumda çarpıcı olarak öne çıkan şey, dünyada üretilebilir petrol rezervinin yüzde 48’inin Ortadoğu’da , yüzde 8’inin de Afrika’da, yine üretilebilir gaz rezervlerinin yüzde 39’unun Ortadoğu’da, yüzde 7’sinin de Afrika’da olduğu görülüyor. Yani Bölge enerji kaynakları açısından son derece stratejik bir konuma sahip.

Bunca savaşın ve işgalin bu bölgelerde gerçekleşmesi de rastlantı değil heralde?
Bölgenin ABD ve AB açısından hayati öneminin bir başka göstergesi de ABD’nin tükettiği enerjide  petrol ve doğalgazın payının yüzde 65, Avrupa Birliği ülkelerinin ise yüzde 62’ler seviyesinde olması ve bunu da büyük oranda bölgeden karşılamaları. Halen dünyada tüketilen ham petrolün yüzde 25’ini Amerika tüketirken, petrolde dışa bağımlılığı yüzde 60’larda.
Dünyada dengesiz ve aşırı tüketimin sonucu olarak enerji, su  kaynakları ve doğanın tahribatı ile birlikte tarımsal alanlar da giderek azalmakta, geniş yoksul kesimlerin beslenme ve barınma olanakları daralmakta, gezegen hızla kirlenmektedir. Bu koşullarda enerji yoksulluğu insanlığın temel meselesi haline gelmiş durumda. Bunun temel sorumlusu da dünyadaki emperyalist kapitalist güçlerin kendi sermaye alanlarını genişletmek adına çarpık bir “gelişme” yasasını tüm dünyaya dayatmalarıdır.
Deyim yerindeyse; böbrekleri çalışmayan bir hastanın diyaliz makinasına olan bağımlılığı gibi, kapitalizm de sürekli ve sınırsız bir sermaye birikimi için sınırsız bir ihtiyaç felsefesi yaratmış, üretim dur duraksız artarken aynı oranda tüketilsin istemiştir.
Tam da bu nedenle bugün dünya nüfusunun yüzde 20’si toplam enerjinin yüzde 60’ını, gelişmekte olan 5 milyarlık nüfus ise enerjinin yüzde 40’ını tüketmekte. Halen yaklaşık 2 milyar insanın ticari enerjiye ulaşım imkanı yok.
Noam Chomsky’nin deyimiyle; “Irak’ın önde gelen dış satım ürünleri marul ve salatalık olsa idi ve büyük petrol sahaları da Güney Pasifik de yer alsaydı, ABD’nin yine de bu ülkeyi özgürleştireceğine inanabilmek için bizi yönetenlere sıra dışı bir teslimiyet içinde olmamız gerekirdi.” (Ankara/EVRENSEL)

www.evrensel.net