Bozyaka-558

Bozyaka-558

74 yaşımı yaşadığım şu günlere kadar, daha doğrusu 2-3 ay öncesine kadar, pek ilaçla da, hastaneyle de ilgim olmadı. Bir yerim mi ağrıyor, basit bir ağrı kesici; kolum, bacağım mı arıyor, biraz tentürdiyot; üşüttüm mü, C vitamini, o kadar. Eve antibiyotik falan ya iki kez ya da üç kez girmiştir… Unutmadıysam 2009&

Bülent Habora

İki kez de hastaneye yattım, ikişer günlüğüne. İlki 1961’de, sevgili dostum İlker Kesebir’le balık almıştık, Aksaray’da. Yedik, bayatmış, zehirlendik. Cerrahpaşa’ya yatırdılar… İkinci kez de, 2000’li yılların başında Bozyaka Hastanesi’nde katarakt ve göz ameliyatı dolayısıyla yatmıştım…
Sonra yıllar geçti. 2013 geldi, pir geldi. Biri, “Eee, Habora, yetti artık,” diye hastalık oklarını üzerime yolladı. 74 yaşında Eros’un okları gelecek değildi ya…
Eşimin de yıllarca tedavi gördüğü, Evrensel’den sayfadaşım olan dostum Zeki Gül’ün görev yaptığı Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne yattım. Yatış, o yatış. Birbuçuk aya yakın bir zaman. Önce safra kesesiyle ilgili bir ameliyat, arkasından karaciğerdeki tümörcükler için Kemoterapi’ye başlayış…
1947’den, yani 7 yaşımdan sonra, kendimle ilgisi olmadığı halde hastanelerle çok sıkıfıkıydım. Hele üvey babam Faruk İlker’in çok iyi bir doktor ve hastane yöneticisi olması dolayısıyla daha bir iyi öğrendim, hastane çarkının işleyişini. Cerrahpaşa, Şişli Etfal, Adana Devlet ve diğer hastaneler…
Şimdi Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, 1.Genel Cerrahi 558 no’lu odada yatıyordum. Hem merkezinden sağlık sistemini araştırıyordum, hem de gazetelerden falan, dört duvar arasında olduğum için uzağında bulunduğum Türkiye’yi. Eğitimimi de böyle sağlıyordum…
Önce Türkiye’yle başlayayım. Hastanedeki ilk haftalarımda daha “Şanlı Gezi Direnişi” başlamamıştı. Ama Türkiye’yi yönetenler her geçen gün çarşafa dolaşıyorlardı. Uludere Cinayeti’ni unutturmaya bakıyorlardı, Cephanelik Patlaması’nı rafa kaldırmışlardı, Reyhanlı Katliamı hasıraltı ediliyordu ve daha niceleri…
Ama bu arada halkı uyutmak için birileri kalkıp, kafa buluyordu. Örneğin Ankaralıların ahlaklı olması istiyordu, afişlerle, “AOÇ (Amerika Obama Çiftliği) Rezaleti” sürüp, giderken. Bir başkası çıkıp, “Yeni Tarih Kitabı”nın yazılacağından söz ediyordu. Bir diğeri, “Hatalı sollama ölüm, hatalı oylama zulüm getirir” diye eğleniyordu bu halkla. (Aslında adam haklıydı. Haziran’daki “Şanlı Gezi Direnişi”nde hatalı oylamanın nasıl zulüm getirdiğini, kimyasal gazları, SS taklitlerini, Küçük Esat’ları görmüşlerdi.)Yine adamın biri çıkıp, Nükleer Santrallerin patlamasını Aygaz tüpünün patlayışına benzetiyordu. Kaymak Tabaka’nın, yani AKP’nin Bereket Tanrısı ahkâm keserken, “Dinci takımının incindiğini” ileri sürüp, Fazıl Say’a saldırıyorlardı. Ama Penguence, Kaplumbağaca bilen ve öğütler veren dincilerden olsun, gazinoya mescit yapılmasını isteyen İslamcı şovmenlerden, hatta camii satan o takımın adamlarından kimse incinmiyordu. “Kazanana Umre” (Bul karayı, al Umre’yi kuralı), çok namaz kılana bisiklet, laptop gırgırından (Mercedes versinler, ben de namaz kılayım) kimse incinmiyordu…
Ama en güzel gırgır şuydu: Kadıköy’deki bronz Boğa Heykeli’nin şeyi incitmiş bir AKP’li milletvekilini. Eh ördeğe, ineğe tecavüz edilen bir ülkede Boğa’nın bronz şeyinden bile huylananlar olabilir…

