Renklerin bayramı

Renklerin bayramı

  • Kalben bağlı olduğun bir şeye karşı kendini anlatmak gibisi var mı? Sevdiğini söylerkenki kadar özgür olabilir mi insan? Daha büyük bir rahatlama olabilir mi? Futbol taraftarının kaygısı çoklukla budur. Takımını sevmek ister. Sevgisini bağırmak, pankartlara yazmak. Öyle özel bir noktadadır ki, sevgisini ne kadar yüksek sesle bağ

    Erdem Aksakal

    İktidar ise bu resme tam tersten bakar. Tribün kalabalıktır, topluluktur. İktidar taraftar gruplarını kolluk kuvvetleri aracılığıyla zaptedilecek başıboş, tehlikeli bir güruh olarak görür. Toplumsal kalabalıkları sevmez.İster ki, maça gelen onbinlerce kişi bir grup oluşturmasın. Bireysel gelsin, izlesin maçını, ayağa bile kalkmasın. Otursun. Oyuna etki etmeyi aklından dahi geçirmesin. Sonucu sessizce kabul etsin. İktidar futbol seyircisi diye adlandırır. Taraftarın kendisi için ise, seyirci tanımı çok dardır. Onlar tezahüratı, pankartı, enstrümanı, grup tavrı, kimi zaman kışkırtıcı, küfürlü sözleri ile oyuna müdahale eder. Taraftarların çoğu için futbol izlenecek değil, tribünden katılacak bir oyundur. Maçı sessizce izleyenleri “Burası sinema, tiyatro değil” diyerek reddeder futbol taraftarı. İktidar, seyirciyi bir fanusa koymak ister. Taraftar ise gündelik hayattaki duvarlarını, toplu tavrıyla kırıp daha bir özgür davranmak ister tribünde.İşte, çok sürmedi iki paragrafta geldik iktidarın taraftarları neden olduğu gibi kabul edemediğine.
    İktidar toplumsal kalabalıkları sevmez kısmını şöyle düzelteyim. Genelde sevmez. Her iktidar bazı kitleler bir araya gelip kendisini alkışlasın ister. En yakında Kazlıçeşme’de, Sincan’da şahit olduk. Eğer futbol seyircisi temelde iktidarı rahatsız edecek bir dinamiğe dönüşmüyorsa, iktidarı alkışlıyorsa bazı ufak tefek haylazlıklarını da tolere edebilir iktidarlar. Uzun yıllar böyle oldu Türkiye’de.  İktidarlar “Sağla solla uğraşacaklarına ne güzel futbol izliyor çocuklar” söylemiyle kabullenir gibi yaptı taraftarları. Kendisini destekleyen söylemlerin taraftarlarca tezahürata dönüştüğü kimi dönemlerde engin bir hoşgörüyle izledi taraftarları. Başbakanların, bakanların en sevdiği görüntülerdendir, maç başlamak üzereyken şeref tribününe gelir. İki eliyle taraftarı selamlar. (Biraz da garip görünür bu iki elli selamlama) 90’larda toplumsal şovenizmin doruk yaptığı sıralar taraftarların başlattığı, psikolojik harekatın da desteklediği her maçtan önce İstiklal Marşı okuma adeti, 20 yılın sonunda neredeyse kanunla uygulanan bir emire dönüştü. Devletin engin hoşgörüsü ancak bununla sınırlıydı. “Maçı izlerken illa ki bağırmak mı istiyorsunuz? İşte İstiklal Marşımız.”
    1987’de Galatasaray ile Gençlerbirliği arasındaki Cumhurbaşkanlığı Kupası final maçında (aslında Cumhurbaşkanlığı Kupası zaten tek bir final maçından ibaret) kendi adına yapılan maçı izleyen Kenan Evren, iktidarların tipik tavrını göstermiş ilk yarının sonlarına doğru taraftarların tezahüratlarından rahatsız olarak stadı terk edip gitmişti. Kendisini alkışlamayan her kitle, tehlikeli bir kitleydi onlar için.

    BU AHVAL VE ŞERAİT İÇİNDE SÜPER KUPA!

    İnternet çağıyla birlikte daha çok bilgilenmeye, birbiriyle daha iyi haberleşmeye başladı taraftar grupları. Daha çok tartışıp, daha iyi organize oldular. Kolektif yaratıcılıkları gelişti. Patırtı gürültü peşindeki bir avuç çocuk söylemini çoktan yırtıp attılar. Magazin spor gazeteleri, kulüp yönetimleri ve tribün reislerinin güdümünden çıkalı çok oldu taraftarlar. En iyi örneğini de Gezi’de gördük. Hatta Gezi öncesi son birkaç yılın 1 Mayıslarında bazı emareler belirmeye başlamıştı. Taraftar gücünün farkına vardı, ve bu gücüyle sadece hakem hatalarını değil toplumsal yaşamı da sorgulamaya, etki etmeye başladı. Oldu mu size Kenan Paşa’ya dahi stadı terk ettirecek türden bir manzara?

    Tam da bu koşullarda 11 Ağustos’ta oynanacak günümüzün Cumhurbaşkanlığı Kupası olan Süper Kupa finali çıktı geldi. Fenerbahçe ve Galatasaray arasında oynanacak final, Gezi Direnişi sonrası ilk büyük maç kimliğinde. Üstelik Gezi sürecinde taraftarlar arası kardeşleşme tavan yapmış, maç da iki takım taraftarının eşit olarak gelebileceği tarafsız bir sahada Kayseri’de. Yıllardır “Ah futbol stadlarındaki gerilim bitse taraftarlar maçı kardeşçe izlese” özlemlerini tekrarlayanların etekleri Fener ve Cimbom taraftarlarının kardeş kardeş kendilerine tavır koyma ihtimalinden dolayı tutuştu. Apar topar pankart, tezahürat, davul gibi tribünün olmazsa olmazlarına engel koymaya çalıştılar.

    Baştan beri dedim ya, iktidarlar taraftara da, kardeşliğe de ancak ve ancak kendi söylemlerini desteklediği ölçüde toleranslılar. Kayseri’de onbinlerce taraftarın hep birlikte iktidar karşıtı duruş sergilemesinden korkuyorlar. Ramazan Bayramı demeçlerinde çıkıp “Bayramlar toplumsal kardeşlik ve dayanışma günleridir” diyecekler ve bayramdan bir gün sonraki bu maçta taraftarlar kardeşleşmesin diye olmadık uygulamalar geliştirecekler. Bayramda, sevdiklerinin bazılarını yalnız bırakıp bir başka sevdiğinin, takımının peşinden koşacak kadar naif, Gezi Parkı’nda birbirinin formasını giyecek kadar dayanışmacı insanlardan bu ölçüde çekinmek de ne tribünün ne bayramın havasına uymuyor. Her şeye rağmen Süper Kupa finali, sezonun bir kardeşlik bayramına dönüşecek gibi.

    Öyle ya, taraftarın bayramı takımına kavuştuğu an. Geçen sezon bayram günü oynanan ligin ilk maçında Kayseri deplasmanına “Sensiz Bayram kutlanır mı?” diye pankart götüren Bursasporlular ne güzel anlatmış bayramın tadının sevdiklerinle birlikte çıktığını.Önümüzdeki birkaç yılda Ramazan Bayramı futbolun tatil sezonuna denk gelecek. Taraftarın takımının galibiyetiyle çifte bayram yaşama sıklığı azalacak. Gerçi taraftara ne gam, o kendisine sevdikleriyle bayram gibi günler yaşatmanın yolunu bulur.

    www.evrensel.net