Hepimiz aynı gemide miyiz?

Hepimiz aynı gemide miyiz?

Soner Yalçın’ın tutuklanmasıyla birlikte suçüstü yakalananlar çoğalıyor. Bunlara son eklenenlerden biri de Radikal Yazarı Yıldırım Türker oldu. Tutuklamayı özgürlük ayıbı, Soner Yalçın’ı da demokrasi kahramanı ilan etmediği için kimilerince eleştirilen Türker’e en sert tepki ise Nihat Gen&cc

Suzan Demir

Soner Yalçın’ın tutuklanmasıyla birlikte suçüstü yakalananlar çoğalıyor. Bunlara son eklenenlerden biri de Radikal Yazarı Yıldırım Türker oldu. Tutuklamayı özgürlük ayıbı, Soner Yalçın’ı da demokrasi kahramanı ilan etmediği için kimilerince eleştirilen Türker’e en sert tepki ise Nihat Genç’ten geldi.
Özgürlüğü ve demokrasiyi samimi bir üslupla benimsediklerini iddia eden kimi yazarlar basın etik anlayışı ile “Genişletilmiş özgürlük” kavramı arasında sıkışarak, “ama” ile başlayan bir tarafsızlığın(!) açmazında bocalamaktan kendilerini kurtaramıyorlar.
Peki ne demişti Türker yazısında,: “Şimdi ben, muhalif kahraman küçük adamın hedef gösterdiklerinden biri olarak en büyük parsayı, aslında onun düşmanı olduğum halde hakkını savunan yazar müsameresiyle toplayabilirim. Hatta bir fırsatını bulup sırtını sıvazlayabilseydim, nemli gözlerle memlekete uzaktan bakıp birlikte iç geçirebilseydik.”
Bu yazının hedefi Türker’in avukatlığına soyunmak değil elbette. Sapla samanın birbirine karıştırılıp özgürlük ve etik kavramlarının “herkes için” narasıyla deforme edilmesine karşı, bir sorgulamanın gerekliliğine dikkat çekmek.
AKP’nin sekiz yıllık iktidarı süresince demokrasi ve özgürlük adına neleri savunduğunu, neyi, ne için yaptığını uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Ergenekon soruşturması da beraberindeki hararetli tartışmalarla birlikte uzunca bir süredir gündemi işgal ediyor. Askerin, sivil yargıda yargılanabilmesini, bu sürecin doğurduğu olumlu bir sonuç olarak görmek mümkün. Ancak aynı zamanda iddianamenin birçok şaibe barındırdığının ortaya çıkması, bunun sivil-asker çatışmasının ötesinde bir siyasal mücadele olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.
Böylesi bir siyasi atmosferde tutuklananları savunmak Ergenekoncu ya da yine eleştirmek ise cemaatçi damgası yemeye yetiyor. Yakın geçmişimizde sağcı-solcu ayrımı üzerinden saf tutan siyasetimiz, kavramsal hazinemizi zenginleştirmeye devam ediyor. Bugün içine düştüğümüz Soner Yalçın’ı savunma, savunmama ya da “ama”lı bir tarafsızlık gütme refleksi de yeni çatışma konseptinin dışına çıkamıyor ne yazık ki. “Ama”cılar bir yandan, Yalçıncılar bir yandan cansiperane bir gayretle eleştiriyi savuşturma yarışını sürdürüyorlar.
 

NEDİR BU ‘HERKESE DEMOKRASİ’ ANLAYIŞI?

“Demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlere her fırsatta çelme takmaya, kara çalmaya çalışanları görmezden mi geleceğiz? Vicdan polemiği yaratanların umarsız hezeyanlarına sessiz mi kalacağız?” Çoğunluk maalesef bunları demokrasi gereği özgürlük sınırları içinde görüyor. Türker’in de belirttiği gibi Suzan Zengin, İrfan Aktan ve cezaevinde bulunan diğer pek çok gazetecinin sesi; “herkese demokrasi” naralarıyla bastırılıyor.
Peki nedir bu “herkese demokrasi” ya da basın etiği anlayışı? Şimdilerde demokrasi diye höykürerek dört dönen güruhun da, “Oh olmuş” diye sevinçten göbek atanların da canını sıkar bu etik. Siyasal hesaplaşmalar uğruna ortalığa döküp saçtıkları ve yazıp çizdikleriyle her gün basın etiğinden uzaklaşmanın örneğini verenler aynı zamanda demokrasiden ne anladıklarını da göstermiş oluyor.
Demokrasiyi bulunduğu yerden tarif edenlerin, “Demokrasi varsa herkese vardır” şeklindeki genellemeci söylemi, Kant’ın ahlak felsefesini anımsatıyor. Ne olursa olsun şaşmaz bir görev anlayışıyla ve de her koşulda ahlak yasasını uygulamaktır bu felsefe. Nazi Subayı Adolf Eichmann da eksiksiz bir görev anlayışıyla, ortak olduğu soykırım suçunu Kant felsefesiyle temellendirmişti.
Görevini ve ahlak anlayışını kutsallaştıranların tekçi yaklaşımıyla, demokrasiyi herkese can simidi atmak şeklinde algılayanlar arasında pekala bağ kurulabilir. Demokrasi; vicdanları, özgürlükleri alaşağı edenleri kapsayacak kadar genişletilecek ve esnetilecek bir kavram değildir. Hukuk normlarının da mevcut demokrasi algısı dahilinde nasıl bir işleyişe sahip olduğu ve davasına göre ne kadar esnetilebildikleri bu ülke insanlarının hiç de yabancı olmadığı bir konudur. Bu yüzden, mağdur duruma düşürüldüğü iddia edilene hiç sorgulamaksızın bakmak, bohçadan vicdanı çıkarmak anlamına gelir.
Nihat Genç’e dönelim... Ortaokul kompozisyonu seviyesindeki dil becerisiyle(!) kotardığı yazısı, yazarın saldırgan tavrının son örneğini oluşturuyor. Türker’i “vahşi yazar” olarak niteleyen ve “Düşene tekme atıyorlar” çığlıkları atmaktan geri durmayan Genç, hatırlanacağı gibi, Irak savaşı sonrası Musul ve Kerkük’ün Kürtlere ve orda yaşayanlara kalmaması için, işin içine hayali misak-ı milli sınırları da sokarak ortaya koyduğu kararlı tutumla göz yaşartıcı bir milliyetçilik ve vatanseverlik sergilemişti. Sömürgeci anlayışın pençesinde kıvranan Genç’in, Türker’i cemaatçilerin arasına katma çabası, kara mizahın sınırlarını zorlar nitelikte.
Bohçasında vicdan olanların demokrasiye ihtiyaçları “ama”sız ve koşulsuzdur. Demokrasi gereği her görüşe saygısı olduğunu söyleyenler, tutuklamayı eleştirenler ya da tutuklamayı memnuniyetle karşılayanlar birbirine karıştırılıp aynılaştırılırken, ne yazık ki bu tavırları onları daha fazla demokrat yapmıyor. Bunlar daha ziyade demokrasiden çok, hukuk ve ifade özgürlüğü kavramlarının arkasına sığınarak ahkam kesmeyi tercih ediyorlar. Ama şunu da gözden kaçırıyorlar: Bir tufan varsa da deryada, hepimiz aynı gemide değiliz...

www.evrensel.net