İktidarın ve onun duygu dili üzerine

İktidarın ve onun duygu dili üzerine

Topluluk halinde yaşamak genel olarak karmaşık bir süreçtir. Arıların çalışma biçiminden kurtların avlanma biçimine kadar pek çok örnekte bu karışıklığı gözlemek mümkün. Topluluk içinde yaşama deneyimi insana doğru evrildikçe daha da karmaşık hale gelmekte; insan sadece doğal ihtiyaçlarını kar

Canani Kaygusuz

İnsanın diğer insanla ilişkilerinin sınırlarını belirleyen, bu sınırlara riayet edilmediğinde yaptırımlar uygulamayı kendinde hak gören toplumsal ilişkiler ağının, hem kural koyan hem de yaptırım uygulayan en tepe unsurlarını açıklamak için iktidar kavramı iyi bir araç gibi görünmektedir. Ne var ki iktidar kavramının kendisi bile zaman zaman bir iktidar aracına dönüştüğünden bu kavramın neyi imlediği üzerinde anlaşmak kolay değildir: çünkü iktidar yaşamın her yerindedir ve yaşamı kuşatırken sadece bireyi kuşatmamakta, bizzat iktidarın kendisi de yaşam tarafından kuşatılmaktadır. Yine de kestirmeden söylemek gerekir ki, iktidar aslında topluluk ilişkilerinin nasıl sürerse doğru sürmüş olacağını bireye öğütleyen ve öyle sürmesi gerektiğine meşru gerekçeler oluşturarak yaşadıkları hayata razı gelmelerine önayak olan bir kavramdır. Bu bağlamda iktidarın varlığı onun meşruiyetine bireylerin inanmalarına bağlıdır. Bu meşruiyetin süreğenliği ise, meşruiyet kaynaklarının yüceltilmesi ve onlara kutsiyet atfedilmesiyle olanaklıdır.
Tarihsel olarak iktidarın kutsiyet atfedilen meşruiyet kaynakları değişmiştir. İlk zamanlar doğaya, giderek doğayı da içinde tutmaya devam edecek biçimde tanrıya, daha sonraları doğadan koparılmış ve soyutlanmış bir tanrısal söze ve son birkaç yüzyıldır halka atfedilen bu kutsiyet aracılığıyla yöneten yönetilen ilişkilerinin sınırları belirlenmeye çalışılmıştır. Politik iktidarın kendini kurmasının bir biçimi olarak meşruiyet arayışlarındaki bu durum, aslında sadece politik alanda değil tüm erk ilişkilerinde kendini var etmekte; meşruiyet kaynağını nereden alırsa alsın tüm ‘yetişkin’ erk ilişkileri aslında söz ya da söylem üzerinden iktidarlaşmaktadır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, insan yavrusu dünyaya geldiğinde söz/söylem onun için anlamsızdır; yenidoğanın dünya ile ilişkisindeki anlam, onun ihtiyaçları tarafından biçimlenmektedir. Bu ihtiyaçların karşılanmasında ilk ilişkilerinin rengi ve bu ilişkilere bağlı olarak oluşan duygular, o kişinin sonraki yıllardaki ‘ilişki tarzını’ önemli oranda şekillendirmektedir.
İhtiyaçların karşılanmaması ya da uygun biçimde karşılanmamasının çocuk dünyasındaki duygusal karşılığı gerilimdir. Çocuğun gerilimle başa çıkabilmesi önemli oranda yetişkinin gerilimle mücadele etme biçimine bağlıdır. Çocuğun gerilimine gerilimle karşılık veren yetişkinin ‘gücü’ çocukta korku oluşturur; bu korku çocuğun varlığını tehdit ettiği oranda da dehşete dönüşebilir. Yaşadığı güçlü korku ya da dehşet karşısında çocuk var oluşunu korumak için ihtiyacından vazgeçebilir veya yetişkinin belirlediği sınırlar içinde ihtiyacını karşılamaya yönelebilir. Dış dünyayla çocuğun güvenli biçimde bağını kuracak ve sonraki bağlanma nesneleri ile ilişkilerine rengini verecek olan yetişkinin ‘yetişkinlik gücü’nü çocuk üzerinde ‘zor’a dönüştürmesi, çocuğun ‘güç’le yada ‘güç nesnesi’yle ilişkisini boyun eğici tarza dönüştürür. Bu, çocuğun kendi oluşundan vazgeçmesi, kendini yetişkinler dünyasının kurallarına teslim etmesi demektir. Boyun eğmekten çok özgürleşmek ve itaatten çok kendini var etmek potansiyeli olan çocuğun kendinden vazgeçmesi onun kendilik değerinin aşınması da demektir. Bunun anlamı tam olarak şudur: çocuk, hayatta kalma pahasına ihtiyaçlarından vazgeçmeyi öğrendiği andan itibaren kendilik değeri hakkında kuşku duyan ve giderek kendine/benliğine yabancılaşan biri haline gelir. Büyüdükçe toplumun katı sınırları karşısında daha fazla kendinden vazgeçmek zorunda kalan çocuk için kendini değerli kılmanın yada değerli hissetmenin yollarından biri, ‘güçlü nesneyle’ hastalıklı biçimde özdeşim kurmak olarak karşımıza çıkar.
