Geçmiş yazlar

Geçmiş yazlar

O zamanlar İstanbul bu kadar kalabalık değildi.  Kent bugünkü gibi dolup taşmamıştı.  İstanbul, suriçinin ortahalli, yoksul halkı memuru işçisiyle belli mahallelerde toplanmıştı.  Bunlar genellikle Fatih, Aksaray, Kocamustafapaşa, Sultanahmet, Sirkeci-Eminönü ile Haliç kıyısıyla Eminönü’nden Yedikule’

Adnan Özyalçıner

Yaz, İstanbul’da surdışındaki Bayrampaşa Maltepe kırlıklarıyla karşı yakadaki Çamlıca tepesi sırtlarını papatyalarla gelinciklerin kuşatmasıyla başlardı.

Yaz, kırlara çıkılıp gençlerin başlarına sazdan külahlar, papatyalardan taçla kolyeler yaptığı, çocukların topladığı gelincik yapraklarının şişelere, kavanozlara doldurulup üstüne su konularak, gül yapraklarının aynı biçimde kavanozlara basılarak güneşe bırakılmasının ardından sularını renklendirip gelincik şurubuna, gül şurubuna dönüştükleri zaman gelmiş olurdu.

KARAGÜMRÜK’ÜN DAR SOKAKLARI

Yaz, benim için, Karagümrük’ün dar bir sokağında oturduğumuz tahta evin arkasındaki bahçede bulunan büyük dut ağacından sabah serinliğinde yatak çarşaflarına silkelenen parmak iriliğinde olan dutları yerken ağzımda bıraktığı yarı ballı, yarı mayhoş tat demekti.  Aynı bahçede, olgunlaştıklarında ortasından çatlayıp bal akıtan yumruk büyüklüğündeki Sultanselim inciri demekti. Her ikisi de önce dut, siyahı beyazıyla ardından incir, Sultanselimi, kapkara patlıcan inciriyle Pazar yerinde tablaları tepeleme doldurunca yaz pekişirdi.

Yaz, renk renk uçurtmaların uçurulduğu Balat sırtlarındaki Draman’dan surlara, Tekfur Sarayı’na uzanan o uçsuz bucaksız Kurdağ kırlığı demekti. Masmavi gökyüzünde süzülerek bulutlara kafa tutan, nerdeyse yüzlerce uçurtmanın upuzun kuyruklarının ufku çizercesine kıvrılışlarına, başlarını bir eğip bir kaldırışlarına, hangisinin daha yükseğe çıkabileceğini seyretmeye doyum olmazdı.
Gün geldi uçurtmaların birbiriyle kapıştıklarına/kapıştırıldıklarına da üzülerek tanık oldum. Kuyruklarına takılı jiletlerle biri ötekinin kuyruğunu keserek onu baş aşağı yere düşürürdü.  Düşen uçurtmanın yerdi renkli, incecik kâğıtları yırtılır, gövdesini oluşturan çıtaları parçalanırdı. Sanırım İkinci Dünya Savaşı Yıllarında uçurtmaları yarıştırmak yerine kapıştırmak moda olmuştu. Mahalle aralarında kendi başlarına uçurulanlarsa tellere takılır, ağaçların dallarına dolanıp kalırdı. Orada günlerce asılı kalıp renkleri uçtuğunda da  - renk renk kağıtlar nerdeyse beyazlaştığında- yaz biter güz yağmurları başlardı.

Yaz akşamları benim yaşadığım mahallenin insanları ara sokaklardan tramvay caddesine çıkar, Atikali Camisinin altındaki çimenlik setin üstünde oturarak serinler, dedikodu ederdi. Bir bölümüyse, üç beş komşu birleşerek, aynı işi evlerinin bahçesinde yapardı.  İki ortamda da köpüklü koyu kahveler içilir fala bakılırdı. Sigaralar tüttürülürdü. Bunu yapanlar genellikle kadınlardı.
Hafta sonları- o zamanlar hafta sonu yalnızca Pazar günüydü- kırlara çıkılırdı. Bizim mahallenin kırı ya Kurdağ’dı, ya da Edirnekapı surlarının önündeki Bayrampaşa’nın enginar tarlalarıyla Maltepe’nin üzüm bağlarına bakan arkasında Sulukule’nin yer aldığı yeşil alandı. Burada örtüler serilir, uçurtmalar uçurulur, top oynanırdı. Topkapı, Yedikule taraflarındaki bostanlardan getirilen taze marullar tuzlanarak çıtır çıtır yenilirdi. Edirnekapı’dan Eyüp’e inen sırt, mısır tarlası diye anılır, orada kara kazanlarda mısır kaynatılırdı. Kimi zaman cümbür cemaat oraya da oturulup mısır yemeğe gidilirdi. Böyle ne çok yer vardı. Bizim yakada Florya, Küçükçekmece, karşıda çamlıca, Küçüksu, Beykoz.

