Operanın ‘öteki’si türkülerin Abdal’ı

Operanın ‘öteki’si türkülerin Abdal’ı

Opera eğitimli bir sanatçı halk türküsü seslendirdiğinde şan eğitimini gözümüze sokmasa olmaz, bilirsiniz. Türküye değil sesinin oktavına dikkat çekmeye çalışır sanki. Yöresel nağmeleri, batılı eğitiminin ona verdiği “yetkiyle” dümdüz ederken de pek bir mahirdir operacı. Pekala böyle de

Devrim Acaroğlu

Cerâğ-ı Aşk hangi düşünceyle doğdu? Esas olarak albüm, Abdal projesiyle başlayan yolculuğun devamını temsil ediyor. Bununla beraber, sanatsal anlamda albüme dair kaygım, yani albümün oluşum aşamasındaki senin de sorduğun çıkış noktası iki şekilde belirdi. İlk olarak daha çok ilk albümde, dinleyenlerin alıştığı, sevdiği, benimsediği “sound”u sürdürmek istedik. Binden fazla türkü araştırdık ve  “sound”a uygun olabilecek türküleri seçtik hatta çekimlere başladık. Fakat gördüm ki esas kaygı tekniğe ait bir mesele olunca kendimi çok sınırlanmış hissettim. Örneğin Ervah-ı Ezelde albümünde perküsyonlar çok sadeydi, üflemeliler yoktu. Şu an elimizde albümde yer almayan bir albümlük çalışması bitmiş türkü var. Sonunda tematik bir albüm fikri ortaya çıktı. Ve bu kadar büyük bir savaş ortamında, modernitenin nesneleştirdiği insanlık hallerine, coğrafyadaki halklarımızın safane duyguları cevap versin istedim. Sonra teması aşk olan, daha pastoral bir anlatıyla şekillenmiş türküleri araştırdık, bulduk. Kısacası albümün doğuşu “aşk” fikrine dayandı.

İlk başta bahsettiğin sound kaygısı nasıl giderildi? Şu şekilde oldu, yine ana mantık komalı gitar üzerine kuruldu, yani türküleri nihavent (minör) yapmadan, hüseyni makamına sadık kalıp, türkülerin özüne dokunmadan şekillendirdik. Farklı olarak perküsyonda Ömer Arslan ustalığını gösterdi ve albümün tümünde özellikle askı davul daha duyulur hale geldi. Bununla beraber çok değerli Derya Türkkan dünya çapındaki kemençesini konuşturdu, zirâ Ertan Tekin duduğuyla, meyiyle; sevgili dostum Kutsal Evcimen bağlamasıyla, Abdullah Shakar bas gitarıyla, albümümüzü zenginleştirdiler. Tabii ilk albümdeki gibi bu albümde de santura yer verdik. Bununla birlikte bir halay türküsü olan Kar Yağar Bardan Bardan’ın nakaratlarına koro eşlik etti, genel olarak şan öğrencilerimden ve Abdal ekibinin solistlerinden Ezgi Ceylan geri vokalleriyle destek oldu. Tabii yönetmenimiz Murat Yapıştıran’ın büyük emekleriyle albümü bitirdik.

YÖREYE GÖRE REPERTUAR DEĞİŞİKLİĞİ YAPMADIM

Halk türküleri bu ülkede söyleniyor, insanlar özellikle yerel türkücülerini her zaman dinler. Yerel milliyetçiliğin çok yoğun yaşandığı bir ülkede her yöreden türkü söylemek bir risk değil mi? Bir risk mi değil mi diye düşünmedim hiç, haklısın; ama şunu söyleyebilirim, hiçbir zaman hiçbir konserimde yöresine göre repertuar değişikliği yapmadım. Örneğin en muhafazakar ve Türk milliyetçiliğinin yoğun olduğu şehirlerde de konserler verdim asla Kürtçe, Zazaca, Lazca söylememezlik etmedim ya da Rojava ile Dayanışma konserine çıktık, etnik köken olarak Kürt halkının çok çok yoğun olduğu bir konserde Türkçe söylemekten çekinmedik. Aslında halkın ön yargılı olduğu söylemini bazen farkında olmadan yeniden üretiyoruz, benim konsere gittiğim alanlarda gördüğüm şey şu: insanlarımız çok iyi birer dinleyici, alkışları tasarruflu, özellikle halk müziğinde seçiciler; ama farklı kültürlere, dillere karşı da bir o kadar hoşgörülü ve kucaklayıcılar.

