Kar Beyaz’daki metaforları iğne oyası gibi işledim

Kar Beyaz’daki metaforları iğne oyası gibi işledim

Mircan, “on parmağında on marifet” misali sürdürüyor yaşamını. Bir yanda bilimsel çalışmalar (inşaat mühendisliği ve deprem üzerine) yapan iş kadını, diğer yanda sanatın neredeyse tümüyle ilgili bir sanatçı… Çıkardığı albümler, yaptığı bestelerin dışında kurduğu plak şirketiyle uluslararas

Müjgan Yıldırım

Görsellik belirleyici bir unsur, filmi izledikten sonra mı müzikleri üzerinde çalıştınız yoksa senaryo aşamasında mı? Görsellikle müziğin etkileşimi ve sizdeki yansıması neler oldu?
Kar Beyaz’ın yönetmeni ve senaristi Selim Güneş bir fotoğraf sanatçısı biliyorsunuz. Bu yüzden filmde görüntülerin dili, filmin asıl dilini oluşturuyor. Selim Güneş önce senaryoyu gönderdi bana. O sırada İtalya’da hummalı bir şekilde Padova Üniversitesinde yürüttüğüm ileri master için çalışıyordum. İşte o sırada bir “e-posta” aldım Selim Güneş’ten. “Bu Mircan o Mircan mı?” diye soruyordu. Bizim tanışıklığımız çocukluk yıllarına dayanır. Yıllar yıllar önce, bilmediğim bir nedenle ailem beni Güneş ailesinin evine bırakmıştı. On beş gün kadar onlarda kalmam gerekmişti. Zor günlerdi benim için. Dünyada en çok sevdiğim insan olan ağabeyimi kaybetmiştim. Öleceğini kimse söylememişti bana. Bu yüzden de ağabeyimi hastanede ziyarete gitmeyi bile çok önemsemiyordum. Kısa bir süre sonra ölüm haberi geldi. Sorun şuydu: Yanında olamamış ve elini tutamamış olduğum için ağabeyimin ruhu beni terk etmiyordu ve en çok sevdiğim varlık karabasanım olmuştu. Boynuma astığım muskalardan medet umar olmuştum. Bir de omuzlarımda taşıdığımı düşündüğüm meleklerimden.

Kendimi derslerime, müziğe, okumaya vakfetmiştim.  İşte Selim Güneş’in tanıdığı ve sorduğu “ O Mircan” böyle tuhaf bir küçük kızdı. Albümlerimi almış, dinlemiş ve yapacağı ilk filminde benimle tanışmak istediğini yazıyordu. “Ne tuhaf” diye düşündüm. Benim “Güneş”lerde kalışımın nedeni buymuş demek. Bir gün Selim Güneş film yapacakmış ve bana ulaşacakmış ve ben de o filmin müziğini yapacakmışım. Böyle başladı Kar Beyaz’ın öyküsü. Önce Selim Güneş’le yazışmak, sonra senaryoyu okumak, sonra hem Selim Güneş ile yıllar sonra yeniden ve hem de sevgili eşi Nur ile tanışmak. Yazışmalar 2008’de başladı. 2009 yazında filmin çekim yerine gittik hep birlikte. Benim için çok tuhaftı. Hayat veya kader beni doğduğum topraklara bir şekilde geri götürüp adeta bir loop- çember oluşturuyordu. Hiçbir şeyin boşa yaşanmadığını, hiçbir acının boşa çekilmediğini ispatlamaya çalışıyordum. Filmin çekileceği yerleri görmek, mekanı öyküyle birlikte hissetmek müziğinin nasıl olacağına karar vermemde çok önemli faktörler. Çünkü, o coğrafyaya uygun filmin ilk parçasını hemen dağda, akustik ortamda o sırada Amerika’dan gelen yeğenimle birlikte kaydettim. Filmde annenin tül perdenin ardından umutsuzca dışarı baktığı sahneden yükselen ve sözleri Gülten Akın’a ait olan ağıttır bu. Ne zaman şarkı söylesem, bir beste yapsam hep görüntüler eşlik eder bana. Bu yüzden belki yaptığım müziğin sinematografik olduğu söyleniyor.

