Yaşasın halkların aşkı!

Yaşasın halkların aşkı!

Hakan Vreskala, gümbür gümbür davul çalıyor ama hiç de fark ettirmeden usulca giriverdi hayatımıza, tanrı misafiri gibi… Bir albümü falan da yok üstelik.Gelin görün ki sosyal paylaşım ağlarında dönüp duran ve içimize doladığı ‘Kurdî Nizanım’ adlı şarkısıyla insanın bu tanr

Jülide Kaya

Gelin görün ki sosyal paylaşım ağlarında dönüp duran ve içimize doladığı ‘Kurdî Nizanım’ adlı şarkısıyla insanın bu tanrı misafirini bir ömür boyu ağırlayası geliyor.
Kimseyi dinlemeden gönlünü eyleme geçiren bu adam, “Türk Kürt kardeş falan değil, ayan beyan sevgilidir.” dediği şarkısıyla; bu cümle bugüne kadar niye kurulmadı ki diye düşündürtmüyor da değil hani. Halkların kardeşliğine dair onca yıl az dil dökmedik. Vreskala’nın “açılımı” ise daha bir sarıyor sanki ve daha ikna edici.
Vreskala’nın Klubb East’n’bul adlı bir grubu var. İstanbul’un arka sokaklarını, düğünlerini, Balkandan punka, arabeskten rocka İstanbul’un seslerini arkadaşlarıyla birlikte enstrümanlarına taşımışlar.

Hakan Vreskala; bir gün İsveç’in bir köyünde bir düğünde davul çalarken ertesi gün kraliyet sarayında, bir gün Şiwan Perver’le dünya turnesindeyken ertesinde dünyanın en büyük Roman köyünde…

Tüm müzikal birikimlerini taşıyarak tanıştığı İsveç Ulusal Turne Tiyatrosu’nda oyun müzikleri yapmış. Hatırlarsınız, Fatih Akın’ın 2004 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’ne değer görülen filmi “Duvara Karşı”, İsveç’te düzenlenen “Home not Home” projesi kapsamında da operaya uyarlanmıştı. İşte bu eşsiz eserin müzikleri de yine Hakan Vreskala’ya ait.
“Yaşasın halkların aşkı” diyen Hakan Vreskala Kürt de değil, bizzat Türk, İzmirli. 10 yıldır İsveç’te yaşıyor. Çok kimlikli, ya da kimliksiz, bana göre halkların adamı. Geçenlerde Türkiye’de ilk konserini önce Ankara sonra İstanbul’da verdi. Türkiye’de ‘Kurdi Nızanım’, İsveç’te ‘Blocket’ ile davullu zurnalı, darbukalı trompetli bir tarz yaratan Hakan Vreskala’nın sokak ve düğün çalgıcısı olarak başladığı müzik kariyeri umut vaat ediyor.

Türkiye’deki sahnelerinizden birini izledim. Kibirsizce hayatı sahneye taşıyormuşsun gibi geldi bana. Yanılıyor muyum?

Amaç o aslında… Senin de analizin bu yöndeyse olmuş bu iş. Başka türlü sahnede performans derdi aşılamaz aslında. Kendine iyilik yapmak istersen biraz sahneyle gerçek dünyanın arasındaki uçurumu azaltmak gerek.

Sahnede müzikli masallar anlatıyorsun sanki… Masallardan ne kadar besleniyorsun, müziğinin neresindeler?

Masal mı bilmiyorum… Hepsi benim ve toplumun başından geçenler aslında. Masal anlattığım bir parça var. Tayyip Erdoğan’ın başa gelişini konu alıyor. Ne kadar masalımsı olsa da çılgınca gerçek bir öykü oluşunu vurgulamaya çalıştım. Hapisteyken kankasını Başbakan yapıp, çıkınca Başbakanlığı devralıp, 3 dönemde tüm dinamikleri yıkıp yerine yeni bir statükoyu koymak az iş değil. Ben bile bazen n’oluyoruz hayal mi gerçek mi diye düşünür buluyorum kendimi. Diğer masallar ise ne biliyim insan hikayeleri işte. Bir ayrılık, bir yoksulluk bir ölüm, diyeyim yani o biçim…

Müzikal geçmişine, yaşamına baktığımızda artık kendi masalını da anlatmaya başlayacakmışsın gibi, ne dersin?