Florya’nın yazı hepsinden başkaydı. Ormanlık alanda sere serpe oturulur. Annelerimizin taşlardan derme çatma yaptığı ocaklarda çay kaynatılır, babalarımızın payton ya da tirenle gidip geldikleri Küçükçekmece’den getirdikleri taze etler dumanı tüterek / göz yakarak pişirilirdi. Ardından babalarımızla biz erkek çocuklar Florya plajının yanından ya da Menekşe sahilinden denize girerdik. Babalarımız içdonuyla, biz çocuklarsa donsuz, sivil olarak. Kimi kez kadınların da entariyle denize girdiği olurdu. Florya plajındaki oyalı boyalı çeşit mayolu hanımlarla saçları arkaya taralı mayolu beylerin biz kabak kafalı, iç donlu, sivil erkeklerle entarili, boyasız, kafaları yemenili kadınlara nasıl baktıklarını anlatmama gerek var mı bilmem.

İSTANBUL’DA YAZ, DENİZ DEMEKTİ

İstanbul’da yaz, o zamanlar, deniz demekti. Haliç’ten, Sarayburnu’ndan, Kumkapı, Yenikapı, Samatya, Yedikule, Bakırköy, Yeşilköy, Florya, Küçükçekmece, Boğazın her iki yakasıyla Kadıköy’ün Moda’dan başlayarak Pendik’e kadarki kıyı boyunca, adaların her yanından denize girilirdi. İstanbul, o zamanlar, plajlarıyla da ünlüydü. Ataköy, Yeşilköy, Florya, Sarıyer Altınkum, Trabya, Küçüksu, Salacak, Suadiye, Kartal, Küçükyalı, Adaların Yörükalisiyle Kalpazankaya Belediye Plaj’ları . Bunların hepsi “halk plajı”ydı. Öyle anılırdı. Herkese açıktı.Parası karşılığında tabii. Ama bizim gibi mayosu olmayan halka kapalıydı. Bu yüzden midir bilmem hafta sonu tatillerinde babam, bizi hep Büyükada’ya götürmüştür.

Ada vapuru kalabalık olurdu. Çalgı çağanak, gürültü patırtıyla varılırdı Büyükada’ya.Gidilecek yer Dil Burnu’ydu.İskeleden yürüyerek epey çekerdi.Parası bol olup çın çın öten paytonlara binenler çabuk varırdı.Bizim çoluk çocuk, elimizdeki öteberiyle birlikte ulaşmamız bayağı zaman alırdı.

Burun sık çamlarla örtülü güzel bir dinlenme alanıydı. Uçurumu bol, kayalıklı kıyısının her yerinden denize girilirdi. Burada da annem taştan yaptığı derme çatma ocakta ateşi yakıp çayı demlemeye koyarken, babam beni elimden tutup denize girmek için Yörükali Plajı’nın bulunduğu koya götürürdü. Ben orada kıyıda beklerken o beton iskelenin üstünden masmavi koyun suları içine atlardı. O, ardında bembeyaz köpükler bırakarak yüzerken benim içim serinlerdi.

KIZGIN YAZIN PENÇESİNDE KAVRULMAK

Babam erken öldü. Bütün geçmiş yazlarım onun bana ulaştırdığı serinlikle geçmiştir. Bugün duyduğum o serinlikten eser yok. Kent yaz gelince nerdeyse yarı yarıya boşalıyor. Para babaları, tuzu kurular soluğu yazlıklarda alıyor. Bizse kızgın yazın pençesinde kavruluyoruz. Çünkü artık ne o plajlar var ne de gezinti alanları kaldı. Üstüne üstlük kentsel dönüşüm bahanesiyle bütün o eski mahallelerle o mahallelerin insanları yerlerinden ediliyor; parklar, parkların ağaçları, yeni yolların açılması için kesilip börtü böceği, kuşları, kedileriyle birlikte yok oluyor. Kentini savunan insanlara kendi yaşadığı kent yasaklanıyor. Tarihi, coğrafyası ortadan kaldırılarak betonlaşan/betonlaştırılan kent gittikçe kelleşiyor, kelleştiriliyor, ıssızlaşıyor.

Yaz daha bitmedi.Geçmiş yazların serinliği kuytularda , eski ,yosun tutmuş duvar diplerinde taşların arasına gizlendiği yerde önünü açmamız için bizi bekliyor.

www.evrensel.net