Savaşa karşı en güzel cevap: Müzik

Savaşa karşı en güzel cevap: Müzik

Diyarbakır’dan, Ankara’ya Ankara’dan, İtalya’ya uzanan bir yol hikayesinin başkarakteri Pervin Çakar. İtalya’da opera eserlerine ses veren, ünlü salonlarda en önemli hikayelerin karakterlerini canlandıran bir soprano o. Ve bugünlerde yolu yeniden Diyarbakır’a düşmüş. Van’da 1-7 Eylül tarihlerinde ger&cce

Faruk Ayyıldız / Sevda Aydın

Çakar iyi bir müzik eğitimiyle birlikte İtalya’da Werther’de Sophie, Perugia ve Citta di Castello’da Der Schauspieldirektor’de Maderne Herz gibi pek çok karakteri canlandırmış bir sanatçı. Ayrıca Türkiye’de Leyla Gencer Şan yarışmasında en iyi kadın sesi seçilmesinin yanı sıra dünyadaki pek çok opera ve bale festivallerinden ödüllerle dönmüş bir soprano. 1 Eylül Dünya Barış Gününe denk gelen Van Gölü Film Festivali’nde dünya halk ezgilerinden pek çok dilde eseri seslendirecek olan sanatçı sohbetimizde sık sık barış vurgusu yaptı.

Urfalı bir çocuğun İtalya’da opera eğitimi alabilmesi için kolları sıvamışsınız. Yıllar önce aynı yol hikayesinin başında siz vardınız…

O kişin hikayesiyle benim hikayemi kıyaslamak mümkün değil ama aynı topraklardan, aynı bölgeden yetişmiş olduğumuz için hikaye benzeşebilir. Tabii böyle bir yeteneğin İtalya’da kendisini gösterebilmesi için elimden geleni yaptım. Çalışması gerekiyor. Tüm işlemlerini yaptık, tek yapması gereken okula gelmesi. Benim şan hocamın öğrencilerinden birisiydi. Ankara’da tanıştık, dinledim kendisini. 3-4 senedir konuşuyoruz. Onun da İtalya’ya gelme isteğini öğrendim. Ben de ona inandığım için yardımcı olmak istedim. İtalya’da okuyabilmesi için uğraştım. Gelecek büyük ihtimalle. Benim hikayem Diyarbakır’dan Ankara’ya, Ankara’dan İtalya’ya uzanıyor. Onun ki Şanlıurfa’dan, Ankara’ya oradan da İtalya’ya uzanabilir, neden olmasın?

Bu yolculuğun başındayken hayalinizdeki opera dünyasıyla, içinde bulunduğunuz opera dünyasının arasında farklılıklar var mı?

Şarkı söylemeyi çok seviyorum. Bu benim İtalya’ya gitmemi sağladı. Hayallerimin peşinden gittim. Biraz da azim desem daha iyi çünkü çok fazla azmettiğimi, sabrettiğimi düşünüyorum. Opera söylemek herkesin harcı değil. Büyük bir çalışma, disiplin gerektiriyor. Pek çok engeli aştığımı düşünüyorum. Diyarbakır’da şan öğretmeni yoktu. Ankara’da iyi bir hocayla tanışmıştım. Onunla çalışma imkanı buldum. Ona da minnettarım. Sonra Ankara’ya bir opera menajerinin gelmesi, beni keşfetmesi ve İtalya’ya davet etmesi… Bunlar bir film gibi aslında. İtalya’ya gittiğimde fazlasıyla zorlandım. Özellikle dil konusunda. Opera dünyası hakkında hiç bilgim yoktu, gençtim. Birilerinin elimden tutması gerektiğini düşündüm. Öyle de oldu zaten. Bir takım önemli insanların yardımıyla bir yerlere gelmeye çalıştım.

Şu an opera dünyasında bir kargaşa var açıkçası. Avrupa’daki ekonomik krizin bunda payı büyük. Türkiye’de ise opera ve bale ile ilgili çok az imkan var. Yarışmalar olsun, tiyatro sahneleri, opera binaları olsun çok az. Bunların yokluğu bazı yetenekli arkadaşlarımızın da yurt dışına gitmesine sebep oluyor. Ben bunu şans olarak görüyorum ve ben de o şanslılardan birisiyim.

Türkiye’de son dönemler tiyatrolar kapatılıyor, opera ve bale yönetmeliklerinin içeriği değiştiriliyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?

