Hegemonyadan tahakküme AKP döneminde iktidarın halleri

Hegemonyadan tahakküme AKP döneminde iktidarın halleri

Ecevit’in Irak işgaline karşı çıkmasının sonrasına rastlayan 2001 Krizi, sermaye açısından 1980’den beri uygulanan ve üretimden çok faiz ve ranta dayanan ekonomi siyasasının artık merkez partiler eliyle sürdürülemez olduğunu açığa çıkarmıştı. Çünkü o günün koşullarında sermaye a&cc

Evren Haspolat

AKP tam da 2001 sonrasının yukarıda belirtilen ihtiyaçlarına yanıt olarak kuruldu. Parti programına Türkiye’nin değişim arzusunda olduğu tespiti ile başlayan AKP, sorunların çözümsüz olmadığını, çarenin bu ülkenin sahip olduğu değerlerde olduğunu belirterek siyasal arenaya giriş yaptı. Girer girmez de iktidar oldu.
3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP, 2001 Krizi ile artan yoksulların tepkiselliğinin, bir ekonomik sistem (altyapı) eleştirisine dönüşmesini engellemenin yeni siyasal yollarını buldu (bulduğu oranda da sermayenin vazgeçilmez iktidarı oldu). Toplumun tepkiselliğini ekonomik sistem yerine onun üzerinde yükselen ve yoksullaşmanın asıl nedeni olarak sunulan yozlaşmış sağ siyasetlerin ‘laik’, ‘modernist’, ‘baskıcı’, ‘elit’, ‘anti-demokrat’, ‘halkın değerlerine uzak’ görünümlerine yöneltti. Bu anlamda AKP’nin daha en başından ‘darbelerle mücadele’ ve ‘demokrasi’ söylemi, mevcut ekonomik sistemin korunarak sürdürülmesine karşılık, farklı kesimlerden geniş bir destek buldu. Söz konusu destek; özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin piyasaya açılması, HES’ler, kentsel dönüşüm, yeni kamu yatırımları, Afrika ve Ortadoğu pazarı gibi alanların hem laik (TÜSİAD) hem de İslamcı sermayenin (MÜSİAD, TUSKON, ASKON) çıkarlarının eşzamanlı olarak gözetilerek sermayenin birikimine açılması, AB üyelik müzakereleri üzerinden devletin demokratikleşeceğine ve derin yanının denetim altına alınacağına inanan liberal kesimler/aydınlar ve Kürtler ile kurulan ‘Kemalizmi tasfiye’ ortaklığı, Gülen Cemaatine devlet içerisinde mevzilenme olanaklarının artırılması ve alt sınıflara dönük sağlık, sosyal yardımlar, TOKİ, eğitim destekleri vb. uygulamalar ile mümkün oldu. Bu anlamda AKP’nin yukarıdaki uygulamalarını kapsayan 2002-2007 iktidar dönemi aynı anda farklı pek çok kesimin rızasını sağlayabilen hegemonik bir iktidar olarak gerçekleşti.
Ancak 2007 yılı, devletin ideolojik aygıtlarının işletilerek toplumun farklı toplum kesimlerinin eşzamanlı olarak rızasının sağlanabildiği geniş hegemonya döneminin sonu oldu. Çünkü bir taraftan cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle başlayan toplumsal kutuplaşma ve kutuplardan birisinin Cumhuriyet Mitingleri ile iktidarı sarsma gücünü göstermesi, diğer taraftan içeride sermaye kesimleri açısından daralan pastanın 2008 ekonomik krizi ile çakışması (2004’te yüzde 9,4 olan 2007’de büyüme yüzde 0,7’ye, 2009’da ise yüzde - 4,7’ye kadar geriledi), mevcut ekonomi politikalarının ‘demokrasi’ bayrağı altında ve toplumun geniş kesimlerinin desteğinin sağlanarak sürdürülemeyeceğini ortaya koydu. En önemli özelleştirmelerin tamamlandığı aşamada mevcut ekonomik sistemin sürdürülebilmesi için gerekli olan