10 Ağustos 2013 13:49

Ergenekon kararı Gezi birlikteliğinin sonu mu?

31 Mayıs’tan itibaren farklı çevreleri demokratik talepler etrafındaki birlikteliği, Ergenekon kararına verilen farklı tepkilerle ciddi yara almışa benziyor. Peki bu iki aylık dayanışmanın sonu mu?Bundan iki ay önce Gezi Parkı’na polis ve zabıta tarafından sabaha karşı düzenlenen baskına karşı patlak veren direniş, kısa sürede ül

Ergenekon kararı Gezi birlikteliğinin sonu mu?

Paylaş
Dağhan Irak

Bundan iki ay önce Gezi Parkı’na polis ve zabıta tarafından sabaha karşı düzenlenen baskına karşı patlak veren direniş, kısa sürede ülkenin dört bir yanına yayıldı ve özellikle 1970 ve sonrasında doğan kuşaklar için benzersiz bir politik deneyimi yarattı. Bütün Haziran ayına yayılan direnişler, kimilerine göre Paris Komünü, kimilerine göre Arap Baharı, kimilerine göre ise Mayıs 68’le karşılaştırılabilecek bir fenomendi. Bu, aynı zamanda ülkeden umudunu kesmiş ve iktidarın her seferinde kendini aşan baskıcı politikalarıyla demokratik süreçlerden iyice izole edilmiş bir kitlenin tekrar politik alana dönüşüydü. Bilgi Üniversitesi’nden Esra Ercan Bilgiç ve Zeynep Kafkaslı’nın direnişin ilk haftalarında yaptığı ankete göre, direnişçilerin büyük kısmı genç ve örgütsüzdü. KONDA anketine göre ise yarısından fazlası lisans ve lisansüstü eğitimliydi ve birincil haber kaynağı olarak sosyal medyayı takip ediyordu. Bu araştırmalara dayanarak direnişçi profiliyle yeni medya araçlarının kullanıcı profilinin birbiriyle oldukça benzerlik taşıdığını söyleyebiliriz. Bu da Gezi sürecinde sosyal medyanın politik önemini arttıran bir faktör oldu.

Bundan iki hafta önce yine bu sayfalarda yayımlanan “Cenk Akyol ve AKP’nin kültür savaşı” başlıklı yazımda detaylı olarak açıklamaya çalıştığım üzere kültürel alan, ekonomik ve sosyal alanların aksine AKP’nin sermayesinin iktidar kurmaya yetmediği bir mevzi olarak karşımıza çıkıyor. Sosyal medya da büyük oranda bu alanın bir parçası. Gezi direnişiyle, AKP üzerinde tartışılmaz bir hegemonya kurmak istediği kitlelerle bilinçli olarak ya da muhtemelen paniklediği için bir kültür savaşına girdi ve yarattığı “sembolik şiddet”in bu alandaki hedeflerine yetişmeyecek kadar çapsız kaldığını görmek durumunda kaldı. Bunun sonuçlarını ölçüsüz bir hırçınlık fırtınası olarak izledik. Günde altı-yedi miting, bir haftada onlarca röportaj, özellikle TRT Haber, Anadolu Ajansı ve AKP’nin Pravdası Yeni Şafak kanalıyla yayılan ve Kuzey Kore Haber Ajansı’na rahmet okutan dezenformasyonlar iktidarın ülkede ve dünyada prestijinin Monopoli parası değerine düşmesini engelleyemiyordu (aslına bakılırsa her şeyi büsbütün kötüye götürüyordu). AKP’nin yıllarca yatırım yaptığı vasatlık, kitlelerden cevap alınca felce neden oldu. AKP iktidarının en sembolik isimlerinden Erdoğan Bayraktar’ın deyimiyle Türkiye bir “ara-eleman ülkesi”ydi ve tüm çabalara rağmen varlığı engellenemeyen bir kitle hükümeti gülünç duruma düşürüyordu. Bundan önceki on yıl boyunca kendi gündemini rahat rahat dikte eden AKP, iki ay içinde Gezi’nin gündeminin peşinde kuru yaprak gibi savruluyordu. Türkiye tarihinde eşi pek görülmemiş bir çaresizlik yaşanıyor, akıl almaz bir şiddetle bunun üstü kapatılır sanılıyordu.

