Edebiyat ve yaşam

Edebiyat ve yaşam

Edebiyat yaşamın izdüşümüdür; edebiyatın en eski ve köklü ifade biçimlerinden biri olan şiirin doğuşu da bize bunu göstermektedir. İnsanın yeryüzündeki serüveninin başladığı ilk günlerde dans ve müzikle birlikte doğan şiir; insanın yaşadıklarını anlatma, özlem ve isteklerini ifade etme gereksiniminden do

Gülsüm Cengiz


“Geçer, geçer,
Kaval kemiğinin acısı geçer,
Derinde açılan yara geçer,
Karnındaki derin sızı geçer,
Geçer, geçer.”

İŞ, ŞİİRLE GÜZEL

Benzer bir durumu, iş türkülerinde ya da denizci heyamolalarında da görürüz. Kütük ya da taş kaldırmak, kürek çekmek gibi zor ve birlikte yapılması gereken işler sırasında söylenen iş türküleri belirli bir ritme sahiptir ve bu ritim kaldırma, çekme, itme vb. hareketlerinin aynı anda yapılmasını sağlar.

“Haydi, asıl küreğe!
Nasıl taşıyor çarpan yüreğim
Gözlerinde çakan ışıkla,
Ey Puhi-hula!
Haydi, asıl küreğe!”

Buradaki örnekte gördüğümüz gibi, birlikte yapılan işin üstesinden gelmek için hep birlikte söylenen ritimli-ezgili sözler, (iş türküleri ve heyamolalar) şiirin insan yaşamındaki işlevselliğini ortaya koymaktadır. Şiirsel anlatımın başka bir türü olan destanlar ise; belirli yaşanmışlıkları, tarihsel olayları anlatan yazın ürünleridir. Ortaya çıktığı dönemde ve sonrasında uzun süre şiirsel anlatımın kullanıldığı dram sanatı da benzetme ve yansılama uygulamalarını içerir.

DEĞERLİ OLAN NE?

Antik çağlarda ortaya çıkan tiyatro metinlerinde de insanlık halleri, toplumsal ilişkiler ve değerler dile getirilmiştir. Sophokles’in paraya dayalı ilişkileri eleştiren şu dizeleri gibi:

“Bir insan çirkin mi yaratılmış, sevilmiyor mu,
Para hem güzelleştirir onu hem de sevdirir.
Varlık, sağlık, mutluluk parayla gelir hep,
Yalnız para gizler her türlü haksızlığı.”

Benzer dizelere, Shakespeare’in Atinalı Timon adlı oyununda da rastlarız:

“Ne o? Altın mı?
Sapsarı, pırıl pırıl, değerli altın mı? Hayır, tanrılar,
Açgözlü alığın biri değilim ben. Kökler, ey duru gökyüzü!
Karayı ak; çirkini güzel; haksızı haklı; alçağı soylu;
Yaşlıyı genç; korkağı yiğit yapmaya yeter bunun bu kadarı.”


TARİH ŞİİRLE BAŞLAR

EDEBİYATIN en eski türü olan şiir, insanlık tarihinin başından bu yana, her dönemde hem insanlık hallerini, hem de özlem, umut ve mücadelelerini ifade etmiştir. Tıpkı heyamolalarda, iş türkülerinde olduğu gibi, değişmesini istedikleri koşullar için mücadeleyi vurgulayan dizeler yazmıştır şairler. Paris Komünü sürecinde, Jean-Baptiste Clement’in Kiraz Zamanı adlı şiiri, komüncülerin dilinden düşmeyen bir şarkı olmuştur. Eugene Pottier’in yazdığı ve Lilleli sanayi işçisi Pierre Degeyter’in bestelediği ‘Enternasyonal’ ise, yalnız Fransız işçilerinin değil, bütün dünya işçi ve emekçilerinin bugün de dilinden düşürmediği ortak bir şarkıdır. Şiirin, insanlık hallerini ve özlemlerini ifade etme geleneği, daha sonraki süreçte de sürmüştür ve günümüzde de sürmektedir; Nazım Hikmet, Bertold Brecht, Paul Eluard, Pablo Neruda ve yakın tarihimizdeki ozanlar aracılığıyla…


YAŞAMIN TANIĞI

Zaman içinde önce danstan ve daha sonra müzikten ayrılan şiir; yazılı kültürün gelişmesiyle tek başına ve güçlü bir ifade biçimi olarak varlığını sürdürmüştür. Yaşama tanıklık etmek, toplumsal koşulları ve insanın özlemlerini anlatma kaygısını güder. Tıpkı Heinrich Heine’in yoksul dokuma işçilerinin durumlarını ve duygularını ifade etmek için yazdığı şu dizelerdeki gibi:

“Gözler kupkuru, yaş yok gözlerde bir damla,
Oturmuşlar tezgahları başına, diş bilerler.
Dokuruz kefenini senin, hey Almanya, Almanya,
dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
...
Yuf o krala, zenginlerin adamına,
halkın yoksulluğuna hiç aldırmayan o krala,
bir de soyar bizi varana dek son kuruşumuza,
kurşunlatır köpekler gibi sokak ortasında bizi.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!”

Birminghamlı Edward P. Mead ise, feodaliteden sanayi toplumuna geçişte yazdığı Buhar Kralı şiirinde fabrika sistemini şu dizelerle eleştirir:

“Bir Kral var, insafsız bir Kral;
Şairlerin düşlediği değil,
Bir despottur bu; iyi tanır onu beyaz köleler.
İnsafsız ve acımasız bu Kral; adı Buhar.