74 yaşımı yaşadığım şu günlere kadar, daha doğrusu 2-3 ay öncesine kadar, pek ilaçla da, hastaneyle de ilgim olmadı. Bir yerim mi ağrıyor, basit bir ağrı kesici; kolum, bacağım mı arıyor, biraz tentürdiyot; üşüttüm mü, C vitamini, o kadar. Eve antibiyotik falan ya iki kez ya da üç kez girmiştir… Unutmadıysam 2009’da Nesrin’le evdeki son kullanım tarihi geçmiş ilaçları temizlemeye kalkıştık, “Son kullanım tarihi, Ekim 1976” olan bir ilaç çıkmıştı…
İki kez de hastaneye yattım, ikişer günlüğüne. İlki 1961’de, sevgili dostum İlker Kesebir’le balık almıştık, Aksaray’da. Yedik, bayatmış, zehirlendik. Cerrahpaşa’ya yatırdılar… İkinci kez de, 2000’li yılların başında Bozyaka Hastanesi’nde katarakt ve göz ameliyatı dolayısıyla yatmıştım…
Sonra yıllar geçti. 2013 geldi, pir geldi. Biri, “Eee, Habora, yetti artık,” diye hastalık oklarını üzerime yolladı. 74 yaşında Eros’un okları gelecek değildi ya…
Eşimin de yıllarca tedavi gördüğü, Evrensel’den sayfadaşım olan dostum Zeki Gül’ün görev yaptığı Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne yattım. Yatış, o yatış. Birbuçuk aya yakın bir zaman. Önce safra kesesiyle ilgili bir ameliyat, arkasından karaciğerdeki tümörcükler için Kemoterapi’ye başlayış…
1947’den, yani 7 yaşımdan sonra, kendimle ilgisi olmadığı halde hastanelerle çok sıkıfıkıydım. Hele üvey babam Faruk İlker’in çok iyi bir doktor ve hastane yöneticisi olması dolayısıyla daha bir iyi öğrendim, hastane çarkının işleyişini. Cerrahpaşa, Şişli Etfal, Adana Devlet ve diğer hastaneler…
Şimdi Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, 1.Genel Cerrahi 558 no’lu odada yatıyordum. Hem merkezinden sağlık sistemini araştırıyordum, hem de gazetelerden falan, dört duvar arasında olduğum için uzağında bulunduğum Türkiye’yi. Eğitimimi de böyle sağlıyordum…
Önce Türkiye’yle başlayayım. Hastanedeki ilk haftalarımda daha “Şanlı Gezi Direnişi” başlamamıştı. Ama Türkiye’yi yönetenler her geçen gün çarşafa dolaşıyorlardı. Uludere Cinayeti’ni unutturmaya bakıyorlardı, Cephanelik Patlaması’nı rafa kaldırmışlardı, Reyhanlı Katliamı hasıraltı ediliyordu ve daha niceleri…
Ama bu arada halkı uyutmak için birileri kalkıp, kafa buluyordu. Örneğin Ankaralıların ahlaklı olması istiyordu, afişlerle, “AOÇ (Amerika Obama Çiftliği) Rezaleti” sürüp, giderken. Bir başkası çıkıp, “Yeni Tarih Kitabı”nın yazılacağından söz ediyordu. Bir diğeri, “Hatalı sollama ölüm, hatalı oylama zulüm getirir” diye eğleniyordu bu halkla. (Aslında adam haklıydı. Haziran’daki “Şanlı Gezi Direnişi”nde hatalı oylamanın nasıl zulüm getirdiğini, kimyasal gazları, SS taklitlerini, Küçük Esat’ları görmüşlerdi.)Yine adamın biri çıkıp, Nükleer Santrallerin patlamasını Aygaz tüpünün patlayışına benzetiyordu. Kaymak Tabaka’nın, yani AKP’nin Bereket Tanrısı ahkâm keserken, “Dinci takımının incindiğini” ileri sürüp, Fazıl Say’a saldırıyorlardı. Ama Penguence, Kaplumbağaca bilen ve öğütler veren dincilerden olsun, gazinoya mescit yapılmasını isteyen İslamcı şovmenlerden, hatta camii satan o takımın adamlarından kimse incinmiyordu. “Kazanana Umre” (Bul karayı, al Umre’yi kuralı), çok namaz kılana bisiklet, laptop gırgırından (Mercedes versinler, ben de namaz kılayım) kimse incinmiyordu…
Ama en güzel gırgır şuydu: Kadıköy’deki bronz Boğa Heykeli’nin şeyi incitmiş bir AKP’li milletvekilini. Eh ördeğe, ineğe tecavüz edilen bir ülkede Boğa’nın bronz şeyinden bile huylananlar olabilir…