Bu iki ay, hiç kuşkusuz iktidarın zayıflıklarını ve giderek artan otokratik eğilimlerinin nasıl göğüsleneceğini gösterme anlamında eğitici oldu. Haziran direnişlerinin kültürel, sosyal ve politik kazanımları hiçbir şekilde reddedilemez. Ancak yaşanan olayların duygusal yoğunluğu, insanda ister istemez devrim yapılmış hissi yaratıyor, ki bu aslında bir illüzyondan ibaret. Gezi, Türkiye için çok önemli bir kilometre taşı ve insanların yıllarca anlatacakları olaylardan biri. Ancak unutmayalım ki, bu direniş kökünü insanların reflekslerinden aldı ve arkasında sağlam bir örgütlülük ya da en azından elle tutulur bir ideolojik ajanda barındırmıyordu. Bu anlamda Haziran direnişleri, belki biraz Rusya’daki 1917 Şubat Devrimi’ne benziyor. Buna “tâ burasına gelenlerin ayaklanması” da denebilir. Böyle bir hareketliliğin değeri, hele ki Türkiye gibi politizasyona yol açabilecek her şeyin yok edildiği bir ülkede, çok büyük ancak bundan tek başına bir siyasi hareket çıkarmak çok zor. Elinde Atatürk bayraklı gençle, BDP bayraklı genci sokakta direnirken bir araya getirebiliyorsunuz ama aktif direniş sönümlendiğinde altını doldurabileceğiniz ne var tartışılır. Bunu açıkçası kimse pek görmek istemedi ancak sanki bir taraftan da bunun karşımıza çıkacağını herkes biliyordu. Nitekim Ergenekon kararıyla beraber kaçınılmaz olan gerçekleşti.

AKP iktidarına baktığımızda, onu en iyi tanımlayabilecek şey “sapla samanı karıştırmak” olabilir. Bu iktidarın en büyük başarısı kendi kitlesini asgari müştereklerde buluşturup, karşısındaki kitlenin bölünmüşlüklerini azami oranda kullanmak oldu. Ergenekon Davası bunun en başarılı örneklerinden biriydi. Davada yargılanan ve ceza alanların pek çoğu işlediği başka suçların delilleri halının altından taşan tipler. Ancak bu insanlar bu davada o suçların çoğundan yargılanmadılar. Buna karşın bu davada yargılanabilecek bazı başka isimler de itinayla bu davadan ayrı tutuldu. Sanıklar ne yaptıklarından ziyade kim olduklarıyla yargılandı. Mesele sanki bu insanların darbe planlarına karışıp karışmadığı hakkındaki somut delillerden çok “darbeci” etiketini üzerlerinde ne kadar hakkıyla taşıdıklarıydı. Mesela Tuncay Özkan, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarından nasıl daha fazla darbeci olabiliyordu, orası meçhuldü.

Davanın hukuki olarak zayıfladığı yerlerde devreye bölünmüşlükler girdi. Davadaki hukuki yamuklukları sorgulamak “ulusalcı”, “darbeci” olmanıza yetebiliyordu. Aynı şekilde davadaki kimi sanıkların suçlarını söylediğinizde “Kürtçü”, “yandaş”, “liboş” olarak damgalanabiliyordunuz. Sözün özü etiketlenmeden bu davayı yorumlamanın yolu yoktu, hâlâ da yok gibi gözüküyor (bu yazının üstüne de muhtemelen bir takım etiketler yapışacaktır). Başka davalarda, örneğin Şike Davası’nda da bu oldu. “Yandaş”, “Fettulahçı” vs. olmadan Aziz Yıldırım’ı, “Fenerbahçe fanatiği” olmadan davadaki hukuksuzluğu eleştiremezdiniz. 12 Eylül referandumu yirmi soruya tek cevap verdirmenin başka bir klasik örneğiydi. Kabul ettiğiniz on dokuz madde için tamamen reddettiğiniz bir maddeyi de onaylamak zorundaydınız. Bunlar hep her şeyi “ya birsin, ya sıfırsın”a çeken indirgemeci bir sözüm ona demokrasinin yansımalarıydı.

Sosyal medya bu tip indirgemecilikleri çok seviyor. Hele her lafın -140 karakter sınırı nedeniyle- ister istemez kısa tutulduğu Twitter bu tip bir basitçiliğin üremesi için ideal kuluçka ortamı sağlıyor. Durum böyle olunca Ergenekon gibi konuların sosyal medya üzerinde tartışılması gökten etiket yağmasına neden oluyor. Geçen hafta da herkesin herkesi etiketlediği bir hafta oldu. Aktif direniş dinip kozalarımıza dönünce sinik şüpheciliğimiz tekrar arttı. Gezi’nin başarısı bunu kırmaktı. Başladığımız yere dönmedik belki ama şu hafta bize gösterdi ki, duygusal ve spontane birliktelikler kısa süreli kalmaya teşne ve ülkenin kalıcı sorunları hakkında bir şeyler söylemeyen bir hareketin kalıcı olma şansı pek yok. Türkiye gibi hem mecazen hem harfiyen herkesin dolabında bir sürü cesedin olduğu bir ülkede bunu yapmak nasıl mümkün olacak, belki en iyisi önce bunu düşünmek...

ÖNCEKİ HABER

Rusya ile ABD Cenevre için anlaştı

SONRAKİ HABER

Akar: Bedelli askerlikten 9 milyar 533 milyon lira gelir elde edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa