Rüzgarlar Rum halkına umut olsun

Rüzgarlar Rum halkına umut olsun

Gökçeada’da eski bir Rum evinin bahçesindeki rüzgar çanını püfür püfür esen rüzgar dile getiriyor. Deniz kabuklarından oluşan çan, rivayete göre gidenlere el sallıyor. fonda kulağınıza inceden gelen Rum ezgileri ise bu hikayenin bazen acılarına ağıt, bazen de düğünlerine şarkı oluyor.Selim Evci

Sevda Aydın

Selim Evci’nin ikinci uzun metrajı Rüzgârlar, geçtiğimiz yıl Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışmış, bu yıl da İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti. Gökçeadalı Rumların hikayelerini anlatan film, 21 Haziranda vizyona girdi. Fakat Gezi direnişindeki sinemacıların çadırından çıkmayan yönetmenle ancak şimdi buluşabildik. Başbakanın sanatçıları hedef göstermesine ‘Bu nefret söylemini anlamlandıramıyorum’ diyen yönetmen, Başbakana sesleniyor; ‘Taleplerimizi yok sayamazsınız!’

Filmde Ada bir karakter. Tarihi, sesleri olan bir karakter olarak çizmişsiniz adayı. Yani ada kendi hikayesini yine kendi anlatıyor…
 Flimi çekerken Gökçeada’yı eski adıyla İmroz’u başlı başına bir karaktere dönüştürmeyi düşündüm. Ada’nın da bir şeyler söylemek istediğini hep hissettim, öncesinde ve oradaki çekimler sırasında. Bu yüzden adanın çıkardığı sesleri filmde ses dinleyen, kaydeden bir sesçi aracılığıyla öne çıkardım. Terk edilmiş Rum köylerinde boş evleri dolduran sesler ve rüzgarlar, orada bir zamanlar yaşayanların, adayla vedalaşamadan ayrılanların ruhlarıydı benim için.

SES ZAMANI GERİ ÇAĞIRIYOR

Rüzgarlar’ın kahramanı bir ses kayıtçısı. Ada’nın sesini de ses kayıtçısı kaydediyor. Kaydetmek, belgelemek ve dinlemek üzerine kurulu bir film diyebiliriz sanırım. Buna bu kadar önem vermenizin nedeni nadir?
Bellek problemi olan bir toplumuz, bu ancak kayıt altına alarak, belgeleyerek aşılabilecek bir durum. Belgelemek, insanlığa ışık tutmak aynı zamanda. Tarih içindeki bu tür trajik olayların yeniden yaşanmaması için kayıt altına almak önemli. Rüzgarlar’daki ana karakter ses biriktiriyor, sesin bir zamanı geri çağırması da ilginç bir deneyimdir. Bir fotoğrafa bakmanın ötesinde, siz o zaman dilimi konusunda sesi dinleyip imgeleri hayal edersiniz. Bir zaman dilimini ses ile sonsuz kılmak tarifsiz bir deneyim.

Belgesel filmlerde özellikle tarihi bir olgunun bugününü anlatırken dünle bağlantısı, ya da gerçekler önemli bir durumdadır. Siz elinize geçen bu bağlantıları kurmacada nasıl değerlendirdiniz?
Belge toplamak için, İmroz-Gökçeada Koruma Yardımlaşma Geliştirme ve Yaşatma Derneğiyle, Fener Rum Patrikhanesiyle, adada ve İstanbul’da yaşayan Rumlarla görüştük. Fakat en önemli kaynağımız insandı. Rüzgarlar’ın kurmaca bir film de olsa belge değeri taşımasını istiyordum, bu sebeple filmde ses kaydeden ve fotoğraf çeken bir ana karakterin üzerinden hikayeyi kurduk.

