‘Süreci okuyamayan başarısızlığa mahkumdur’

‘Süreci okuyamayan başarısızlığa mahkumdur’

Gezi Parkı ile başlayan eylemleri konuştuğumuz Hacettepe Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Barış Gümüşbaş, yalnızca iktidar değil, muhalefet kanadının da ezberinin bozulduğunu belirtti. Gümüşbaş, yaşanan süreçte en büyük kazanımın ise Türkiye halkının h

Birkan Bulut


Toplum tarihinde buna benzer birçok patlama var. Çoğunda da sürecin hiç beklenmedik bir yerden geliştiğini görüyoruz. Her gün ağaçlar kesiliyor. Burada nasıl patlak verdi?
Sadece iktidar açısından değil, muhalefet blokunun da ezberi bozuldu. Buna solun her rengi ve sendikalar da dahil. Hazırlıksız yakalandılar. Gelecek açısından yaşadığımız belirsizliğin tedirginlik verici ama öte yandan insanı mutlu eden, “İyi ki bu ülkede yaşıyorum ben” dedirten bir tarafı var. “Bu ülkede bir şey olmaz” diyen insanların bile böyle bir tepki verdiğini görüyorum. Mesela bir arkadaşımın çok güzel ifade ettiği gibi: “10 senedir bizden muhabbetimizi çalmışlar” dedi. İnsanlar meydana çıktığında o dayanışma ruhu muhteşemdi, birçok farklı görüşten insanlar yan yana geldi. En korkulu anlarda bile bir neşe, bir mutluluk hali vardı.
Bu kentlerde başlayan bir hareket. Katılım itibariyle de ağırlıklı olarak orta sınıf bir yapısı var. Ama bu kitlelerin de hızla proleterleştiğini ya da artık proletaryanın yapısının değiştiğini de unutmamak lazım. Birçok insan ilk defa devletin terörüyle bu kadar yakından ve bire bir karşı karşıya geldi. Ama yine biliyoruz ki Kürtler bunu 30-40 senedir yaşıyor. Medyanın nasıl bir işlev gördüğünü de çok iyi gördük ve şu söylenmeye başladı; “Bu kanallar bize iki haftadır bu kadar yalan söylüyorsa, kim bilir 40 senedir ne yalanlarla uyuttular bizi.”

Olayların nedenleri?...
Artık Türkiye’de vicdanlılar ve vicdansızlar kavgasıdır bu. MHP’lisi, başörtülüsü, solun birçok rengi oradaydı. Yani vicdanı bunu kaldırabilen insanlarla, kaldıramayan insanların kavgasıdır bu. Başbakan daha dün çıkmış diyor ki; “Doğum kontrolü oyununu bozacağız”. Geçtiğimiz 10 seneye bakalım. Başkanlık hülyasıyla, Suriye ve Ortadoğu’daki hesaplarıyla giderek artan baskıcı söyleme bakıldığında neredeyse topluma nefes alacak yer bırakmadılar. Bunun en çok zorluğunu çekenler ve tepkileriyle beni en çok sevindirenler de kadınlar ve gençler oldu. Herkes farklı bir nedenle çıkmış olsa bile, hatta bu nedenler zaman zaman birbiriyle çelişkili olsa bile şu görüldü: Bir ortak söylem oluştu. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Kimsenin işi kolay değil. Muhalefet açısından da böyle. Bu denli anarşizan bir harekete katılan insanlar kimsenin önderliğine kayıtsız şartsız biat etmeyecektir. Toplum siyasetin çok önüne geçti. Bu olayları, bu kitleleri ve taleplerini okuyamayan siyasi hareketler başarısızlığa mahkum olacak. Buna sendikalar ve kitle örgütleri de dahil.
Gayet hantal ve bürokratik yapılar sürecin çok gerisinde kaldılar ve bence iyi bir sınav veremediler. Benim oğlum üniversite öğrencisi. İlk kez eylemlere katılmıştı ve bana “Polis bizi Kızılay’dan sürdü” diyerek üzüldüğünü söylemişti. Ben ise ona “Sen merak etme 5 Haziranda biz yine Kızılay’a çıkacağız” demiştim. Nitekim 5 Haziran grevinde polis dağıtana kadar Kızılay’daydık. Ama eğer oğlum o gün oraya gelseydi sanırım kendini çok yabancı hissederdi. Maalesef değişen toplumu anlayacak yapıda değil sendikalar ve siyasi hareketler. Yapılan konuşmalardan çalan müziklere kadar o gençleri o alanda tutacak hiçbir şey yok. Hala Venceremos’la insanları alanda tutamazsın. Tamam, onu da çal ama o kadar aktif, cıvıl cıvıllar ki. Sosyal medyayı görüyorsunuz. Acayip bir mizah, nasıl tiye aldılar her şeyi. Çok ilginç eylem tarzları oldu. Duran adamlar, oturan adamlar… Bizim buna yetişecek örgütsel bir esnekliğimiz ve donanımımız yok. Bu acı bir şey. Örgütlü olmanın gerekliliğine ben de inanıyorum ama insanlar şunu zaten başardılar: kitle kendi örgütlülüğünü yarattı. Yiyecekler, revirler, kitaplıklar... Ben isterdim ki, partiler başından itibaren bir platform oluştursun. Daha somut taleplerle hareket eden ve bu talepleri zorlayan çok daha geniş bir platform olmalıydı.
Geleceğe dair güzel bir hava var ama bunu ileriye dönük örgütlemek gerek. Mesela yerel seçimler gelecek. Partili, sendikalı arkadaşlarıma söylüyorum. İstanbul ve Ankara için kadın aday çıkarmazlarsa ben oy vermeyeceğim. Bu iktidar giderek artan biçimde doğrudan kadınların yaşam alanlarına ve bedenlerine müdahil oldu ve bu nedenle de eylemlerde her yaştan ve sınıftan kadın en ön saflardaydı.  
Üniversiteler için de benzer bir durum var. YÖK Yasa Tasarısı bekliyor. Gazı yedik, copu yedik mi? Canımızı yakıyor ama alıştık. Bundan korkmadıysan, artık rektörlerden, YÖK’ten ve diğer mikro iktidar odaklarından çekinmeyeceksin. Bu hareket hızla politize olması sürecine soktu Türkiye’yi ve bence en büyük kazanımımız budur.

