'Ah canıım!'

Yaz daha bitmemiş, son demleri hâlâ üzerimizde. Yaşadığımız ay güya sonbahara dâhil ama üstümüz başımız hiç de öyle göstermiyor. Hangi aklı evvelin icadı olduğunu, çağdaş mimarînin neresinde durduğunu hep merak ettiğim, amaçları arasında okulun Tiyatro Bölümü’ne derslik olup ar

Cem Uslu

İYİ İNSAN OLAMAZSAN HİÇBİR ŞEY OLAMAZSIN

Şimdi öğrencisiyim artık. Temmuz’da mezun oldum. Ağustos’ta konservatuvarın sınavlarına girdim… Şimdi öğrencisiyim. Giriş sınavı geliyor aklıma… Ayakkabılarım ne çok gıcırdamıştı! “Bitti” demiştim. “Kaybettim! Garç gurç garç gurç!... Sen o kadar uğraş, hazırlan, sabahın köründen akşamın karanlığına çalış, sonra 1 çift doğru düzgün ayakkabı giymeyi akıl edeme! Hem de O’nun karşısında!... Aferin sana! Bitti! Ama bitmedi. Daha yeni başlıyor. Artık O’nun öğrencisiyim. Birazdan gelecek. Kim bilir neler neler öğretecek, neler neler!... Ve geldi. Yine, tıpkı birkaç yıl öncesi yağmur altındaki o akşam olduğu gibi sevgiyle, sıcacık gülümsedi. Hepi topu 8 – 9 öğrenciydik,birkaç kelime konuştu bizimle. “Haydi bakayım, çıkın sahneye!” dedi. Çıkıp yan yana dizildik. Birkaç küçük nefes egzersizi yaptırdı, diyaframlarımızı kontrol etti vs. derken… “Çocuklar…” dedi, “birbirinizi sevin. Birbirinizi kıskanmayın. Birbirinizin arkasından konuşmayın. Önce iyi birer insan olun. İyi bir insan olabilirseniz, belki iyi bir oyuncu da olabilirsiniz. Ama iyi insan olamazsanız, hiçbir şey olamazsınız. Hadi şimdi gidin. Haftaya görüşürüz.” Nasıl “görüşürüz” yahu?...Kaç yıldır bu ânı bekliyorum ben, bu kadar mı?...Hani bir şehir efsanesi vardır (belki de efsane değildir de ben öyle biliyorumdur), fizik hocası sınıfa girmiş, tahtaya E=mc² yazmış ve “ders bitti” demiş, “bu kadar”. Öyle işte…Öyle olur mu? Değil işte! Efsanedeki hoca “ders bitti” derken “Efsane” Hoca “haftaya görüşürüz” demişti. Dersi bitirmemişti. Hâlâ daha bitirmediği gibi.

BIRAKMAMAYI ÖĞRENMEK...

Geçtiğimiz yıl Ağustos’un 15’inde, Hoca’yı kaybettiğimiz haberini aldığım vakit gene böyle bilgisayar başında yazıyordum. Bir müddet durdum. Hiçbir şey yapamadım. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama sessizce durdum. Bir an içimden hiçbir şey yapmak gelmedi. Neden sonra, derin bir nefes alıp silkindim ve yazmayı sürdürmeye karar verdim. Çünkü fark ettim ki Hoca’yı kaybetmek diye birşey yoktu. Buna ancak, yılgınlığa düşersek uğrardık. Yoksa, onun yaptığı gibi 80’inde hâlâ aşkla, şevk ve inatla mesleğine sarılacak olanların o hep yanıbaşındaydı, belli ki olacaktı. Ben de yazmaya devam ettim. Cenazesinden döndüğümde yakamdaki siyah-beyaz fotoğrafını çıkarıp yatağımın ayakucundaki duvara astım ve çalışmayı sürdürdüm. Şimdi artık her vazgeçer gibi olduğumda, “olmayacak galiba” deyip kendimi sırt üstü bıraktığımda duvardan bana bakıp o her zamanki muzip gülümseyişiyle soruyor: “Ne yapacaksın ulan, bırakacak mısın pezevenk?” Ve ben bırakamıyorum…Bırakamam. Devam.