Türkiye’de zaten az sayıda tiyatro var. Neden kapatılıyor ki? Daha fazla açılmalı bence. Bir ülke turizm dışında kültür ve sanatla kalkınabilir. Bir an önce düzeltilmesi gerekiyor. Birkaç ay önce böyle bir yasanın geçeceğini duymuş ve üzülmüştüm. 5 tane opera binası var zaten. Onların da kapanması bir yandan da sanatçıların ekmek kazanmalarına engel olmaktır. İkincisi de kültüre, sanata mani olmaktır.

Peki, Türkiye’de bu şekilde gerileyen operanın dünyadaki gelişimini nasıl gözlemliyorsunuz?

Türkiye’de opera ve bale şu an çok değer görmeyebilir. Fakat İtalya’ya baktığımız zaman pek çok tiyatronun doğduğunu görebiliyoruz. Diğer Avrupa ülkelerinde de bunu görebiliyoruz. İtalya’da pek çok köyde, kasabada müzik yaptım ve insanlar ilgiyle izliyor. İnsanların kültüründe olduğu için seviyorlar. Opera aristokratların müziği değil orada. Bütün İtalya opera eserlerini ezbere bilen bir halk var. Bir eserin herhangi bir bölümünü eksik ya da yanlış söylerseniz sizi yuhalayabiliyorlar. Böyle bir dinleyici profili olduğu için sizin de sahneye çıktığınız zaman hazır olmanız lazım. Türkiye’de ise klasik müziği elit kesim dinliyor. Opera aryalarını halk müziğiyle birleştirerek, bunları klasikleştirip, halka sunmayı planlıyorum. Böyle bir fikrim var. Bunu Güneydoğu’da, kendi bölgemde Kürtçe yaptım. Diyarbakır’da Ermenice, Zazaca ve Kürtçe halk müziği şarkılarını şan tekniğiyle söyledim. İnsanlar da ilgiyle dinliyordu açıkçası. Hop diye Vagner, Verdi dinlemek de zor olurdu açıkçası. Yavaş yavaş bunu aşılayabilir, müziği dinletebiliriz. Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadım. Biz elit olmasak da bu müziği dinleyebiliriz.

HEM KÜRT, HEM BAŞARILI OLUNCA…

Kürt olduğunuz için linç edildiğiniz, dışlandığınız konuşuluyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyal medyada yaşanan olaylar tabii beni etkiledi biraz. Çünkü böyle bir şey beklemiyordum. Kürt olmanın vermiş olduğu bir ağırlık var. Onu taşımak gerçekten zor. Bir defa biz Kürt doğduğumuz için politik doğuyoruz. Benim düşüncem, fazlasıyla özgürlükçü ve barışçıl olmak. Ben nefret ve kinle boğuşan bir insan değilim sonuçta. Üzülsem de yazılanlara prim vermedim. Başka sanatçı arkadaşlarımın da başına gelmiştir. Her başarılı Kürt sanatçısının başına geldiğini hatta Kürt olmayan sanatçıların da başına geldiğini düşünüyorum. Bunlar beni yıldırmamalı. Desteğe ihtiyacım var açıkçası. Bakıyorum arkama kimse yok.

Bu kadar ödül almış, ünlü eserlerde yer almış sanatçının ‘Arkamda kimse yok’ diyecek kadar yalnızlaştırılması çok acı olsa gerek…

İnsanların destek vermesi yerine kalkıp da tepki vermeleri doğru değil açıkçası. Baktım ki dostlarım, arkadaşlarım o sosyal medyadaki saldırganlar gibi düşünüyorlar. Ben de kendi yolumu kendim çizdim. Tabii ki bana destek verenler oldu daha sonra iş bu noktaya gelince insanlar politik düşünüp, destek vermekten vazgeçtiler. Bu konuyla ilgili konuşmak zoruma gidiyor açıkçası, zorlanıyorum. Hassas bir konu. İnsanların ötekileştirilmesi, ayrılması hoş bir durum değil. Aynı çatı altında doğduk, büyüdük, yaşıyoruz. Halkımı, Kürt halkını seviyorum, buraya gelip müzik yapmak istiyorum. Bütün düşüncelerimi, sevgimi müziğe vermek istiyorum. Andante Müzik Ödüllerinde En İyi Kadın Sesi Ödülü aldığımda da zaten insanlar sesimi dinlediler, birkaç cümle sarf etmek zorunda kaldım. Hatta Fransızca, Kürtçe ve Türkçe söyledim gala konserinde. Bu da ilgi çekmişti bazı gazeteciler tarafından. Bazılarının ne yazdığı da belli değildi; olumlu mu, olumsuz mu? Kürt olmamdan dolayı ortada kalan yazılardı. Ben daha çok müzikle anlatmak istiyorum her şeyi. Politika şu an için benim işim değil. Kürtçe söyleyerek politika yapmışım gibi bir durum oluyor. Ama o da bir dil, aşk, özlem bir sürü güzel duyguları anlatan müzikler yapılıyor. Neden kabul edilmiyor?