Albümün ‘Ervah-ı Ezelde’si hangisi? Albümün fragmanını paylaştık birkaç gün önce, takdir dinleyenlerin tabii; ama gelen mesajlar ve yorumlar gösteriyor ki Aşık Mahzuni Şerif’in “Yalancısın İnanamam” türküsü ses getirecek.

Uzun Hava’yı çok beğendim… “Ağgül Seni Camekanda Görmüşler”... Çok teşekkürler. Babam çok söylerdi onu, özel bir yeri var benim için. Daha çok si, do karar söyleniyor bu türkü; biz bir oktav daha yukarı çektik, Ertan Tekin’in duduğu bu türküde çok belirleyici oldu.

OPERADA BAĞLAMA ÖTEKİ

Ervah-ı Ezelde’yi duyup, herkes gibi hastası olduktan çok zaman sonra opera eğitiminiz olduğunu öğrendim. Bir operacının türkü söyleme fikri beni çok heyecanlandırmıyor açıkçası. Ruhi Su ile büyüdüm ve çok severim. Fakat yöresel nağmeleri yok sayıp, tek bir şiveyle, türkü söylenmesini beğenmiyorum… Ruhi Su, modernleşme sürecindeki büyük bir boşluğu Köy Enstitülerinden gelen bir gelenekle, söyleyiş biçiminde batı tarzını kullanarak doldurmuş büyük bir büyük ozanımız. Aramızda hep benzerlik kuruyorlar, onur verici ama ben geleneksel nağmelere sadık kalmayı daha çok tercih ediyorum.

Opera söylerken bir anda halk türkülerine sarmış değilsiniz sanırım. Öyle olsa yapıştırma dururdu… Küçük yaşlardan itibaren ailemizde Nezahat Bayram’ları, Feyzullah Çınar’ı, Sümeyra Çakır’ı, Mahzuni Şerif’i tabii ki dinlerdik, o zamanlardan kalan plaklar evimin baş köşesindedir.

Bir operacı türkülere el attı gibi değil yani. Tabii ki değil; ama operanın elitizmi ve üzerimizdeki baskıları, özellikle Ankara operasından İstanbul operasına geldiğim süreçte türküye yönelik projelerimi hızlandırmamı sağladı.

Ne tür baskılar? Örneğin, Ankara’da her sene Ruhi Su geceleri düzenlenirdi, benim türkü söylediğimi bilmelerine ve çok istekli olmamı bilmelerine rağmen bu kadrolarda yer alamadım.

Sendikacılıkla ilgili bir şey mi bu baskılar? Sendikacılıkla ilgili değil, İstanbul’da Kültür Sanat Sen’de şube başkanlığını yürütüyorum. Bu bahsettiğim dönem Ankara operasındaydı. Ben operayı da çok seviyorum, mesleğine aşık bir insanım diyebilirim. Ben sadece operanın bir üst kültür olarak sunulmasına tepkiliyim. Pek çok ülkede yerel çalgılar operalara giriyor da biz de neden bir bağlama, cura, tulum, ney, duduk opera eserlerinde olmasın. Yeni üretimlerle, yeni eserlerle bunu sağlamak mümkün. Yeter ki bu yönde bir irade ortaya konsun. Kısacası Anadolu halklarının kültürlerine karşı küçümseyici tavır beni hep yaraladı. Sadece operada da değil, hakim ideolojinin önermesinin biraz dışına çıkınca olanlar oluyor. Örneğin, ben ilk Kürtçe türküyü 2001 yılında DTCF Farabi Salonu’nda söyledim, Düzgin Bawa’yı. Öğrenciler çağırmıştı, çok kalabalık ve coşkulu bir konserdi (youtube’da Farabi Konseri adıyla bulabilirsiniz) Dekan kalktı gitti, protesto etti, mahiyetiyle birlikte salonu terk etti. Ben de o gün bu gün bir Kürtçe türkü söylemeden sahneden inmem