AKP Hükümetinin bu süreçte aklıma gelen iki tavrı vardı. Birincisi AKP’nin bir tek adam partisi olması,  ikincisi ise tekçi zihniyet çerçevesinde bayrak aşkı. Yapılan anketlerde özellikle gençliğin tepkisi hükümete değil bizzat Erdoğan’ın şahsına yönelik. Bayrak meselesinde ise polise karşı korkunun hiç görülmediği yer, polisin eylemcilerden bayrak alması. Sizce bu iki olgu AKP’ye karşı mı döndü?
Kaçınılmaz bir şey. Yalnızca Recep Tayyip Erdoğan için değil herkes için geçerli. Her iyiliği tek kişiden görmeye başlarsan, bir süre sonra her kötülüğü de aynı kişiye bağlamaya başlarsın. Lider kültünün kaçınılmaz sonucu. Diğer hükümet ve partilerden daha güçlü bir ‘tek adam’ kültürleri var ve sanırım iktidarı yitirme korkusu bunu güçlendiriyor. Mesela başkanlık projesi… Bütün ülke sanki başka sorun yokmuş gibi bir senedir Erdoğan nasıl başkan olsun ya da olmasın onu konuşuyor.
Bayrak meselesiyle ilgili bir yazı dikkatimi çekmişti. Diyor ki; “Bayrak ilk defa gerçek anlamda bir sembol oldu. Muhalifler açısından insanları birleştiren bir sembol.” Solda bir bayrak alerjisi vardır, normal olarak. Çünkü bu zamana kadar milliyetçi, şoven söylemin elinde oldu. Bunun ne demek olduğunu en iyi Kürtler biliyor. Ama baktık ki birçok insan elinde Türk bayrağı ile oraya geldi ve hiçbir şey olmadan diğerleriyle gayet güzel yan yana durdu. Demek ki herkesin nefes alabilip, kendini dışlanmış hissetmediği, kendi iradesiyle gelip durduğu bir yerde bayrak da kimseyi rahatsız etmiyor. Bu bile bu ülkede bir ortaklık duygusu yaratması açısından bir kazanımdır.


ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE NASIL İLERLER BU EYLEMLER?

Sivil itaatsizlik çok önemli bir şey. Şiddetten arınmış sivil itaatsizlik, onların baş edemeyeceği bir şey. Çünkü şiddete başvurduğun zaman onların topu tüfeği var, seni ezerler.  Ama tankın tüfeğin önünde duran adamlarla iş artık şu noktaya geliyor: vicdanı, utanma duygu olan herkes -Başbakanın kendi seçmen kitlesi içinde böyle insanların olduğuna da inanıyorum- artık yeter diyecekler. Böyle denildiği anda iktidar kaybetmiş demektir. Bu yaratıcılığımızı, esnekliğimizi kaybetmemeliyiz. Örgütlü olmak önemlidir ama birey de çok önemlidir. Bir adam çıkıyor ve ne yapacaklarını şaşırtıyor.


‘ANAYASAYI YAPACAK OLANLAR MEYDANDA’

Bu süreçte eksik olan en önemli şey ise anayasa talebiydi. Yaşanan olaylardan önce aylarca anayasa tartışıldı. Kimin nasıl bir anayasa yapacağı tartışıldı. Oysa ki demokratik bir anayasayı kuracak olan toplumun tüm kesimleri alandaydı. Ulusalcısı, solcusu, antikapitalist Müslüman’ı, Türk’ü, Kürt’ü… Derdi demokratik bir anayasa olan hiç kimse alanlardaki sese kulak tıkayamaz. (Ankara/EVRENSEL)

www.evrensel.net