AKP’nin ‘kusursuz  fırtınası’ yaklaşırken

AKP’nin ‘kusursuz fırtınası’ yaklaşırken

Çok değil birkaç hafta önce, 22 Mayıs tarihinde ABD Merkez Bankası Başkanı’nın yaptığı bir açıklama, ekonomilerinin çarkları dışa bağımlı ülkeler için yeni bir dönemin başlangıcına işaret etti. Başkan Ben Bernanke, ilk kez o gün, Merkez Bankası’nın her ay gerçekleştirdiği 85 milyar dolarlık tahvi

Tarık Görmüş

Mali piyasalarda deprem etkisi yaratan bu çıkışların tetiklediği “küresel finansal istikrarın tehlikede olduğu” tartışmalarından hiç etkilenmemiş görünen Bernanke, 18-19 Haziran’daki Fed toplantısının ardından yaptığı açıklamayla, mesajını netleştirdi. Bu toplantıda, Fed’in tahvil alımlarını, işsizlikteki düşüşe bağlı olarak 2014 ortalarında tamamen durdurabileceği dile getirildi. Aralık 2008’den bu yana sıfır ile yüzde 0.25 aralığında olan politika faizinin artması ise, yakın gelecek için ufukta görünmüyor. Bernanke’nin sözlerine ve ABD ekonomisinden gelen nispi düzelme işaretlerine verilen piyasa tepkisi, “Bir de faizleri artırmaya başlarlarsa neler olacak?” sorusunu gündeme getirmektedir. İkincil tahvil piyasaları şimdiden tepkisini vermiş, 22 Mayıs’ta yüzde 2.04 olan ABD 10 yıllık devlet tahvilinin faizi, yüzde 2.74’e fırlamıştır. Bank of America analistlerinin geçtiğimiz hafta açıkladığı tahminlere göre faiz, yıl sonunda yüzde 3’e çıkacaktır ki, bu oran en son 2011 ortalarında görülmüştür. “Risksiz” görülen Amerikan devlet tahvillerinin yatırımcıya daha yüksek faiz sunması, Türkiye gibi ülkelerden “sıcak para” çıkışını körüklemektedir.

SICAK PARANINÇIKIŞ HAMLESİ

Bu gelişmelerle birlikte, yıllardır Türkiye gibi ülkelerde kolay kâr kovalayan, esasen ABD ve Avrupa menşeli milyarlarca dolar “sıcak para” harekete geçmiş, henüz çıkmayan fonlar ise “çıkış planları” yapmaya başlamıştır. Küresel ekonomik krizde yeni bir aşamaya girilmekte olduğuna işaret eden bu değişim, muhtemelen, en şiddetli biçimde Türkiye’yi vuracaktır. Ne de olsa son beş yılın “ucuz para” politikalarından en büyük faydayı gören Türk ekonomisi olmuştur.

AKP hükümeti, “sıcak” yabancı sermayeye sunduğu sıra dışı teşvikler sayesinde, düşük iç tasarruf oranları, hammadde ve ara malda dışa bağımlılık ve temel ihracat pazarı olan Avrupa Birliği’nin merkez ülkelerinde devam eden kriz gibi esaslı sorunları bugüne dek halı altına süpürebildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2009’un ilk çeyreğinde yüzde 15’e yakın küçülmüş ve geçen sene ise ancak yüzde 2.2 büyüyebilmiş bir ekonomiyi “başarılı” olarak sunabilmesinin temelinde de, sıcak paranın temel ekonomik sorunları makyajlayıcı, özellikle de cari açığı kapatıcı ve nispeten ucuz krediyi tabana yayıcı niteliği yatmaktadır. Merkez Bankası verilerine göre, 28 Haziran itibarıyla yabancıların borsada 63.3 milyar dolar, devlet tahvillerinde ise 61.5 milyar dolar yatırımı bulunmakta. Ancak Bernanke’nin ilk konuşmasına paralel olarak yaşanan sermaye çıkışı dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumdadır. 28 Haziran’a kadar olan beş hafta süresince, hisse senetlerinden çıkış 1.2 milyar doları, tahvil piyasasından çıkış ise 1.45 milyar doları bulmuştur.