BOZYAKA’YA GELİNCE:

AKP’nin Sağlık Bakanlığı, yatsın-kalksın hastane çalışanlarına, doktorlara, hemşirelere, hastabakıcılara ve tüm personeline teşekkür etsin. Araştırmalarımdan, incelemelerimden çıkardığım sonuç şu: “Bir buçuk ay yattığım Bozyaka Hastanesi’nin doktorundan, pansumancısına, hasta bakıcısına dek tüm çalışanları özverili olmasaydı, sağlık sisteminin gümbür gümbür çöktüğünü görürlerdi. Benim gördüğüm kadarıyla, doktorları Enver, Orhan, Emrah, Uğur beyler ve diğerlerinden, örneğin Banu ve Ömer adlarındaki personeline kadar Bozyaka çalışanları düzene uygun çalışsalardı, bu hastanenin sonu AVM’lik olurdu…”
“Az gider, çok gelir” düzeniyle her işi taşerona verirsen, örneğin hastaya akşam yemeği (tabii bir kısım hastaya) verilmesi unutulur; ya da personel sayısını azaltırsan, ameliyatlı hastanın sedyesini hasta refakatçisi taşır. Bu son iki olayı ben yaşadım. Ama ne hastane müdüründen, ne de Başhekim’den özür bile gelmedi. Cemaat sağ olsun, ne diyeyim.
Sonra beyler kalkarlar, “Çapulcular” diye bağırırlar. Kardeşim, önce sağlık sistemine bak, sonra “Çapulcular” lafını et.

AKP’nin Sağlık Bakanlığı, yatsın-kalksın hastane çalışanlarına, doktorlara, hemşirelere, hastabakıcılara ve tüm personeline teşekkür etsin. Araştırmalarımdan, incelemelerimden çıkardığım sonuç şu: “Bir buçuk ay yattığım Bozyaka Hastanesi’nin doktorundan, pansumancısına, hasta bakıcısına dek tüm çalışanları özverili olmasaydı, sağlık sisteminin gümbür gümbür çöktüğünü görürlerdi. Benim gördüğüm kadarıyla, doktorları Enver, Orhan, Emrah, Uğur beyler ve diğerlerinden, örneğin Banu ve Ömer adlarındaki personeline kadar Bozyaka çalışanları düzene uygun çalışsalardı, bu hastanenin sonu AVM’lik olurdu…”
“Az gider, çok gelir” düzeniyle her işi taşerona verirsen, örneğin hastaya akşam yemeği (tabii bir kısım hastaya) verilmesi unutulur; ya da personel sayısını azaltırsan, ameliyatlı hastanın sedyesini hasta refakatçisi taşır. Bu son iki olayı ben yaşadım. Ama ne hastane müdüründen, ne de Başhekim’den özür bile gelmedi. Cemaat sağ olsun, ne diyeyim.
Sonra beyler kalkarlar, “Çapulcular” diye bağırırlar. Kardeşim, önce sağlık sistemine bak, sonra “Çapulcular” lafını et.

www.evrensel.net