Gezi Parkı ve örgütsüzlüğe övgü

Gezi Parkı ve örgütsüzlüğe övgü

2013 yılının haziran ayında Türkiye mücadeleler tarihine çok önemli notlar düşüldü. Umudumuzun yükseldiği, yaşamak zorunda bırakıldığımız sistemin çarpıklıklarının -ama bu kez her zamankinden daha net bir şekilde- yeniden gözler önüne serildiği, bir araya gelme koşullarımızın yeniden denendiği bir dönem

Ümit Akıncı

Haziran ayının hemen ilk günlerinde, İçişleri Bakanlığı, 28 Mayıs’tan 2 Haziran’a kadar 67 ilde 235 eylem yapıldığını açıklamıştı. Bu gibi durumlarda resmi rakamların hep gerçekte olanın çok çok altında olduğu hepimizin malumu. Bu olağanüstü kitlesellikteki eylemleri ne egemenler ne devrimci yapılar ne de toplumsal muhalefetin diğer katmanları ön görmemişti. Eylül 2011’de ‘Taksim yayalaştırma projesi’ İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından oy birliği ile kabul edilmiş, bir sonraki yılın hemen başlarında Anıtlar Kurulu kararı onaylamıştı. Haziran 2012’den beri Taksim Dayanışma Platformu çeşitli eylemler ve basın açıklamaları yapıyordu ve 2012 yılının sonlarına doğru, hükümetin somut adımlar atmaya başlaması üzerine Gezi Parkı’nda nöbet tutmayı kararlaştırmıştı. Mayıs ayının sonlarında parkta kurulan çadırlar ve 29 Mayıs sabahındaki polisin o hafızalardan silinmeyecek saldırısı, Haziran 2013’deki kitlesel eylemlik sürecinin başlatıcısı olarak görüldü. Haziran ayı boyunca süren bu eylemler Gezi parkı eylemi olmaktan daha ilk günlerinde çıkmıştı bile. Örgütsüzlerin, tüm devrimci yapıların, toplumsal muhalefetin tüm dinamiklerinin, partilerin, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin geçmişten getirdikleri tüm deneyimlerle ve tüm eksiklikleriyle bir arada olduğu muazzam bir dönem...  

Her ne kadar İstanbul özelinde yapılmış bir çalışma olsa da, haziran ayında 3 bin kişi ile yapılan bir anket çalışmasının sonuçları oldukça çarpıcı idi (‘#direngeziparkı anketi sonuç raporu’, Bilgi Üniversitesi Yayınları, Haziran 2013). Çalışma sonuçlarına göre  ‘Gezi parkı protestolarını destekleyenlerin’ yaklaşık yüzde 64’ü 19-30 yaş aralığındaki gençlerden oluşuyordu ve destekçilerin yaklaşık yüzde 54’ü ilk kez sokağa, eyleme çıkıyordu. Destekçilerin yüzde 70’i kendisini hiç bir siyasi partiye yakın hissetmiyordu ve eyleme katılanların katılım sebepleri ‘Başbakanın otoriter tavrı’, ‘Polisin protestoculara uyguladığı orantısız güç’, ‘Demokratik haklarımızın ihlal edilmesi’ ve ‘Özgürlüklerimizin kısıtlanması’ şeklinde sıralanıyordu. İşte tam da bu nokta ve diğer illerde, alanlarda olanlara dair gözlem sonuçları, ‘Sınıfsız, sömürüsüz ve insanca bir dünya’ kurgusu olan tüm yapıların önlerine koyup analiz etmesi gereken bir noktadır. Yani, sınıflı toplumların başından beri önümüzde duran ve her seferinde yeniden yüzleştiğimiz, her seferinde yeniden ‘yeni’ cümlelerle sorduğumuz ve ‘yeni’ yanıtlar vermeye çalıştığımız o soru: ‘özgürlüklerimizin kısıtlanması’ protestosundan ‘sömürüsüz bir dünyaya’  giden yol nasıl örülecek? İşte, sistemin çarpıklıklarının teşhir edilmesinin önemli olduğu bu yolda haziran ayı çok önemli deneyimler verdi bize. Egemenlerce, demokrasinin ‘sandığa saygı’ söylemiyle bu denli kutsanması, her fırsatta içerisinde ‘seçim, sandık, parlamento, yüzde 50’ kelimelerinin geçtiği cümlelerin bağıra bağıra söylenmesi bir yanda, tüm yaşananlar tüm çıplaklığı ile diğer yanda...  ‘Geri çağırma hakkı’ olmaksızın ‘seçimin’ ve ‘parlamentonun’ bir hiç olduğu bir kez daha görülmüştür. O hep kutsanan meclisin, parlamenter demokrasinin neyi nereye kadar götürebileceği bir kez daha görülmüştür.   