Daha önce müzikleriniz bildiğim kadarıyla birkaç belgeselde kullanıldı, ama ilk kez siz bir film için müzik yaptınız ve müziğinizle de 47. Antalya Film Festivali’nde “En İyi Film Müziği” ödülünü aldınız... Nasıl bir süreçti bu ve bu başarıyı yakalamanın sırrı nerede yatıyor?
Evet, önce Emel Çelebi, Necati Sönmez belgeselleriyle başladı. Emel Çelebi’nin “Lilit’in Kızkardeşleri” belgeseli ki bu belgesel Docufest’te “En İyi Balkan Belgeseli” ödülü aldı. Benim “Sala” albümümdeki Lazca-Megrelce parça “Ela” ile açılır ve kapanır. Ersen Çıra’nın “Anka’nın Doğuşu” adlı belgesel, İhsan Öztürk’ün bir kısa filmi, Fatma Bucak’ın “Almost Married” adlı belgeseli... Pek çok belgesel yönetmeni izin istiyor müziklerimi kullanmak için. Projeleri güzel ise sponsor olarak kabul ediyorum.
Kendimi filmin müziğine vakfetmiştim. Bir müzik projesi üzerinde çalışırken sanki bir hasatlığa tutulmuş gibi çalışırım. Kafamın içinde tasarladığım şeye ulaşana veya ulaşmaya en yakın noktaya gelene kadar çalışırım. Hiçbir noktasında “tamam, idare eder” demem. “Oldu” demeliyim. Kar Beyaz’ın müziği İngiltere, Avustralya, Amerika ve Türkiye arasında koordinasyonlu olarak dünya çapında müzisyenlerle yapıldı. 2005’ten beri hem Türkiye’den hem yurt dışından ustalarla yarattığım albümlerimden parçalar var. Yeni yaptığım parçalar  ve filme özel yapılmış score müzik var. Ne bir nota eksik ne de bir nota fazla. Kar Beyaz, boşlukları olan bir film. Olumlu anlamda boşlukları olan bir film. O boşluklar müziğe yer açıyor ama müzik o boşlukları tamamen doldurmuyor. Bir kısmını izleyiciye ve dinleyiciye bırakıyor. Filmi izledikten sonra, sizi sarıp sarmalamış bir kitap okumuş gibi hissediyorsunuz.

Film Artvin’de geçiyor, Artvin Borçkalı bir yönetmen çekiyor ve siz de oraya aitsiniz... Bu durum, müzikleri yaparken sizi yönlendirdi mi, neler hissettirdi, nasıl etkiledi?..
Artvin benim kaybettiğim cennettir. Tıpkı filmin çocuk kahramanı Hasan’ın kaybettiği cennet gibi. Hasan kaybettiği cennete geri dönemeyecektir. Çocukluğunu da kaybetmiştir. Bir güğüm ayranla karda kışta onca yolu yürüyerek ekmek parası kazanmak derdine düşmüştür. Hasan’ınki ölüm kalım meselesidir. İnadına yaşamaktır. Veya ölmektir. Ayranı, bakır güğümü, bir tas ayran ve ekmekten alınan tadı ve zevki bilirim. Bilirim ki, aslında insan bir tas ayran ve bir parça ekmekle yaşayabilir. Bundan şikayetçi olmaz. Yeter ki sevgi olsun. Hasan asıl bunu kaybetmiştir. Sevgi ve şefkat verecek insanları. Bu filmin içindeki her şeyi iliklerimde hissedecek kadar iyi biliyorum. Bana çok tanıdık şeyler.
 