ilkel birikim alanları olarak HES’ler, kentsel dönüşüm, yeşil alanların koruma kurulu kararları yok sayılarak yapılaşmaya ve madencilik faaliyetlerine açılması ve tüm bunlar kapsamında yaratılacak mülksüzleştirmeler, üretken olmayan yapı nedeniyle artmaya mahkum olan işsizlik, 2007’nin geniş hegemonik iktidar konumlanışı ile gerçekleştirilemezdi. İşte bu nedenle 2007 hegemonyanın sonu, tahakkümün başlangıcı oldu. Hem sermaye açısından birikimin sürekliliğinin sağlanması hem de bunun toplumun geniş kaybedenleri nezdinde yarattığı hoşnutsuzluğun baskılanabilmesi için.
Bu kapsamda 2007’de darbelerle ve darbecilerle mücadele sloganı eşliğinde başlatılan Ergenekon davası, kısa sürede muhalefetin tüm bileşenlerinin “terörist” ya da “darbeci” ilan edilerek baskılandığı Balyoz, Askeri Casusluk, Oda TV, Devrimci Karargâh, KCK ve DHKP-C gibi siyasi davalar zincirine dönüştü. Aynı dönemde hak savunusu ile sokağa inen memurlar, işçiler, işsizler, köylüler, Kürtler, gecekondulular, öğrenciler, kadınlar, LGBT’ler karşılarında daima polisi ve baskıyı buldular. TEKEL’den kentsel dönüşümlere, HES’lerden üniversite protestolarına, taraftar gösterilerinden 1 Mayıs 2013’e kadar her yerdeki toplumsal talep iktidar tarafından yalnızca polise baskı ile karşılandı.  Bir taraftan da torba yasalar ile yasamanın, 2010 Referandumu ile yargının devreden çıkarıldığı koşullarda Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda polisin yetkilerini genişleten değişikliklerin yapıldığı, polis sayısının yıllar itibariyle istikrarlı olarak artırılarak 2007’de 185 bin iken, 2013 sonu itibariyle 271 bine ulaştırıldığı, Kürt sorununun KCK tutuklamaları eşliğinde 2009’da Polis Akademisi ve 2013’te Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı-MİT eliyle polisiye yöntemlerle çözülmeye çalışıldığı, üniversite ve statlarda kamusallaşan toplumsal tepkinin önünü almak için koruma memuru adı altında üniversitelere ve statlara polislerin yerleştirilmek istendiği, kısacası iktidarın Emniyet-MİT-özel yetkili yargı elinde toplandığı bir baskı dönemine girildi. Ve anılan baskı dönemi 2013 Haziran’ında Gezi eylemleri sırasında zirvesine ulaştı. Gezi hem toplumun biriken tüm tepkilerinin artık sokağa dökülmekten başka ifade kanalının kalmadığını hem de iktidarın toplumdan gelen talepleri bastırmak dışında hiçbir çözümünün olmadığını yitip giden canlarla, kör edilen gözlerle, bedenlerdeki çürüklerle, dağlanan ciğerlerle ortaya koydu. AKP 2002-2007 arasında toplumun farklı kesimlerinden aldığı rızayı, 2007-2013 arasında yalnız sermayenin çıkarlarını tesis etmeye yönelen baskıcı iktidarı ile yitirdi.
“İşgal kuvvetlerini mi izleyecektik” diyerek Gezi’yi dağıtma emrini kendisinin verdiğini söyleyen Erdoğan, halkını işgal kuvveti olarak görürken onlara savaş açtığını da ortaya koymaktadır. Yine komşumuz Suriye’ye iki yıldır terör ihraç eden iktidar şimdi de savaş çığırtkanlığını eşi görülmemiş bir heveskarlığa taşımıştır. İçerde ve dışarıda yalnız şiddete, baskıya yönelen iktidarlar hiçbir zaman iktidarlarını koruyamamışlardır. Tarih örnekleri ile doludur.
* Yrd. Doç. Dr., Ordu Üniversitesi

www.evrensel.net