Yapmacık bir Hollywood sonu

Fotoğraf: Evrensel

Yapmacık bir Hollywood sonu

ROBERT Redford’un politik idealizm dolu draması Geçmişin Sırları, hiç şüphesiz 50 yaşın üzerindeki izleyici kitlesine daha anlamlı gelecektir. ‘60’lardan fırlamış  teröristlerin hikayesi o dönemde gençliğini yaşayanlara gurur, kızgınlık, pişmanlık gibi birçok farklı duygu yaşatacaktır.Filmin gelenekse

Zeynep Gizem Şenel

Filmin geleneksel yöntemlerle sunmaya çalıştığı bu duygular yapmacık bir Hollywood sonunu hak ediyor muydu bilinmez, ancak Redford’un yine aynı konuyu işleyen dürüst ve ilgi çekici Sidney Lumet’in 1988 yapımı “Running on Empty”sine yaklaşmadığı açık.
Geçmişin Sırları, Robert Redford, Julie Christie ve Susan Sarandon gibi şarap misali yaşlanan oyuncuları görmek için ideal film. Neil Gordon’un romanından uyarlanan yapım, yeraltındaki bir örgütün eski üyelerine odaklanıyor. Ülkesi içindeki terörizmi etnik kökenlerle bağdaştırmakta oldukça titiz davranıyor yönetmen. Öfkeli sol radikaller olarak nitelediği karakterlerin de hiddetli hallerinin zaman aşımına uğradığını ancak temelde hiç de değişmediklerini gösteriyor.  
Michigan’da bir banka soygunundan otuz yıl sonra, garip bir tesadüf, bütün olayın yeniden araştırılmasına sebep olur. Baş karakter Jim Grant (Redford), yakın zamanda dul kalmış bir kamu avukatıdır. Jim, filmin etik dayanağı olarak, geçmişle yüzleşmeye itilir. Sharon Solarz (Sarandon) hiç kuşkusuz filmin en can alıcı karakteri. Adaletsizlikle mücadeleye odaklanmış bu karakter, “Çocuklarım ve sevdiğim yaşlı ebeveynlerim olmasaydı yine yapardım” diyor.
Jim ve diğerlerinin FBI ile oynadıkları kedi-fare oyunu, Jim’in gerçek kimliği ortaya çıktıktan sonra hayli anlamsızlaşıyor. Filmin Brad Pitt ve Harrison Ford’un oynadıkları Sessiz Düşman’dan (1997) izler taşıdığı da söylenebilir. Özellikle haklı mücadeleden de doğsa şiddeti ne pahasına olursa olsun lanetlemeye ant içmiş olması bakımından tipik bir Hollywood açılımı  sunduğu da aşikar.

DÜNYALAR ARASI SÖMÜRÜ!

Smallwille dizisiyle yönetmenlik kariyerine başlayan Neill Blomkamp, Elysium ile seyircisini fütüristik bir Los Angeles manzarasına odaklıyor. Çevresel ve ekonomik felaketlerin tükettiği bir dünyada sınıfsal ayrımların toplumu ikiye bölüşünün sıra dışı öyküsünü anlatıyor.
Zenginlerin uzun zaman önce terk ettiği dünya, alt sınıfları kirli hava ve tükenmeye yüz tutmuş kaynaklarla baş başa bırakmıştır. Pis, kalabalık şehir havası, puslu gökyüzünden yükselen pembe dumanlar da Blade Runner’ın açılış sahnelerine benzetilebilir.
Bütün bu galeyan ve sınıf mücadelesi, Fritz lang’in Metropolis’inden bu yana bilim kurgu türünü çok meşgul eden bir kavram olmuştur. Elysium’da endüstriyel işçi orduları, kendilerini bekleyen umutsuz gelecekle mücadele etmek yerine, zenginlerin dünyasına bir bilet alma hayalleri kuran bilinçsiz ve yalaka karakterle dolu. Matt Damon’ın canlandırdığı Max’ın da burnunu işine gömüp ağzını kapalı tutmasının sebebi tam da bu.
Geleneksel bir çerçevede çalışıyor olsa da yönetmen muhteşem bir anlatıcı olduğunu kanıtlıyor. Tempoyu seyircinin geleceğe ait bu absürt dünyaya yavaş yavaş adapte olması için sakince ayarlıyor. Sonra da dur durak bilmeyen bir aksiyona sürüklüyor izleyenleri. Blomkamp en küçük detaylarda bile bir mimar titizliği gösteriyor. Dünya, estetikten yoksun ve eski moda görünüyor, en iyi ihtimalle 21. yy. teknolojisi onca yıldan sonra hâlâ kullanılıyor. Buna karşın Elysium, modernizmin çelikten ve camdan kalesi, pırıl pırıl, zafer dolu bir edayla dikiliyor karşımıza.
Elysium, toplumun kaymak tabakasının kendilerini soyutlama şekli olarak, Kubrick ya da Picasso elinden çıkmış rahatsız edici, çarpık bir şehir kulübü havasında etkisiz, kukla bir başkan tarafından yönetiliyor. Ki, bu manzaranın hangi başkan başa gelirse gelsin değişmeyen Amerikan siyasetlerine yönelik ince bir alay olduğu söylenebilir. Filmin bu bakımdan sosyalist bir yörüngede, evrensel sağlık hizmeti, açık sınırlar, koşulsuz genel af, sınıfsal farklılıkların kaldırılması gibi hayli derin konulara temas ettiği de görülüyor. Ancak yönetmen bütün bunların nasıl mümkün olabileceğine dair net bir açıklama yapmıyor. Eğer nüfus yoğunluğu ve kirlilik bütün bunların sebebiyse, herkesi Elysium’a taşımanın sürdürülebilir bir çözüm olduğuna inanıyor belli ki. Nüfus artıp kaynaklar kurudukça doğanın insan ırkını yok edeceğini belirten Malthus matematiğine inanmaması bir nimet kuşkusuz.
Yine de, Elysium, sosyal eleştiri açısından zayıf bir film. Finalde endüstriyel kompleksin içinde geçen kovalamacada Max ve Kruger insan Transformer’lar gibi görünüyor. Aksiyon tavan yapıyor. Ancak sonuçta, sınıfsal sömürünün insanları oradan oraya taşıyarak giderilemeyeceği de bir gerçek.
[email protected]

www.evrensel.net