SOKAKTA KALEM SATAN TEYZEYE ‘CANIM!’ DEDİRTEN SANATÇI

Bu yazıyı yazmaya yeltenmeden önce epey düşündüm. Ben kimim ki?...Tıfıl oğlanın teki. Daha dün mezun olmuş bir garip oyuncu çömezi. Artık her biri birer “hoca” olmuş öyle çok usta öğrencisi var ki ağzımız açık izlediğimiz… Bana düşer mi?...Vallahi düşse de yazıyorum dedim sonra, düşmese de yazıyorum. Ben, Hoca’nın 60 yıllık sanat yaşamının son birkaç yılına az biraz yetişebilmiş son öğrencilerinden bir ukala dümbeleğinin teki, tutmuş insanlara koskoca Müşfik Kenter’i anlatmaya cüret ediyorum. Abilerim, ablalarım, zaten siz bin mislini biliyorsunuz elbet bunların, “çocuk da kendini fasulye gibi nimetten sayıyor” diye gülüp geçin, cehaletime verin. Affedin. Beceremem de zaten. Klişedir ama doğrudur (belki de doğru olduğundan klişedir): Bazı şeyler anlatılmaz; yaşanır. Gülümseyişini betimlemeye kalksam size, olmaz. “Maşallah, hepiniz oyuncu oldunuz vallahi!” diyerek bir yandan tatlı tatlı azarlarken alttan alta nasıl da cesaret verdiğini oynamaya kalksam, oyunculuğum yetmez, yüzüme gözüme bulaştırırım. “Tiyatro gerçek değildir; gerçekten daha gerçektir!” derken neyi kastettiğini artık anlıyorum desem ilk sınavda çakarım, yüzünüze bakamam. “Oyunculuk çok ciddi bir şakadır” demekle dikkatimizi çektiği şeye artık pür dikkat uyanık olduğumu iddia etsem, iddiayı kaybetmem şu ucundan tutmaya cesaret ettiğim 2500 yıllık sanatın bir küçük âl-i Cengiz oyununa bakar, çuvallarım. Ama bir şeyi bilirim... Kenter Tiyatrosu’ndaki tören bitmiş, Teşvikiye Camii’ne geçmişiz. Cenaze namazına bir buçuk saat kadar var; bari bir yerde oturup bekleyelim demişiz. Yaşlı bir teyze yanaştı yanımıza, iki büklüm olmuş beli, kalem satıyor, “oğlum bir kalem alır mısın?” dediği anlar dışında gözlerini kalemlerinden ayırmıyor. Yakamızdaki fotoğrafını gördü Hoca’nın… “Müşfik Bey mi o?” dedi, “Ah canım!... Ölmüş mü?” Şimdi aynı memleketin oyuncularının, sanatçılarının “Görüldüğü yerde şişlensin!... Silivri’ye gönderilsin!...” denerek linç edilmeye çalışıldığı, kaynağını ve sevincini “insan”dan alan bu sanatın bu memleketin insanlarından koparılması için canhıraş uğraşıldığı bu zamanların bir kuş uçuşu kadar evvelinde, sokakta kalem satan teyzeye “Canım!” dedirtebilmiş bir “tiyatro sanatçısı”, bir “insan”dı Müşfik Kenter. Kimse kıskanmasın, gururla söyleriz ki hocamızdır. Oyunlarımızın başköşesi, izleyici koltuklarının en afilisi daima onundur (oynarsa baş edemeyiz; oturup izlesin, dileğimiz). Buyursun gelip otursun. Maşallah, hepimiz de oyuncu olduk vallahi! Ruhu şad olsun.

www.evrensel.net