Devrim sanki göz kırptı

Devrim sanki göz kırptı

Direniş sürecine dair söylenmedik bir söz kaldı mı, bilmiyorum. Bu yazı yeni bir söz söylemeyi, kuramsal açıklamalar getirmeyi veya politik çıkarımlar yapmayı hedeflemiyor. Yalnızca kişisel deneyimler, izlenimler ve tanıklıklar üzerinden bir kaç söz söyleyeceğim30 Mayıs Perşembe, yani gecesinde bardağı taşıran po

Umut Kol

30 Mayıs Perşembe, yani gecesinde bardağı taşıran polis saldırısının yaşanacağı gün, Gezi Parkı’ndaki ortam üniversitelerin bahar şenliklerinden farksızdı. Biz de belki hayatımızda ilk defa bu kadar konforlu ve rahat bir eylem yapmanın keyfini çıkarıyorduk. Önceki güne oranla ne kadar kalabalık olduğundan bahsederken, o gün tanıştığımız, muhtemelen hayatında ilk defa bir eyleme katılan bir arkadaş sormuştu : “Peki sence parkı kurtarabilecek miyiz?” Soru bana safça gelmişti. “Hayır” demiştim “Parkı kurtarabilecek kadar güçlü değiliz. Ama en azından buradayız,  maçı kazanamasak bile sonuna kadar oynayacağız” Bu konuşmadan birkaç saat sonra polis hiçbir uyarı yapmadan büyük çoğunluğu çimlerin üzerinde uyuyan insanlara yüzlerce gaz bombasıyla saldırarak Gezi Parkı’nı bizden ‘kurtaracaktı.’ Bugün, o saldırının üzerinden henüz iki ay bile geçmemişken, bırakın Gezi Parkı’nı, ülkenin dört bir yanında milyonlarca insan ülkeyi nasıl kurtaracağımızı ciddi ciddi, büyük bir öz güvenle tartışıyoruz.
Direniş her şeyi değiştirdi, arkadaşlıkları da. 31 Mayıs cuma günü zorlu bir mücadeleden sonra İstiklal Caddesi’ne ulaştığımızda iki arkadaştık. Herkes telefonla birbirine ulaşmaya çalışıyordu, birkaç saat içinde 5-6 kişilik bir grup olduk. O güne kadar yalnızca bir arkadaş grubu olan bizler, birkaç saat içinde otonom bir direniş grubu haline gelmiştik. Liderimiz yoktu. Her kararı tartışarak, oylamadan ama oy birliğiyle alıyorduk, ve bunu çok hızlı yapıyorduk. Hiçbirimiz bir yerlerde örgütlü değildik, o güne kadar sadece arkadaştık, ama direniş bizden de bir örgüt yaratmıştı. Etraf bizimkine benzer onlarca örgütle doluydu, tabii yıllardır örgütlü mücadele veren arkadaşlar da oradaydılar. Taksim Meydanı’na çıkan tüm sokaklarda binlerce insan çok uzun saatler boyu, neredeyse hiç durmadan devam eden polis saldırısına karşı direndik. Ve henüz ne maskemiz, ne gözlüğümüz, ne de baretimiz vardı. Yaktığımız ateşin tüm ülkeyi sardığından da haberdar değildik. Ama hepimiz farkındaydık, tarih yazıyorduk.
1 Haziran günü, yüz binlerce insanla birlikte Taksim Meydanı’nı zaptettiğimizde; dillere destan bir devlet terörüyle bizi meydanın yanına bile yaklaştırmadıkları 1 Mayıs’ın üzerinden yalnızca bir ay geçmiş olmasına inanamamıştım. Her şey çok hızlanmıştı. Bir taraftan tarihi yapıyor, öbür taraftan onun hızına yetişmeye çalışıyorduk. Çekilmek zorunda kalan polis geri gelmeden yüzlerce insanın katılımıyla meydanın tüm girişlerine barikatlar kuruldu. Devlet 10 gün Taksim Meydanı’na, 15 gün Gezi Parkı’na giremedi. Yalnızca barikatları aşamadıkları için değil kuşkusuz, hareketimizin haklılığı, meşruluğu; hegemonya kurma potansiyeli ellerini bağladığı için de.
Ne zaman “Bu iş bitiyor galiba” desek, direniş bir yolunu bulup devam etti. Barikat savaşlarından duran insanlara, büyük mitinglerden park forumlarına, sanatsal üretimlerden ardı arkası kesilmeyen esprilere pek çok şey yaşandı, yaşanıyor. Artık direniş hareketi yeni gerçekliğimizin bir parçası, yeni normalimiz böyle bir şey. Bir duvarda yazdığı gibi, özgürlüğün tadını aldık bir kere, artık kimseyi susturup eve kapatamazsınız. “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganı boşuna bu kadar popüler olmadı.
Ve Gezi Parkı. Şimdi, anıları henüz tazeyken bile inanması güç, hayret ve hayranlık verici bir deneyim. Kapitalist bir dünyanın ortasında bir anda kuruluveren bir komün. Paranın, devletin, otoritenin, şiddetin olmadığı, herkesin kendi kimliğiyle dışlanmadan varolduğu, sanatın fışkırdığı, “katı olan her şeyin buharlaştığı” bir park. Gerçeküstü bir gerçeklik. Önceden iddia ediyorduk, şimdi yaşadık biliyoruz: Başka bir dünya mümkün! Hem de öyle yüzyıllar geçmesi gerekmiyor, istersek yaratabiliyoruz.
Abartıyor muyum? Ben öyle düşünmüyorum ama öyleyse de bırakın abartalım. Pek çok kişi bu hareketin öznesi oldu, bu hareketle “özne” olmak ne demek bunu yaşadı. Az şey midir? Artık dünyayı değiştirmeye çok daha yakınız, çünkü en başta kendimizin değişebileceğini gördük. Eskiyen fikirlerin nasıl bir anda savrulup gittiğini, yeniliğe ne kadar aç ve açık olduğumuzu gördük. Konuşarak, tartışarak ikna edebildiğimizi, ikna olabildiğimizi gördük. Hiç tanışmadığımız milyonlarca dostumuz olduğunu biliyoruz artık. Sokağa çıktığımızda dengeleri değiştirebileceğimizi biliyoruz.
Devrim, ne travmatik yenilgi hikayelerinin ulaşılamamış hedefi, ne de çok uzak bir ihtimal  artık. Öyle dışarıda, uzakta, hayalde falan değil. Kendini gösterdi, şöyle bir göz kırptı, anladık hemen. Hepimiz biraz devrimiz artık.

evrensel.net
www.evrensel.net