Filmde bazı sahneler var ki (atın karda koşuşu, kadının çığlığı...)müziğin üst noktaya ulaştığı anlar ve insanın ruhuna işliyor... Sizi en çok etkileyen görüntüler hangisiydi?..
Atın koşuşuna “Numinosum” albümümden “wordless- sözsüz” adlı parça eşlik eder. Bu parçayı yaparken insanın kendi benliğinde, iç dünyasında, kendi karanlığında, iç ormanlarında kayboluşu ve sonra yavaş yavaş kurtuluşunu vermeye çalışmıştım. Üst üste bindirdiğim vokallerle, sesimi nefesli enstrümanlar gibi kullanarak… Yaralı beyaz atın koştuğu o düşsel sahnelere bu yüzden çok uygun düştü. Bir de annenin çığlıkları...

Dağda, dört beş oktav sesimi kullanarak yine doğaçtan film için kaydettiğim “Bunalan Ozan İlahisi” adlı parçadaki çığlıklarımı annenin çığlıklarının altından yükselttim. Annenin çığlığı ile müzik olarak yaptığım çığlıklar entegre oldu. Filmin yükselen finalidir burası ve müziği aniden Hasan’ın bıçağıyla kesip sessizliğe düşüş. Bütün bunları, bu metaforları tek tek iğne oyası işler gibi düşünüp kurguladım. Kara sevdalı Recep kulübeden koşarak çıkarken bir müzik yükselir. Bu sırada kulübe yanar. Bu yanma yıkılma sahnesine eşlik eden müzik Recep’in kara sevdasından kurtuluşunun ve dünyaya dönüşünün müziğidir. Müzikte dağlara taşlara sesleniş, sonrasında isyan ve hükmediş vardır. Parçalama duygusu vardır.  (İstanbul/EVRENSEL)


UMUTSUZLUKTAN UMUT KOTARMAK, ÖLÜMDEN YAŞAM ÇIKARMAK

Filmdeki umuda, umutsuzluğa ve yaşama dair neler söyleyebiliriz?
Filmde, Küçük Hasan’ın ayran satabilmek için katetmek zorunda olduğu karlı yollarda buluyoruz kendimizi. Tıpkı Sabahattin Ali’nin bizi öykünün içine alması gibi, Selim Güneş de tuhaf bir biçimde bizi filmin içine sokuyor. Hayatlarımızın nasıl birbirine bağlı olduğunu, birbirimizden nasıl sorumlu olduğumuzu, önemsiz gibi görünen küçük bir davranışın bir başka insanın hayatında ne büyük sonuçlara vardığını anlatıyor Kar Beyaz. Film, Şavşat’ın bir köyünde kış koşullarında çekildi. Selim Güneş, tam da Sabahattin Ali’nin öykülerinde vermek istediği şeyi yaparak olağanüstü güzel görünen tabiat içindeki köyü “Benim köyüm güzel köyüm” gibi göstermek tuzağına düşmüyor. O muhteşem doğanın içinde saklı gerilimi müzikle vermek gerekti.  “Kar Beyaz” acelesiz, kendinden emin ve sakin anlatıyor öyküsünü. Müziği yaparken en önemli kriter dozu çok iyi ayarlanmış ses ve sessizlik dengesi yaratmak ve izleyiciyi sona hem görüntülerle hem de müzikle birlikte taşımaktı. Sabahattin Ali’nin öyküleri ne kadar karanlık olsa da, zor koşullarda O’nun bir öyküsünü hayata geçirmek için kararlı bir yürekle yola çıkmış olan Selim Güneş ve ekibi ortaya çıkardıkları bu sanat yapıtı ile insanlık adına başlı başına umudu temsil ediyorlar bence. Umutsuzluktan umut kotarıyorlar. Tıpkı benim kendi müziğimde yaptığım gibi. Umutsuzluktan umut kotarmak, ölümden yaşam çıkarmak.

www.evrensel.net