Satıcı değil Geziciyiz

Satıcı değil Geziciyiz

Bu haftanın meşhur videolarına da, yüz kişilik üniformalı ordusuyla İstiklal Caddesi’nde turlayan polisler imza attı. Sokakta sigara içene, yemek yiyene saldıranlar ve tabii o meşhur nara: “Nerde o direnmek isteyenler nerde?” Bağırarak dolanan, insan görünce bir o yana bir bu yana koşturmaya başlayan kolluk kuvvetleri hafızalara kazınd

Çağdaş Günerbüyük

O MADDE HANGİ MADDE?

Malum, internet alkolden uyuşturucunun farklı türlerine kadar muhtelif maddeleri kullanıp kendini kaybetmiş insanların görüntüleriyle dolu bir sergi. Bunca yıllık birikim içinde, bunlar kadar acayip bir “kafası kıyak” topluluk bulunabilir mi, bilen varsa söylesin. (İfade, Başbakan’ın nasıl gezen bir nesil istemediğini ilan ettiği konuşmasından ödünç alındı.)

Maddi bir sebebi var mı, ikramiyeden başka, bilinmiyor. Ama bilinen, dil kurumunun “madde”nin “para” anlamını henüz sözlükten çıkarmadığı.

Günümüzde bomboş kalmasını istediği sokaklarda onlarca meslektaşıyla nefret saçarak yürüyen kafadan daha güzeli yok. Gerisi çöp. Ama “destan”, o kafanın. (İfade, Başbakan’ın maddi zararı öne çıkarıp, polisin sebep olduğu ölümleri es geçtiği konuşmasından ödünç alındı.)

Bir madde var ki, devrin alametifarikası. Büyük yazar Shakespeare’in Atinalı Timon’u “çekil karşımdan kahrolası çamur” diye küfürler eder, kafasını da şöyle tarif eder: “Şu kadarı yeter bunun çevirmeye karayı aka; eğriyi doğruya, / Kötüyü iyiye; soysuzu soyluya; kocamışı gence; yüreksizi yiğide.”

MADDEYİ SİZ BİLİRSİNİZ, SİZ...

Bizse, para hesaplarıyla övünen, hesabı bozanları tehdit eden nutuklara alışığız. İsterse devlet kurşunuyla, bombasıyla ölenler olsun, maddi zarar hepsinden büyük.

Ceylan gibi çocuklarını karakol bombalarına kurban veren Liceliler, bombayla can veren 12 yaşındaki Ceylan Önkol’u unutmamıştı. İlçelerine karakolun daha büyüğünün yapılmasını protesto ederken bu kez gencecik bir kardeşlerini, Medeni Yıldırım’ı kaybettiler, Haziran’da. O kafanın bulabildiği tek savunma “uyuşturucu baronları” olmuştu. Medeni’nin öldürülmesinin üstünden üç hafta geçti, Lice’ye yüzlerce askerle, karadan havadan operasyon düzenlendi ve ilçede esrarın kökünün kazındığı hissettirildi. Toplam 3 ton esrar ele geçirildi, alkış kıyamet. Kimsenin yeniden o karakol bağlantısını hatırlatmasına gerek yoktu, ama ortada ne büyük bir zafer ve haklılık olduğunu medya başarıyla yansıttı.

Bundan üç yıl önce Diyarbakır’dan İstanbul’a 50 kilo esrar getiren bir grup yakalandığında böyle olmamıştı. Birkaç ay tutuklu kaldılar, “satıcı değil, içiciyiz” dediler ve serbest bırakıldılar. Ne Lice operasyonu kadar gururla, ne de şu ünlülerin yakalanması kadar iştahla anlatıldı. Gürültüye gitti. Üstünde durulmadı. Birinci sayfalarda günlerce dolanmadı. Fotoğraflar birer utanç vesikası gibi tekrar tekrar yayınlanmadı.

Oysa o davada da “ünlü” arayan, bulabilirdi. Hiç teşhir edilmeyen ve sonunda serbest bırakılanlardan biri, yeğen Mehmet Erdoğan’dı. (Başbakan amcasının konuya ilişkin kullandığı bir ifade olmadı.)

UYUŞTURAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

Bugün ise, ne kadar suçlu, kaç gramın sahibi, ne kadar içici oldukları bilinmeyen onlarca oyuncuya karşı düzenlenen operasyonun bir tek cinsi var, itibarsızlaştırma operasyonu. Narkotik, onun yanında teferruat. Sonunda kim aklanır, kim ceza almaz belli olmaz. Ama ilk günden serbest bırakılanlar dahil, teşhir edilmekten kurtulan olmadığı şimdiden belli. Asıl suçlarının Gezi’ye destek vermek olduğunu duyunca keşke “Yok canım” diyebilseydik. Satıcı değil, Geziciler ve ne de olsa daha birkaç gün önce, parka gitmenin “müebbetlik suç” olduğu en yetkili ağızlardan ilan edildi bile. Çünkü en büyük ceza, uyuşmayana verilmeli. Maddenin iktidarında, kafa böyle.

Maddeye karşı manevi nutuklar atmak kolay. Ama yine bu narkotik haberlerle aynı günlerde, İstanbul’un Gülsuyu’nda herkesin canını sıkan, haraç kesen, baskınlar yapan uyuşturucu çetesine neden dokunulmadığını soranlar bir cevap alamıyordu. Mahalleli tepki gösterince, bayram günü halka kurşun sıkarak, mahalleyi gaz bombalarına boğarak verildi cevap.

Gazi Üniversitesi’ne bağlı bağımlılık ünitesinin kapatılmak istenmesini ise, şu an okumakta olduğunuz gazete dışında haber yapan bile yok. Tedavi görenlerin, ailelerinin çalmadığı kapı kalmayınca şimdilik kapama kararından vazgeçildi ama taşınacağı kesin, dendi. Zaten yetersiz sayıdaki kliniklerden birinin akıbetini korkuyla beklerken, madde bağımlılığına karşı politikalar ummaksa, kimsenin içinden gelmiyor.

‘ELLER DE AYAKLAR DA...’

Hangi maddenin zihne nasıl etki ettiği meselesi ilginç bir konu. İnsan beyni epey karmaşık, ama bazı meseleler onun kadar değil. İktidar sarhoşları, sabah akşam terör estiren kendinden geçmişler, maddiyat bağımlıları, ortada mesela. Yıllardır anlattıklarıyla sokağa çıkamayacak, ağzını açıp sesini çıkaramayacak kadar uyuşturmaya çalıştıkları halkın uyuşmayı nasıl reddettiğini bütün dünya biliyor. İstedikleri araçlarla, istedikleri kadar uyuşturamadıkları herkesi nasıl düşman belledikleri de öyle. Suçlamaya doyamadıkları ünlüler, binlerce Gezi gözaltısının, yüzlerce tutuklamanın, operasyonun, baskının, saldırının yanında küçük bir heves.

“Vay canına! Eller de, ayaklar da, gerçekten / Baş da ayrıca, eril güçler de, hepsi senin.” Dertleri uyuşturucuya karşı olmak olsaydı da, Goethe’nin yüzyıllar önce paraya dair söyledikleri, bize o kafayı bu kadar güzel anlatmasaydı. Elbet ayaklar baş olacak, o kafa yıkılacak ve o vakit kimseyi uyuşturamayacaklar. (Shakespeare ve Goethe alıntılarını aktaran: Karl Marx, 1844 Elyazmaları)

www.evrensel.net