PİYASALARALLAK BULLAK

2.7 milyar dolarlık bu çıkışın piyasa göstergeleri üzerindeki etkisi ibretliktir. İki yıllık gösterge devlet tahvilinde faiz, dibe vurduğu 17 Mayıs’tan bu yana 3 puan artarak yüzde 8’e dayanmıştır. Borsa İstanbul 100 endeksi ise, Bernanke’nin “ağzını açmasından” bu yana yüzde 22’ye yakın değer kaybetmiştir. Çok sayıda yabancı fonun lira varlıkları satıp savarak dolara döndüğü aynı dönem içinde Türk Lirası, Amerikan parasına karşı yüzde 6 değer kaybederek, gelişmekte olan ülke para birimleri arasında beşinci en kötü performansı sergilemiştir. 22 Mayıs’tan bu yana lira, bir krizden çıkıp bir diğerine giren euro karşısında dahi yüzde 5.8 değer kaybetmiş bulunuyor. Dahası, Haziran ayındaki çıkışıyla yıllık yüzde 8.3’e ulaşan enflasyon, liradaki kan kaybına paralel olarak yeniden çift hanelere dönmeye adaydır.  

Üstelik, henüz ortada sadece Bernanke’nin kelamı vardır - ABD yönetimi bu sözleri eyleme dökmeye başladığında tepki daha da şiddetlenecektir. Gelinen nokta, küresel sermayenin insafına kalmış bağımlı ekonomilerin son yıllardaki o “parlak” gelişiminin, ucu Bernanke’nin elindeki bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu kanıtlamaktadır. Dahası, Türkiye, Brezilya ve Mısır gibi gelişmekte olan ekonomiler sınıflandırmasının ön saflarında yer alan ülkeler, tam da ipliğin çekilmekte olduğu bir dönemde, ciddi siyasi çalkantılar içindedir. Türkiye tarihinde eşine az rastlanır kitlesellik ve kararlılıkta bir toplumsal hareketin, aynı zamanda üç kritik seçim (yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı) arefesinde patlak vermesi, iktidarın ekonomi, politika ve ideolojik cephelerde manevra alanını daraltmakta, seçeneklerini azaltmakta ve son günlerde yaşanan olayların gösterdiği üzere, onu daha da baskıcı bir çizgiye itmektedir.

FİİLİ DEVALÜASYON

Özellikle liradaki fiili devalüasyon (avro-dolar sepeti karşısında yılbaşından bu yana yüzde 8.5 değer kaybı), krizin bu yeni aşamasına yüksek döviz borcuyla yakalanmış Türk şirketlerinin bilançolarını tahrip edecek potansiyele sahiptir. Bir doların 2 TL seviyesine yükselmesi halinde Merkez Bankası’nın önünde ya faizleri artırmak, ya da piyasanın dolar talebini karşılamak için günde birkaç yüz milyon dolar satmaya devam etmek seçenekleri bulunmaktadır ki, bu sonuncusu bir doların 2.5-3 TL seviyelerine çıkmasıyla dahi sonuçlanabilir. Faizlerin artırılması seçeneği ise, Başbakan Erdoğan’ın hem dini-politik, hem de esnaf dostu-ticari sloganı olan “sıfır reel faiz”in sonu olacaktır. Kritik seçimlerin arefesinde faizlerde - esasen çoktan başlamış olan - yükseliş, irili ufaklı pek çok şirketin borçlanma, üretim, yatırım ve istihdam planlarını olumsuz etkileyecek, ana ihracat pazarlarındaki daralma, durumu daha da kötüleştirebilecektir.

Bu muhtemel gelişmelerin, siyasi iktidarın büyük önem atfettiği “yatırım yapılabilir” notunu veren kredi derecelendirme kuruluşlarını da harekete geçirmesi sürpriz olmayacaktır.Bu tip bir senaryo için en yakın örnek, bankaların kredi musluklarını kısmasıyla şiddetlenen 2009’daki rekor ekonomik daralmadır. Ancak bugün durum biraz daha farklıdır: Dış borç stoku son 10 yıl içinde yüzde 160 artarak 2012 sonu itibarıyla 340 milyar dolara dayanmış, hane halkı borç yükündeki artış ise aynı dönemde yüzde 4150 büyümüştür (Veriler Mahfi Eğilmez’den alındı). Bu 10 yıl içinde, hane halkı borç stoku milli gelirin beşte birine, özel sektörün dış borç stoku ise milli gelirin neredeyse üçte birine çıkmıştır.

Rakamlar; gerek küçük şirketler, gerek kişiler bazında, ucuz krediyle “bugünlere gelen” emekçi sınıfları bekleyen tehdidi ve orta sınıfların 2001’den sonra bir kez daha “biçilmek” ile yüz yüze gelmekte olduğunu ima ediyor. Elbette ki bu gelişmeler, günümüz kapitalizmin temel nitelikleri, küreselleşme ve finans sermayesi bağlamında başka açılardan da analize tabi tutulmalıdır. Ancak “Gezi Parkı ve Bernanke sonrası, seçimler öncesi” Türkiye’si, siyasi iktidarın yüz yüze olduğu “kusursuz fırtına” açısından çok daha acil dersler sunmaktadır.

www.evrensel.net