Evet, çok birikti. Melodiler de birikti, duygular da birikti. Nefrette, aktif politikadan uzak düşmenin yarattığı duygusal boşluk da birikti. Bir şey yapmalı. Gerektiğinde darbuka çalmalı gerektiğinde davul… Gerektiğinde haykırmalı, gerektiğinde acıyla inlemeli.. Bir ucundan tuttuk biz de…

‘SAÇIN UZUN DAVUL ÇALAMAZSIN’

Sokak ve düğün çalgıcısısın. Sokaktan çok beslenmiş olsan gerek. Bu bence bir müzisyen için bulunmaz bir fırsat. Sokakları ve düğünleri nasıl yansıtıyorsun müziğine öyle bir derdin varsa tabii?

Sokak olayı muhteşem. Yani inanın aklındaki tüm sokak müziği romantizmini doğrulayacak öğeler mevcut. Bir kere güzel çaldığın anda para yağıyor, kötü çalarsan para yok. Performansın tüm inceliklerini öğreniyorsun. Soundcheck yok, sahne yok, ışık yok… Sırf müzik ve hatta yetenek var. Ortada insanlar var. Onların 3-4 saniye içinde ilgisini çekmeye çalışıyor ve bir etki yaratıp onları bir şekilde (ki bozuk para atarak ) takdir etmeye ikna ediyorsun. Bazen ne yapsan olmuyor. Bazen de oradan aldığın bütün ayını kurtarıyor. Benim için ne yalan söyleyeyim, sokaktan aldığım enerji en önemlisiydi. Müzisyenin yeri sahnedir ya da müzisyen müzik yaptığı sürece müzisyendir. Ben de tabii ki boşta kalmayı sevmiyorum, rahatsızlık duyuyorum o zaman alıp darbukamı çıkıyorum. Hâlâ da öyle… Hava güzel oldu mu içim kurtlanıyor. Güneşin altında darbuka çalmayı, bira içmeye yeğlerim.

Düğünler ayrı hikaye. İsveç’e ilk geldiğimde burslu kazandığım konservatuvarda bir bokluk çıkarıp bursumu yaktılar. Ben de sokak çalgıcılığı yanında başka işler arıyordum. Postane, kasiyerlik derken düğün işlerine bulaştım. Çok daha az para alıyordum ama en azından müzisyendim. Aslında önce düğünlerde fotoğrafçılık yaptım. Ama çektiğim fotoğraflarda gelin damadın kafaları falan görünmeyince “Hadi sen gene darbuka çal” oldu. Baktım, düğünün kralı davul zurna… Ben de bunu öğreneceğim dedim. “Saçın uzun seni ortaya çıkaramayız” muhabbetleri falan derken 10 senedir kaptırdım gidiyorum. Davul çalmak kadar zevkli bir duygu olamaz. Fonksiyonel müzisyenlik bir yerde. Garsonluk temizlikçilik gibi. Bir de kendimi şanslı hissediyorum, elimde yüzde 200 kapasiteyle kullanmam gereken bir alet var. Var gücümle çalmam gerekiyor, yoksa şikayetlerin ardı arkası kesilmez. Ama hakkını verince de aldığın övgünün sonu gelmez. O zaman fark etmiyor saçın mı uzun pantolonun mu bol…

NEŞET ERTAŞ DÖVMESİ YAPTIRACAĞIM

Yaşasın halkların aşkı! “Türk Kürt kardeş falan değil, ayan beyan sevgilidir.” Kardeşlik yetersiz mi göründü gözüne ki “aşığız biz” dedin?

Zaten her zaman aşıktık. Böyle bir aşk nefret ikilemi başka bir şekilde açıklanamaz. Özelden genele imalattan halka bir hikaye… Medyatik detaylara girmeden farklı bir açı getirmeye çalıştım. Bir de basmakalıp her şeyden olan bıkkınlık, biraz içtenlik falan.

‘Kurdî Nizanım’ şarkısında, “sözlerini Şivan Perwer  yazmış, Sezen Aksu bestelemiş bu aşkı… Şiwan Perver, Sezen Aksu hayranı.” diyorsun. Sen de hayran mısın Sezen Aksu’ya?

Sezen’i sevmeyen ölsün… Sezen sevgisi bence Türkiye’de doğan herkese bilgisayarın içindeki windows gibi kurulu geliyor. Söylemeye bile gerek duymuyorum. Bazen düşünüyorum; ulan Allahsız ayni dili kullanıyoruz, nota desen 7 tane, nasıl oluyor da böyle kelimeleri bir araya getirip bir de üstüne melodi yazıyorsun. Şiwan Perver’e de büyük hayranlık duyuyorum, O Halepçe’yi söylerken yanında sahnede durup binlerce insanın ruh halini görmek her defasında tekrar tekrar müzisyen olduğuma şükretmemi sağlamıştır. Neşet Ertaş’ın da dövmesini yaptıracağım ilk bulduğum parayla… Bir de hayatımda bir tek Cem Karaca konseri seyrettim ve kendimi çok şanslı hissediyorum…

Türkiye’de bir stand up yapmak istiyormuşsun. Daha net politik duruşu olan parçalar yapacakmışsın... Ağzına geleni söylemek istiyormuşsun...

