Sıfır sorundan sıfır dostluğa

Sıfır sorundan sıfır dostluğa

Kısa bir zaman önce Türkiye, dış politikada başarıyı yakalamak için akla gelmedik bir formül bulmuş gibiydi. Bu formülün felsefesi olan “komşularla sıfır sorun”,  hem içeride hem dışarıda övgü aldı. Ankara, yarım yüzyıllık bir aradan sonra Ortadoğu ile tekrar ilgilenmeye başladı. İran ve Arap ülkele

Piotr Zalewski

Yalnızca bir kaç yıl sonra, Arap Baharının başlamasıyla birlikte ve sonrasında bu güven kazanan formül, bir simya görüntüsü almaya başladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şimdi, Mısır’daki askeri rejimle köprüleri yıktı, devrik Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi desteklemeyi reddeden Körfez Krallıkları ile kavga etti ve Mursi’yi iktidardan düşüren darbede parmağı olduğu gerekçesiyle İsrail ile söz düellosuna girdi.  

GOEBBELS’İN İZİNDE’

Mısır bir anda Türkiye’nin Arap dünyasına ilişkin dış politikasının merkezine oturdu. Hüsnü Mübarek’i deviren devrimden sonra Erdoğan, Eylül 2011’de Kahire’ye bir ziyarette bulundu. Bir kahraman gibi karşılandı; orada yalnızca Mübarek’e çekilme çağrısı yapmış olan ilk büyük dünya lideri olarak değil aynı zamanda bölgesel aracı olma sıfatıyla da ağırlandı. Oysa şimdi her şey değişti. Anlaşmazlığın ortasında Türkiye ve Mısır karşılıklı olarak büyük elçilerini çekti ve Erdoğan kamuoyu önünde Kahire’deki yeni hükümeti yerden yere vurdu. “Ha Beşar Esad, ha Mısır ordusu şefi Abdül Fettah el Sisi, bunların birbirinden farkı yok” dedi geçen hafta.
Erdoğan bu hafta da Kahire’deki darbenin “arkasında” İsrail var diyerek İsrail’i çatışmanın içine çekti. Başbakanlık makamınca da doğrulandığı gibi bu hıyanetin kanıtı  Arap Baharını tartışan Fransız Felsefeci Bernard-Henry Levy ile Eski İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin görüntülerinin yer aldığı bir videoydu.
İsrail eski Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, Erdoğan’a karşı saldırıya geçti ve “Erdoğan’ın nefret ve tahrik dolu sözlerini duyan herkes onun Goebbels’in izinden gittiğine kuşku duymaz.” dedi. Yine altta kalmamak için bir Mısırlı hükümet sözcüsü de “Erdoğan’ın bir “Batı ajanı” olduğunu söyledi.

‘TÜRKİYE MURSİ’NİN YANLIŞLARINI GÖRMEDİ’

Bu tür uzlaşmazlıklar, Türkiye gözlemcilerinin, Erdoğan’ın gösteriş meraklısı yaklaşımının mevcut etkinliğini zayıflatıp zayıflatmayacağı sorusunu sormasına neden oldu. Bana, Mısır darbesini onaylamayarak “Türkiye doğru olanı yaptı” dedi bir üst düzey eski Türk diplomat. Ancak kendini “uluslararası toplumun yanlış tarafında” buldu.
Müslüman Kardeşler iktidardan düşmeden önce Ankara’nın saygınlığını çarçur etmemesi, gücünü hissettirmesi gerekirdi diye ekledi diplomat. “Türkiye Mısır’daki demokrasinin başarı öyküsüne çok fazla vurgu yaptı. Mursi rejiminin yaptığı yanlışları sağlıklı bir biçimde görmedi.”
İşin aslı, Türkiye’nin ilan ettiği “sıfır sorun” politikasındaki başarısızlığı zaten yalnızca bir an meselesiydi. Sıfır sorun sahibi olmak, diğer ülkelerin iç işlerine burnunuzu sokmamak ve hatta bölgenin güçlü adamlarına yaranmak demekti. Türkiye şu bölgesel statükoyu sürdürmüş olsaydı bu mümkündü: Türkiye, 2009 yılında İran’da seçim sonrası yaşanılan şiddete sessiz kaldı örneğin; kanlı ayaklanma öncesi Suriye’de Esad ile ittifakını geliştirdi; Erdoğan Libya’da Muammer Kaddafi’nin iç karartıcı insan hakları sicilini keyfi yerinde bir şekilde görmezden geldi. Tabii karşılığında Libya’dan Türk iş adamlarına inşaat ihalesi aldığında...
Arap Baharı, bölgesel statükoyu unutmasına neden olarak Türkiye’yi başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmeme politikasının dışına çıkmaya zorladı. Ankara, bölgenin onun iradesine boyun eğemeyeceği fikrine karşı mücadele yürüttü: Libya’da devrik Kaddafi’ye yardımı son bulmadan önce Türkiye işine karışmaması konusunda Batı ile tartıştı. Kendini bitecek gibi görünmeyen bir çatışmaya bulaştırarak  Suriye’de  Esad ile ilişkisini tamamen kesti. Ve Mısır’da, Arap dünyasının en kalabalık ülkesinde kendini bir çatışma rotasına soktu.

