Ortalama yaşamak

Ortalama yaşamak

Orta yaşlı, orta sınıf, orta yolcu, orta direk, orta halli, velhasıl -sapına bile değil- ortasına kadar ortalama bir vatandaş olan Selim Özben, öz benliğiyle selamet içinde yaşayamaz hale gelince gör başına neler gelir’in hikayesini anlatıyor ‘Yeni Bir Hayat İçin.’ Cüneyt Yalaz ve Uluç Esen’in yazdığı ve Cün

Barış Yıldırım

Selim Özben, 40 yaşından sonra ortalama yaşamaktan vazgeçip “yeni bir hayat” kurmaya karar verince olanlar olur, olaylar gelişir. Yaratıcılarının deyişiyle “Sululuğa kaçmayan mizahi bir anlatım tutturmaya çalışan” ve tek kişilik oyunların sıkıcılığına da stand-up’ların yüzeyselliğine de prim vermeyen bu oyunu izlemeyi İstiklal’e yolu düşenlere bırakıp felsefi ve teatral mülahazalara dalmak isterim. Kim bilir belki sonunda oyuna geri dönmeyi bile başarırım.
 

-MEK YA DA -MEMEK

Hegel, evrensel varoluşun katmanlarını şu yalın “olma” haliyle açmaya başlamadan iki yüz yıl önce Şekspir, insani ve teatral varoluşun özüne şöyle işaret etmişti: “Olmak ya da olmamak.”

Hamlet’in repliğinin insani veçhesi fazlasıyla işlendi. Bu cümlenin çeşitli çevirileri, aslında sorunun çeşitli boyutlarını da içeriyor: Yaşamak ya da yaşamamak, var olmak ya da var olmamak, yaşamak mı ölmek mi? Hangi şekilde ifade edilirse edilsin insanın en tükenmez ikilemi, yaşam ve ölüm söz konusudur bu okumada. Can Yücel şöyle demeyi tercih etmişti: “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” Zaten “bütün mesele” de ölümün, sadece insan hayatının her anının ihtimali olması değil son anının zorunluluğu olması ve de hangi anın son an olacağının bilinmemesi değil mi?
Fakat “To be or not to be” sadece insanın dünyada değil, oyuncunun sahnede varoluşu bakımından da kurucu bir cümle olarak okunabilir.  Kararsız Danimarka Prensi’nin sözü, karar alma eyleminin dramatik aksiyondaki başat rolüne işaret eder. Cümleyi Hegel’in Mantık’ında yaptığına benzer bir operasyonla mümkün olduğu kadar bütün içeriğinden soyutladığımız zaman geriye “to … or not to …” kalır: -mek ya da -memek.

Karakter, kaderin, tanrıların, dış güçlerin ne kadar oyuncağı olursa olsun, onu herhangi bir oyuncak olmaktan çıkarıp karakter yapan şey aldığı kararlardır. Oidipus yazgısına meydan okuyup geçmişini sorgulamaya başladığı zaman Oidipus olmaya başlar; Macbeth yazgısını değiştirmek için kralı öldürdüğü zaman. Özgürlük ve zorunluluk diyalektiği, dramatik dünyanın “cüzi” de olsa iradelerini ortaya koyma zorunluluğunu yerine getiren kahramanlarında ortaya çıkar. Dramatik yapının katmanları, yine asıl olarak karakterlerinin çeşitli dönemlerde aldıkları kararlarla, gösterdikleri iradeyle açılır. Sevda Şener bu yüzden dram sanatını ‘yaşamın kırılma noktası’na yerleştiriyordu ya.

TEK SINIFLIK SANAT

Oyunumuzun Kahramanı Selim Özben’in iradesi ise, dramatik dünyada karşılaşılan pek çok kader arkadaşı gibi, ölümün eşiğinden döndükten sonra ortaya çıkıyor. Aslında 40 yaşına kadar önemli bir iş yapmamış olursa ölmeye karar vermiştir. Ortalama hayatı bu hedefine ulaşamadığının belgesidir. Ama ölüme yaklaştığı bir an, ona aslında yaşamı terk etmeye hiç de hazır olmadığını gösterir. O da hayatını değiştirmeye karar verir.

Oyun, Selim’in başına gelen olaylar zincirini, ortalama bir orta sınıf mensubunun yaşamla, gündemle ve geçmişle ilişkisini deşmek için vesile edinmiş. Deprem sandıkları, cinsellik, aile, ‘80 öncesi antiemperyalist mücadele, iş hayatı, sosyal ağlar, birine başlanıp biri unutulan hobiler… tekmili birden ve daha pek çoğu daha, eğlenceli bir geçit resmi ‘çiziyor.’

Tek kişilik oyunların en temel sorunu, herhalde, insanlar arası bir ilişki olan dramayı tek bir insanda dile getirme sorunudur. Yazarlar ve reji bunu en sık kullanılan yöntemle çözmüşler: Tek oyuncu bütün karakterleri canlandırıyor. Ama Cüneyt Yalaz’ın oyunculuğu kaç tane olduğunu sayamadığım bir yığın oyun kişisinin altından ustaca kalktığı için bu bilindik yöntem bir sorun değil erdem olarak ortaya çıkıyor.

Oyunun bir sınırlılığı varsa, bu, anlattığı toplumsal katmanın sınırlılığında ortaya çıkıyor. Elbette bir çalışma, resmettiği, hem de iyi resmettiği bir sınıftan dolayı eleştirilemez. Yine de orta sınıfın türlü hallerini resmeden her sanat eserini gördüğünde, halkın çoğunluğunun sanatın azınlığı olduğunu hatırlamadan edemiyor insan. Tek kişilik oyun tamam da tek sınıflık sanatta bir sorun yok mu? (Fark edilmiştir ama hatırlatayım: Soru, Tiyatro Boğaziçi’ne değil.) (İstanbul/EVRENSEL)

[email protected]

www.evrensel.net