ŞARKILARLA, MÜZİKLE VAR OLACAĞIZ

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Barış için şarkılar söylemeye geldiniz. Programınızda neler olacak?

Van Film Festivali’nin açılış konserinin 1 Eylül’e geleceğini bilmiyordum, sonradan gördüm. Öyle bir denk gelmiş ki çünkü ben her dilden şarkı söylemek istiyordum zaten.  Ermenice, Kürtçe, Türkçe, Zazaca, Rusça, İtalyanca, dünya halk ezgilerinin 1 Eylül Barış Günü’ne denk gelmesi beni de ayrıca heyecanlandırdı. İyi de oldu aslında. O gün şarkılarla, müzikle var olacağız. Sesimizi duyuracağız.


ALBÜM YAPMAYI DÜŞÜNÜYORUM

Bu kadar müzik deneyiminden sonra hâlâ albümünüz yok. Neden?

Pek çok konserde yer almama rağmen kendi özel çekimlerim, videolarım yok. İnternet’te olanlar dinleyicilerin çekip, yüklediği videolar. Kendime ait bir albümüm yok, yapmayı düşünüyorum. Onun bir çalışması olacak yakında, benim için hayal gibi. Sadece Kürtçe ve lehçelerinden oluşan bir albüm yapmayı planlıyorum. Onun dışında Diyarbakır ve Mardin arası bir müzik festivali kurma çabam var. O gerçekleşirse benim için büyük bir gurur, onur olacak. Şu an sözlü adımlar var bunu projelendirip, yapmamız gerekiyor.


DİYARBAKIR ARTIK DAHA SAKİN

Diyarbakır’da doğdunuz. Hayli sert geçen ‘90’lı yıllardan sonra bugün Diyarbakır’ı nasıl gözlemliyorsunuz?

Babam öğretmendi. Çok fazlasıyla Anadolu’yu gezdik. Karadeniz, Doğu Anadolu en son da Bismil’e geldik. ‘90’lı yıllar faili meçhullerin, çatışmaların olduğu bir dönemdi. Hiç unutmam, babam akşamları “Ben ne zaman yere yatın dersem yere yatın” derdi. O günü hiç unutmuyorum mesela. Mesela 12 yaşında yazdığım günlüğüme geçen gün kavuştum. Vedat Aydın’ın öldürülmesiyle ilgili şöyle bir şey yazmışım; kepenkler kapalı, kepenkleri kapalı olan esnafa bazı kişiler dükkanları açmazsa camlarının indirileceğini söylüyor. O dönem kurşunların, silah seslerinin duyulduğu, sokaklara çıkma yasaklarının olduğu bir dönemdi. Şu an Diyarbakır çok sakin geliyor. O dönemden bu yana çok şey değişmiş.

KÜRT’ÜN KADERİNDE TALİHSİZLİK VAR…

Türkiye bir yandan barış için çabalarken, diğer yandan da Rojava’da olduğu gibi savaşın peşinde olan bir ülke. Böyle bir coğrafyada barış için şarkı söylemek size neler hissettiriyor?

Türkiye’de ve dünyada olan tüm katliamlara karşıyım. Roboskî’de, Reyhanlı’da katliamlar oldu. Bunların dışında Rojava’da da Kürtlere karşı olan katliamlar var. Irak aynı şekilde devam ediyor. Kürtler her zaman olduğu gibi büyük bir talihsizlikle tekrar katliamın içerisindeler. Dünya bürokrasisi, politikası tamamıyla petrol, para ve kapitalizm üzerine kurulmuş. Çoğu zaman Kürtlerin neden bugüne kadar topraklarını alamadıklarını düşünüyorum. Kürtler neden devamlı katliama uğruyor? Ama sadece Kürtler değil, dünyanın birçok yerinde halklar katliamlara uğruyor. Dünya Barış Günü’nde böyle bir konserin gerçekleşmesi bir şekilde sesimizi duyurmamız anlamına geliyor. Bunu müzikle yapıyoruz. Savaşlara karşı en güzel cevap da müziktir. (Diyarbakır/EVRENSEL)

www.evrensel.net