EŞİT MESAFEDEYİZ MİTİ SONA ERDİ

Türkiye’nin bölgeye yaklaşımını yavaş yavaş değiştirmesinin ölçüsü şaşırtıcıydı. “Sıfır sorun” un buyruklarından biri Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “eşit mesafe” olarak dillendirdiği şeydi. Yani bölgedeki anlaşmazlıklarda taraf tutmama tavrıydı.  Bu hep bir tür bir mitti. Özellikle de hükümetin genelde bölgesel ve İslami kimlikleri destekleme avantajından yararlandığı yerde, İsrail-Filistin çatışmasında... Ancak eşit mesafede durma tavrı Arap Baharının takiben ızgaraya takıldı.
Türkiye’nin, tarafsız sorun çözücü yerine partizan bir aktör olarak yer aldığı tek ülke Mısır değil. Irak’ta Başbakan Nuri el Maliki’nin hükümetini mezhep çatışmalarını körüklemekle ve Irak’ın kuzeyindeki Kürt Bölgesel Hükümetiyle petrol anlaşmaları yaparak arkasından işler çevirmekle suçladı ve bu ülkeye açıktan meydan okudu. Suriye’de, rejim karşıtı asilere, bunların yaptıkları zulme gözünü kapatarak, özgürce kullanmaları için topraklarını açarak koşulsuz destek verdi. Yine söylentilere göre Jabhat el Nusra’yı, el Kaide bağlantılı terörist örgüt diye isimlendirdiği için ABD’yi eleştirdi.

GEZİ SÜRECİ AVRUPA İLE İLİŞKİLERİ DE SARSTI

Erdoğan, dünyanın diğer bölgelerinde de yeni bir dış politika dizisi ile mücadeleye başladı. Türkiye’nin Batıdaki  imajı bu yaz gezi protestolarıyla yara aldı. Erdoğan’ın göstericileri, çevik kuvvet, biber gazı ve TOMA’larla bastırması AB ilişkilerini olumsuz yönde etkiledi. Haziran sonlarında Gezi olayları sırasında Brüksel, Ankara ile yeni bir müzakere turunu ekim ayına erteledi. Erdoğan bu arada ABD basınından da sert eleştiriler aldı.
Hükümet, Gezi olayları sırasında yaptığı yanlışlar konusunda geri adım atmadı. Yerine, Türkiye resmi makamları yaptıkları açıklamada Batı ülkelerini, protestocuları ve bu protestoları finanse eden çeşitli “karanlık güçleri” (Üstü örtük bir şekilde uluslararası “faiz lobisi” diye de isimlendirdiği) suçladı. AB üyelik müzakerelerinden sorumlu bakan Egemen Bağış alaycı bir şekilde “Gerekirse biz oğlum bak git demeyi de biliriz” derken, Başbakan’ın yeni baş danışmanı Yiğit Bulut sakınmaksızın “AB’yi tümden çöküşün baş kaybedeni” olarak nitelendirdi.

DIŞ POLİTİKADA ‘90’LARIN ZİHNİYETİNE DÖNÜŞ

Türkiye’nin Ortadoğu’daki dış politika mücadelesi muhtemelen geri dönülmez bir noktada. Ancak görünen o ki Türkiye her yerde kendi tecridini kendisi yaratmış durumda. Ülke şu anda, Arap ve Avrupa ülkeleriyle gerginliğin üst boyutlara ulaştığı, komplo teorilerinin politik tartışmaları zehirlediği ve Türklerin -kuşatma altında bir ülke olduklarına ikna edilen- içtenlikle, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” sözünü dillerinden düşürmediği dönem olan 1990’ların zihniyetine dönme tehlikesiyle karşı karşıya. Erdoğan uluslararası arenada ülkesini sıfır sorundan içinden çıkılmaz belalara itmiş görünüyor.
www.foreignpolicy.com
Çeviren: Hilal ÜNLÜ

www.evrensel.net