Albümde Kürtçe bir türkü yok sanıyorum… Aram Tigran’ın Ay Dil türküsünü albüm için hazırladık; eşi ile yazışmalarımız oldu, sağ olsun seslendirmemiz için izni verdi, evrakları tamamladık telif için; ancak Kültür Bakanlığı  çocuklarının da izni olması gerektiğini bildirdi, eşi tüm hakların tarafına ait olduğunu belgelese de bakanlık yurt dışındaki evrakları kabul etmedi ve bu türküye yer verebilmek için hazır albümü en az iki ay bekletmek durumunda kaldık. Baktık olmuyor internetten paylaştık; ama Ay Dil, ikinci albümümüzün bir parçası olarak dinleyenler tarafından şimdiden sahiplenildi.

Operadaki tutumdan bahsettin. Elitistleri anlıyorum ama Ruhi Su geceleri düzenleyen operacılar niye böyle yapıyor? Sanıyorum bizi biraz radikal gördüler. Sosyalist kimliğe sahip, alevi olan bizlerin söylemesi belki de çok içlerine sinmedi.

Ervah-ı Ezelde türküsü ile ortalığın yıkılması karşısında o çevreler şimdi ne diyor? Ben de merak ediyorum onu. Şimdi herkesin başı önde biraz  Ama yukardan bir tavırla türkü söylediğini zannedenler hiç bir çalışmalarını kitleselleştiremediler. Çünkü halk yapay ile doğalı çok rahat bir şekilde ayırt edebiliyor.  Öyle bağırmalarıyla kaldı birçoğu

25 yıldır operadasın ve internet sayesinde sesini duyuruyorsun, türkünü söyleyebiliyorsun. Bu garip değil mi? Garip ve trajik... Teknolojinin bu yönü bizim için de faydalı oldu. Kurumlar böyle, ağır bir bürokrasi ve klikler var, aşması zor. İnternet sesimizi duyurabileceğimiz büyük bir alan. Ancak sanallığı baki. Eser, dinleyen ve söyleyen üçgenindeki sahici bağ canlı performanslarda daha da güçleniyor.


İleriye yönelik olarak, çalışmaların tarzı hep yöresel türküler üzerinden mi devam edecek? Daha büyük bir sorumluluk var üzerimizde. Röportajımızın başında da dediğim gibi tematik çalışmak çok hoşuma gitti. Bu albümün teması Anadolu’nun aşklarıydı. Bir sonraki albüm yine abdal projesinin devamı olarak farklı bir tema olacak. Ama abdal dışında kendi bestelerimden oluşan “Kavga Türküleri” albümünü hazırlayacağım. Ağırlık, Şeyh Bedrettin üzerine bestelerimden oluşacak. Anadolu da gerçek bir  sınıf mücadelesi vermiş olan Bedrettin’in “yarin yanağından gayrı her şeyimiz ortak” dediği zihniyeti yansıtan bir proje. Basın danışmanım olan tarihçi Duygu Cankılıç ile birlikte bir senedir yürüttüğümüz bir çalışma var: Kendisi Anadolu’daki halk hareketlerini konu edinen, isyanların, başkaldırıların halk müziğine yansımasını araştırıyor, doktorasını da bunun üzerine çalışacak. Ben de bunları derleyip bir albüm haline getireceğim. Bir de koromuz var, Öteki Sesler Korosu, Makine Mühendisleri Odasında çalışıyoruz Pazar günleri. Güzel bir enerji yakalandı. Bir koro oluşturmam ve eğitmem önerildi, geçtiğimiz sene Abdal’ın konserleri çok çok yoğundu; ancak talep yoğun olunca başladık. 25’e yakın arkadaşımızla çalışıyoruz, konserlere gidiyoruz. Öğrencilerimi çok özledim, Eylül’de çalışmalar başlayacak.