Diğer yandan, yıllarca her fırsatta yapılan ‘polis devleti’ vurgusu, polisin konumu ve daha genel anlamıyla devletin zor aygıtlarının konumu, gerek sokaklarda polisin (Ve kimi zaman paramiliter güçlerin) şiddetiyle gerekse gözaltıları, tutuklamaları ve mahkemeleriyle bir kez daha geniş kitlelerin gözünde görünür duruma gelmiştir. İşte bu ‘görünür olma’ durumunu yaratan araçların başında da sosyal medya yer aldı. Ana akım medyanın gözlerini kapatmasıyla düştüğü komik ve trajik durumdan, polisin uyguladığı her türlü şiddete kadar yaşanan her şey adeta dakika dakika kaydedilmiş, saniyeler içerisinde paylaşılmıştır. Sadece egemenlerin gösterdikleri ile yetinmeme durumunun yaratılmasında önemli bir adımdır bu. Sokağın gösterdiği, hepimizin sokakta gördüğü bir diğer nokta ise ‘politik olmak/apolitik olmak’ ayrımına dairdir. Sanıyorum, ‘politik’ ya da  ‘apolitik’ kavramlarımızın yeniden kurulacağı bir dönemdeyiz.   

Ve devrimci örgütler, demokratik kitle örgütleri ile sendikaların durumu... Tüm bu yapılar on yıllarca hayalini kurduğumuz dünyaya giden yolda çok önemli adımlar attılar, tüm eksiklikleri ile yanlışları ve doğruları ile hâlâ da bu adımları atmaktalar. Üstelik en küçükten en büyüğüne kadar birçok bedel ödeyerek. Egemen ideolojinin ‘özgürlük’ ve ‘her koyun kendi bacağından asılır’ söylemiyle, yaşamlarımıza ‘dayanışmanın’ yerine koyduğu ‘rekabet’ ile yarattığı o ‘örgütsüzlüğe övgü’, kafalarımızda ne kadar kırıldı bunu zaman gösterecektir. Ancak bu dönemde kimi zamanlarda yükselen bazı söylemler de yazık ki -her ne kadar bilinçli olmasa da- egemenlerin ‘örgütsüzlüğe övgüsüne’ hizmet etmiştir. Sendikaların genel grev ilan etmedeki başarısızlıklarına ve bazı yapıların tutumlarına yöneltilen eleştiriler yine tipik bir tabloyu ortaya koydu. Televizyonda maç izlerken en iyi teknik direktör olan, haberlerde maliye bakanının açıklamalarını dinlerken maliyeden en iyi anlayan kişi rolüne bürünen insanlar misali, haziran ayında birdenbire ‘en devrimci’ olan bazı kişiler devrimci örgütleri ve sendikaları bilimsel temelden yoksun ve acımasızca üstelik dışarıdan bir dille eleştirdi. Sendikaların durumu, sorunları, emek mücadelesindeki geriliği elbette ortada. Ancak nasıl ki ‘başka bir dünya’ bizlerin, yani dünyayı her gün emekleri ile yeniden yaratanların eseri olacaksa, sendikaların bu günkü o dışarıdan bir dille eleştirilen durumu biraz da bizlerin eksikliğini, hatalarını göstermiyor mu? İşte Gezi Parkı’nın sordurduğu sayısız sorudan bir diğeri de budur. Gün, sınıflı toplumların başladığı günden beri yüz yüze olduğumuz ve her seferinde yeniden sorup yeniden yanıtlamaya çalıştığımız bu ve bunun gibi sorularla bir kez daha yüzleşme günüdür, gün hayalini kurduğumuz dünyaya yürümeye daha emin adımlarla yürümeye devam etme günüdür. Devrim, uzun ve sancılı bir süreçtir ama bazen de bir gün kadar kısadır.

(*)Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü Araştırma Görevlisi

www.evrensel.net