Özetle, ihtiyaçlarını karşılamak için yetişkinle eşitsiz ilişki içindeki çocuğun yetişkinin kurallarına uymaya zorlanması karşısında boyun eğen çocuğun kendilik değerinde aşınma oluşur ve bu aşınmayı telafi edebilmek için birey ‘güçlü nesneye’ irrasyonel biçimde bağlanır. İrrasyonel korkudan beslenen bu irrasyonel bağlanmanın bireyi huzura erdirmediği, ancak huzursuzluk duyguları gün yüzüne çıkmasın diye bireyin eylemleri üzerine düşünmekten tamamen koptuğu ve körü körüne itaat ederek lideri takip eden bir ‘makineye’ dönüştüğü; hatta özellikle totaliter yönetimlerin güç kazandığı zamanlarda bu makinenin en acımasız eylemlerin gerçekleştiricisi olduğu bilinmektedir. Modernitenin yakın dönemleri, iki büyük savaş yılları ve sonrasındaki bölgesel savaşlarda bireyleri şaşkınlığa uğratan acımasızlığın köklerinin bir kısmı insan ruhsallığının kendinden vazgeçişiyle başlayan bu süreçle ilgilidir. Ancak burada değinilmesi gereken iki önemli nokta daha vardır. İlkin, bu irrasyonel bağlanma sonsuza kadar sürmeyebilir ve günü geldiğinde ‘güçlü nesne’den irrasyonel biçimde kopabilir. Yani, ‘güçlü nesne’nin gücünden kuşku duyulduğunda, yada o nesne bireyin patolojik bağlanma arzusunu yeteri kadar karşılayamadığında birey o nesneden kendini koparır. Bu kopma süreci tıpkı bağlanma süreci gibi birey için zedeleyicidir, o nedenle birey bu kopmayı meşrulaştırmak üzere bazen kendini kurbanmış gibi sunmaya yönelebilir. Kurban olma ya da mağduriyet üzerinden, kurban ya da mağdur olanların sözcüsü konumuna da kendini taşıyabilir ve kendisi gibi olmayan ‘ötekilerin’, kendi iktidarında kurban konumuna itilmelerinde vicdanı bir sorun ya da yükümlülük duymayabilir.
İkinci olarak belirtmek gerekir ki, bu yazı sınırları dahilinde üzerinde durulamayan toplumsal ilişkilerin biçimlendiricisi olarak üretim ilişkilerinin içinden geçtiği dönem tüm sürecin asıl yaratıcısıdır; ne de olsa ilk çocuk ve yetişkinlik ilişkisinin rengi bile kendini büyük toplumsal/kültürel yapı içinde var eder. Burada oldukça psikolojizm eksenli konu edinilen bu hususun toplumun içinde geçtiği çağın üst yapı kurumlarıyla/değerleriyle/kültürel kodlarıyla yakından ilişkisi vardır. Dolayısı ile güç ilişkilerinde korku duygusu üzerinden kendi oluşundan kopan bireyin ne oranda iktidara ‘tapınacağı’ bu ilişkilerin bireyde yarattığı korku gücüyle ve bunun sistematikliğiyle yakından ilişkilidir.
Bir şeyi daha belirterek bitirmek gerekirse; tüm bu süreç herkes için mutlaka böyle işlememektedir, çünkü her çocuğun ilişkilere yüklediği anlam farklılaşabilmektedir ve dahası hiçbir zaman bütün çocuklar (tek yumurta ikizleri bile) aynı koşullar içinde büyümezler ya da benzer koşullardan farklı etkilenebilirler. Bu yazıda temel niyet iktidar gibi kuşatıcı bir kavramı insan ruhsallığına indirgemek değildir. Bu yazıda sadece, yetişkin yaşamda politik iktidarla ilişkinin zeminini hazırlayan ilk çocukluk çağı ilişkilerinde birey ruhsallığında oluşan izlerin önemine dikkat çekilmeye çalışılmıştır.
* Dr. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

www.evrensel.net