SADECE MEHTER TAKIMINI SAVUNUYORLAR GALİBA

Devlet Tiyatroları, sanat üst kurulu meselesini de konuşalım. Dün de çok memnun değildiniz bu kurumlardan ama bu gelen saldırılar da dünü aratır oldu. “Devlet tiyatro yapmaz,” deniyor mesela. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devlet tiyatro yapmaz diyorlar; ama istediğimiz repertuara sponsor olacağız da diyorlar. Bu nasıl oluyor? Yasa tasarısı tiyatro opera ve balenin bitmesi demek. Sanat kurumları tümden darbe alıyor. Göstermelik de olsa yarı özerk bir yapı vardı, en azından operada koro, solo, orkestra ve bale bir seçim yapıyordu. Bu seçimde kendi temsilcilerini teknik kurula sokuyorlardı. Ben de iki sene operada teknik kurul koro temsilciliği yaptım. O yarı özerk yapı da tartışılır tabii; ama bu başka bir mesele. Tasarıda şöyle şeyler var, 15 yıl kadrolu sanatçılık yapanlar okullara gönderilecek. Okullarda hoca olacak. Yaşı gelenler emekli olacak. Bir şekilde tasfiye edilmeye çalışılıyoruz. Opera-bale, çağdaşlaşma düşüncesini en fazla üreten kurumlardan biri olduğu için muhafazakar kesim tarafından bu törpüleme dönemi başladı. Burada net bir şekilde Cumhuriyetçilerle muhafazakarlar arasında bir kavga var.  Biz sosyalist sanatçılara düşense her ne koşulda olursa olsun sanat kurumlarının kapatılmasına karşı mücadele etmek ve özgürlükçü eşit bir sanat üretim mecrasını yaratmak için çabalamaktır.

Kemalist sanat diye bir şey yok sonuçta. Repertuarları muhafazakarlaştırmaya çalışıyorlar… Muhafazakar sanat diye bir şey var mı? Olabilir mi? Zaten İslami kültür üzerinden bir sanat anlayışı getirmek istiyorsan, İslami kültürde kadın sesi bile yasak, dans yasak, heykel yasak, tiyatro yasak. Onun için muhafazakar sanat diye bir şey bence yok. Burada bir tek “Bu kurum bizim değil düşürelim” var. Zaten mehter takımını savunuyorlar sadece, bir de Türkçe Olimpiyatlarında Türkçe şarkı söyleyen yabancı çocukları destekliyorlar, başka bilmiyorum.


OPERADA FRANSIZCA, İNGİLİZCE SÖYLÜYORSAM, NİÇİN KÜRTÇE SÖYLEMEYEYİM

Kürt değilsin, Kürtçe söylemekle ilgili bir isteğin var. Neden? Kürtlerin özgürlük mücadelesine sırtımızı dönemeyiz. Halkların asimilasyonu en azından biz sanatçıların kabul edemeyeceği bir politika. Kürt halkına borcumuzu ödemeye çalışıyorum ben de.

Kürtler ne diyor senin Kürtçe yorumlarına? Çok sahiplendiler; özellikle Ey Ferat türküsünü her konserimde istiyorlar, çok mutlu oluyorum. En son Sinan Erdem’de Rojava ile Dayanışma / Anadil’de Özgürlük konserine çıktık. Lazca da söylüyorum Zazaca da. Fakat Kürtçe türkü seslendirmek, hükümetin “benim Kürt kardeşim” söyleminin çok çok uzağında. Politik ve sınıfsal sorumluluklarımızın bilincinde söylüyorum ve bunun altını çizmek istiyorum.  Operada İtalyanca, Fransızca, İngilizce söylüyorsam, niçin kendi toprağımın farklı dillerinde söylemeyeyim? Hakim ideolojinin iki yüzlülüğü kendini sanat kurumlarında da belli ediyor. “Modern” yabancı dilleri kutsuyorsun da Anadolu halklarının dillerini niçin yok sayıyorsun? Bunu sormak bile yeterli.

www.evrensel.net