GEÇMISTEN ÇOK, BUGÜNE BAKMAK GEREKIYOR

Filmde kalanların ağzından gidenleri dinliyoruz. Nasıl ve neden gittiklerini, bir adanın boşaltılma hikayesini. Dinledikleriniz sizi nasıl etkiledi peki?
Üzüldüm. Keşke böyle bir olay hiç yaşanmamış olsaydı diye düşündüm. Fakat geçmişten çok, bugüne bakmak, bugün ne yapılabiliri düşünmek gerekiyor. Geçmişi hatalarıyla bilmek, anlamak ve ders çıkarmak gerekiyor. Rüzgarlar’ı, adada bu kültür mücadelesini veren Rum halkına umut verebilmek hissettirebilmek için yaptım.


TALEPLERİMİZİ TAMAMEN YOK SAYAMAZSINIZ

Gezi Parkı’yla başlayan eylemler  devam ediyor. Sinemacılar, tiyatrocular da bu eyleme katıldılar. Siz de katıldınız mı? İzlenimleriniz neler?
Yaşam alanına müdahale meselesi önemli. Emek Sineması’nın yıkımı, sanatsal faaliyetlere getirilen düzenlemeler, devletin sanata ve sanatçıya yönelik itibarsızlaştırma politikaları, kentin betonlaşması, sayısız AVM yapılması yaşamınızı olumsuz etkileyen unsurlardandır. Bir kesimin taleplerini tamamen yok sayamazsınız. Tüm bunların üzerine biz de bir grup sinemacı olarak Taksim Gezi Parkı’nın park kalabilmesi için ilk günden itibaren parktaydık.

BAŞBAKANIN NEFRET SÖYLEMİNİ ANLAYAMIYORUM

Başbakan son konuşmalarında sıklıkla sanatçıları hedef alıyor, tehdit ediyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?
En insani talepler karşısında dahi sert müdahaleler yaşandı, kaybedilen gözler, ölümler, bunların değil dik durmayla, hiç bir şeyle izahatı olamaz. Sanatçı duyandır, anlayandır. Oysa devlet de, kucaklayan incitmekten kaçınan, anlayan olabilirdi. Bunlar olamadı ve tüm bunlar tarihe yazıldı. Bu bir fırsattı, devletin ötekileştirdiği, değerlerine saygı duymadığı gençlerini kucaklaması için bir fırsattı ama geri çevrildi. Kendini anlatamadığını düşünen milyonlarca insan yeniden umutsuzluğa itildi. Tabii ki sanatçı bunu belgeleyecek, yazacak, çizecek , söyleyecek, olup biteni gelecek nesillere aktaracak. Emek Sineması’nın yıkımı için yapılan protestolar sırasında tüm sanatçılara sert müdahale edildi. O sırada orada olan Yönetmen Costa Gavras,  ‘Devletin sanatçılarına bu düşmanca tavrı anlaşılır gibi değil’ dedi. Dolayısıyla bu Gezi ile başlamış yeni bir durum değil. Sanatçı ile kurulan bu mesafeyi, nefret söylemini bir insan olarak anlamlandırmakta güçlük çekiyorum.

SİNEMANIZ YOKSA DEVLET OLARAK BAŞTAN EKSİKSİNİZ

Filmi yeni vizyona giren bir yönetmen olarak son zamanlarda sinemanın en genel haliyle bütün yapısının değiştiği, tartışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Salon, dağıtım ve izleyici bulma konusunda pek çok şey konuşuluyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz sinemanın bu gündemini?
Ben film düşünüp üretmenin peşindeyim. Kendimi ait hissettiğim dünya bu. Kültür politikası üretmek sinemanın gelişimi için kamusal adımlar atmak bir yönetmen olarak benim işim değil. Fakat uzaktan da olsa gelişmeleri takip ediyorum, yeni bir sinema yasası meselesi gündemde. Umarım bu yasa mevcut yapıya olumlu yönde katkı sağlar. Şu anda en büyük problemin dağıtım konusu olduğunu söyleyebilirim. Açıkçası sinematek gibi bir kurumunuz yoksa, devlet olarak en baştan eksiksiniz. Umarım bu süreçte doğru bir kültür sanat ve sinema politikası oluşturulabilir. (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net