İş birlikçi sendikacılığın dayanılmaz ağırlığı!

İş birlikçi sendikacılığın dayanılmaz ağırlığı!

Uzun süredir olağanüstü genel kurul tartışmaları yaşanan Türk-İş’te tam “Uzlaşma sağlandı galiba, sular durulmuş görünüyor” derken, Genel Başkan Mustafa Kumlu istifa etti. Kumlu’nun istifasıyla boşalan genel başkanlık makamına Ergün Atalay getirildi. “Getirildi” diyoruz, çünkü yaşanan,

A Kadir Yalçınkaya

Herkesin AKP operasyonuyla Türk-İş Başkanı olduğunu bildiği Kumlu, görevi süresince hükümetle ve sermayeyle uyumlu, işbirlikçi bir çizgide yürüdü. Peki öyleyse Kumlu neden istifa etti?

KUMLU’NUN ÖNEMLİ DOSTLARI

İş Yasası’nda 30 ve altında işçi çalıştıran işyerlerinde çalışanların sendikalı çalışma haklarını elinden alan düzenlemeye imza attığı için gelen baskı üzerine istifa etmek zorunda kaldığı iddiaları var. Kumlu’nun TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ile arkadaşlığını bilmeyen yok. Bu büyük ihanette Kumlu-Hisarcıklıoğlu dostluğunun etkisine dikkat çekiliyor.
İddialardan biri de Kumlu’nun AKP’deki Gül-Erdoğan çekişmesinin kurbanı olduğu yönünde. Malum Kumlu’nun, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile de “iyi” bir ilişkisi var.
Bu ve benzeri iddialar sermaye medyasında çokça yer buldu. Oysa bu yaşananlar, Türk-İş yönetiminin iktidarla olan ilişkisinin ayyuka varması dışında, yeni değil. Türk-İş kurulduğu günden bu yana sermaye ve onun hükümetlerinin destekçisi, işçi sınıfının mücadelesinin önünde ise bariyer olmuştur. Her yeni seçilen genel başkan, bir öncekine rahmet okutacak işler yapmıştır. Ergün Atalay’ın da Kumlu’ya rahmet okutması şaşırtıcı olmayacak bu yüzden.
Sermayenin hükümetleri nasıl ki bir yıpranma süreci sonunda yerini aynı anlayıştaki başka bir partiye ya da hükümete bırakıyorsa Türk-İş içindeki değişimler de bugüne kadar böyle oldu. Türk-İş yönetimindeki, yıpranan, işçiler gözünde teşhir olan, artık inandırıcılığı kalmayan bürokratlar “demokratik” olmayan yöntemlerle (konfederasyonun her aşamasındaki seçim süreçleri de demokratik olmadığı için genel kurulda seçilmiş görünüyor olması durumu değiştirmeye yetmez) gittiler, yerlerine başka bürokratlar geldi.
Türk-İş’in son genel kuruluna gelen birçok delege ve sendikacının bindiği son model araçların yarattığı tablo her şeyi anlatmaya yetiyordu. Genel kurul salonunun bahçesi ithal oto galerisi gibiydi.

İŞÇİNİN SÖZ HAKKI YOK

Türk-İş kongrelerinde işçiler konuşamaz. Ama sermaye ve hükümetin temsilcileri o kürsüleri pervasızca kullanır. Hatta işçilere hakarete varan konuşmalara tanıklık ettiğimiz olmuştur. Başbakan’dan, Çalışma Bakanı’na, patron örgütlerinin başkanlarına kadar işçi sınıfına saldırıp alkış alarak çıkan çok olmuştur. Kimi cılız sesler ve itirazlar, ne yazık ki egemenin olanın bu anlayış olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyor.
Geldiğimiz yerde artık hükümetlerin, sermayenin açıktan müdahale ettiği ama kimsenin bundan gocunmadığı bir noktadayız. Son gelişmeler bu açıdan ibret verici. Sermaye için canhıraş çalışan, kendisini sermayeye siper eden sendikal bürokrasinin bir gün, onların hükümetleri tarafından kağıt gibi buruşturulup çöpe atılması şaşırtıcı değil.
Türk-İş’in tarihinde tabanın inisiyatifi ve gücüyle oluşan bir yönetim olmadı. 1999 yılındaki kitlesel sosyal güvenlik eylemleri sırasında yaşanan iç çelişkiler nedeniyle işçiler nezdinde öne çıkan dönemin Türk-İş Genel Sekreteri Şemsi Denizer’in ölümü üzerindeki sis perdesi halen ortadan kalkmadı mesela.
Türk-İş, devlet, sermaye ve partileri ile o kadar iç içe geçmiştir ki, sistemin devamı uğruna kişilerin hiç önemi yoktur. Gerektiğinde olağan, olağanüstü genel kurul yapılır, ya da Kumlu’nun yaptığı gibi istifa ettirilir, hatta Denizer gibi ortadan kaldırılır... Yeter ki Türk-İş yoluna devam etsin!

GREVLERE SAHİP ÇIKILMADI

Sonuçta Kumlu da, Atalay da sendika bürokratıdır. Kumlu, görevde olduğu sürece sermaye ve hükümetlerinin isteklerini yerine getirmek için çalışmıştır. Son kamu TİS süreci bu konuda tartışma bırakmayacak kadar açıktır. Özelleştirmeler ve taşeronlaştırmalar konusunda ortaya koyduğu tutum hafızalardadır. THY ve ÇAYKUR grevleri için kılını bile kıpırdatmayarak safını bir kez daha ortaya koymuştur. Gezi sürecinde sermaye ile kol kola hükümetin yanında yer alarak özgürlük ve demokrasi talep eden milyonların karşısında durmuştur.
Kumlu’nun istifası üzerinden çeşitli söylentiler ve kulislerde konuşulanların doğru olup olmamasının ötesinde bir durumdur Türk-İş’te söz konusu olan. Bürokrasi, Türk-İş’in tüm hücrelerine sirayet etmiştir. Egemenlerin her düzeyde müdahale edebildiği bir konfederasyona dönüşmüştür. İşçi ve emekçilere saldırıların azgınlaşarak sürdüğü bir dönemde işbirlikçi tutumda ısrar eden bir yapıdan mücadele beklemek, çölde vaha aramak gibidir.  Buradan çıkış yolu var mıdır? Türk-İş’in mevcut anlayışına karşı çıkmak iddiasıyla ortaya çıkan Sendikal Güçbirliği Platformu’nun bunu yapmaya niyeti ve mecali var mıdır? Bu, ayrı bir tartışma konusudur.

www.evrensel.net