Daha net duruş derken, ilk çıkanlarda şiirsel bir karşı duruş vardı. Politika yapmak gibi bir derdim yok. Hayat politik ve hayat komik bir şey… Onu sahneye müzik dışında metotlarla aktarmak istiyorum. Zaten İsveç’te yapıyorum, Türkiye’de de yapacağım. Yoksa kafayı yerim zaten…

DARBUKA iLK GÖZ AĞRIM

Hep vurguluyorsun, Sahnede de vurguladın. “Aslında ben darbukacıyım” Darbukadan mikrofona geçmek de enteresan… Nasıl oldu bu geçiş hakikaten? Darbukanın nasıl bir yeri var sende ve müziğinde?

Darbuka sadece müziği değil, disiplini, tekniği, duyguları daha rahat ifade etmenin yegane yol olduğunu, sanatı geçim haline çevirmenin zorluklarını, sanat emekçisi olmayı, enstrümanına saygıyı, insan ilişkilerini, grup hiyerarşisi, yaratım-gelişim süreci sancılarını öğrenmemi sağladı. Darbuka çalışırken saatlerce aynı egzersizi yapmak kadar beni geliştiren bir şey olduğunu sanmıyorum ve o günleri mumla arıyorum. Şu an biraz daha fazla fatura göndermek bilet almak gereken konserleri ayarlamak gibi şeyler zamanımı alıyor. Ama darbuka ilk göz ağrım ve yoldaşım, müziğimde de bir ritimcinin imzası olduğu mutlaka görünüyordur.

KAOTİK BİR GRUP: KLUBB EAST’N’BUL

İsveç’te bir grubunuz var. Senin deyiminle “süper gurbetçi” bir grup.  ‘Klubb East’n’bul’… Bu gruptan biraz bahseder misin bize? Gurbet müzik icranıza nasıl yansıyor?

Onu size anlatmamın imkanı yok. Grupta neler yok ki ; Türk müziğini çok cool bulan İsveçliler mi dersiniz, İsveç’te doğup yalan yanlış Türkiye romantiği ikinci kuşak Türkler mi dersiniz, daha yeni Türkiye’den gelmiş “Biz ne yapıyoruz bu ne köylü müzik” diye hor gören mi dersiniz, gruba girip düğün piyasasına girmek isteyen mi? Ya da benim gibi Cem Karaca fanatiği bir adamın Türkiye’de böyle bir şeyi hayatta yapamayacağını bile bile göğsünü gere gere İsveç’te olmasından faydalanıp punk kokan Balkan alt yapılı oryantal vokalli deneysel sıçmaları mı dersiniz… Kaos yani...

ARADALIĞI KABUL ETTİM

Kendi deyiminle standart İzmirlisin; “Deniz kenarı insanı, zeytinyağlı…”, Ama sevgilinle Diyarbakırlı, Romanya’ya gidince Romanyalı has bir çingene…  İsveç’te İsveçli… Şiwan’la Kürt… Yaptığın müzikle kraliyet ailesinde ‘Kral’… Bu kadar çok kimlikli olmak kafanı karıştırmıyor mu? Neresi sıla neresi gurbet sana mesela?

Bence herkesin çok kimliği var. İzmirliliğimin genel ruh halimi etkilediğini düşünüyorum. Empatiyle ve müzisyenlikle ilgili tanıştığım her şeyden karakterimin müsait olanından etkilenmeye bakıyorum. Hayat o zaman daha keyifli. Aslında her şeyin temeli aynı, şekilleri farklı..Eserlerde tüketilen şekil, benim sorguladığım ise temel… Neşet Ertaş ile Salif Keita aynı şeyden bahsediyor olabilirler.

Ben gurbeti sılayı geçtim, yaşama alanlarımı karşılaştırmaktan vazgeçtim. Aradalığı kabullendim, onun katmanlarıyla uğraşıyorum. Her ay bulunduğum coğrafya ve geldiğim coğrafya ile ilgili ruh halim değişime uğruyor. Bu dinamiği pozitife yormak gerek. (Ankara/EVRENSEL)

www.evrensel.net