Tek bir kolu var, demirden,
Ve sadece bir tek olmasına rağmen,
Bu güçlü kolda sihirli bir kudret var,
Ve milyonlarca insanı perişan eder!”

Şiirin insan yaşamında güçlü bir yer edinmesinin sonrası; tiyatro, roman, öykü, deneme, eleştiri türlerinin de ortaya çıktığı uzun bir serüvendir… Edebiyatın öteki ifade biçimleri olan tiyatro metinleri, öyküler, romanlar başka başka gereksinimlerden doğmuşlardır. İnsanın yeryüzündeki serüveni sırasında, değişen toplumsal koşullara, insanların gereksinim ve özlemlerine göre edebiyat ürünlerinin biçimlerinde ve içeriğinde değişiklikler olmuştur. Bununla birlikte, ancak yaşamın gerçekliğinden ve insanın gereksinimlerinden doğmuş olan yazınsal yapıtlar, yaşamda karşılığını bulmuş ve kalıcı olmuştur. Bu kalıcılık, önce kulaktan kulağa aktarma yöntemiyle; yazının bulunuşuyla da yazılı biçimde gerçekleşmiştir. Matbaanın bulunuşuyla da kil tabletlere, taş sütunlara, papirüslere yazılan yazınsal yapıtlar, kitaplaşma olanağı bulmuştur.

EDEBİYAT YAŞAMIN İZDÜŞÜMÜDÜR

Günümüzdeyse, bilgisayarlar ve yeni iletişim olanakları girdi insanın yaşamına. Bu gelişme, yaşamın bütün alanları gibi, yazın alanını da etkiledi. İnternet sitelerindeki yazın sayfalarına, yazınsal ürünlere ulaşmakta; kendi yazdıklarını başka insanlara da iletebilmektedir insan. Ne var ki, bugün dünyayı hegemonyası altına alan emperyalist güçler, onların ideologları, bu iletişim ağına da egemen olma çabası içindedirler. Ekonomik, politik ve askeri alandaki yayılmacılıklarına, kültürel alandaki yayılmacılıkları da eşlik etmektedir. İnsanların bilincini bulandırmak için yarattıkları tek tip, yoz, yaşamdan kopuk, salt tüketime yönelik ürünlerini halklara dayatmakta; yerel ve ulusal kültür değerlerini, halkların bu alandaki birikimlerini yok etmeye çalışmaktadırlar. Ellerindeki tüm olanakları kullanarak; insanı yaşamdan ve öteki insandan yalıtma, yalnızlaştırma, yabancılaştırma ve tek tipleştirme politikası uygulamaktadırlar. İnsanların birbirlerine ve yaşama yabancılaştırılmaya, sanatın yaşamdan koparılmaya çalışıldığı bu süreçte; edebiyat ve yaşam ilişkisinin değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.
Edebiyat, yaşamın izdüşümüdür ve işlevseldir. İnsanın yaşamı anlama ve kendisini anlatması, gerçekleştirmesi sürecinde güçlü bir araçtır. Öte yandan edebiyatın sinema, tiyatro, müzik vb. sanat dallarının temelini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Geçtiğimiz günlerde yaşanan Taksim Gezi Parkı direnişi sırasında üretilip çadırların üzerine, ağaç dallarına asılan metinler, şiir dizeleri, üretilen şarkılar, kısa oyunlar ve gerçekleştirilen etkinlikler edebiyatın ne büyük bir çeşitliliğe sahip olduğunu ve gençlerin yaşamında ne kadar önemli bir yer tuttuğunu bize bir kez daha göstermiştir.


YILDIZLAR ALTINDA ŞİİR

GENÇLİK Kampı’mızdaki Edebiyat Atölyesi’nin programını bu çeşitlilik ve zenginlikten yola çıkarak oluşturmaya çalıştık. Edebiyat Atölyesi’nin çalışmalarını; katılımcıların ve konukların bilgi ve birikimlerini birbirleriyle paylaşacakları Kuramsal Çalışmalar ve katılımcı gençlerin bu alandaki gizilgüçlerini ve üretme isteklerini değerlendirebilecekleri Uygulamalı Çalışmalar biçiminde yürütmeyi; Edebiyat atölyesi katılımcıları, konuk şairler ve şiir severlerin katılımıyla her gece Yıldızların Altında Şiir okumaları gerçekleştirmeyi tasarladık.

Edebiyat Atölyesi için saptadığımız Edebiyat ve Yaşam, Şiir ve Yaşam, Nazım Hikmet üzerine söyleşi ve şiir çözümlemesi, Öykü ve Roman üzerine sohbet ve öykü çözümlemesi, Pablo Neruda ve Paul Eluard şiirleri, şiir çevirisi; Ahmet Arif şiiri üzerine sohbet ve şiir çözümlemesi, 95 şairin ortaklaşa yazdığı Seyfi Turan Şiiri Üzerine, Tiyatro - Nazım Hikmet Tiyatrosu, Edebiyat eleştirisi ve Asım Bezirci, Mizah ve Edebiyat, Çocuk ve Gençlik Edebiyatı vb. konu başlıkları atölye katılımcılarının gereksinim ve önerilerine göre zenginleştirilecektir. Ötesi; edebiyatın ustalarıyla genç yüreklerin buluşacağı Edebiyat Atölyesi’nde 8 gün, edebiyatı ve yaşamı, şiiri ve coşkuyu paylaşmak ve üretmek…

www.evrensel.net