Temize çıkmadan önce mümkün olduğunca kirlenmeli!

Temize çıkmadan önce mümkün olduğunca kirlenmeli!

Aşklar, ilişkiler çetrefilli mevzulardır hep. Herkes kendi durduğu yerden bakar yaşananlara. Aldatılma, terk edilme, ayrılık ya da anlaşmazlık hallerinde hep üzülünür; bazen karşılıklı bazen sadece “biri”. Ama hep en çok “kadınlar” kırılır. Neden mi? “Filler, dünyanın en duygusal hayvanlarıdır...” &c

Sinem Uğurlu / Ayşen Güven

Neden bir erkek kadın oyunu yazar?

En çok sorulan sorulardan biri bu aslında. Bu oyunu bir kadının yazmış olabileceği düşünülüyor. Bir erkeğin yazdığını öğrenince şaşırıyorlar. Bir kadın yazar bekliyorlar. Ama oradan bakınca bütün cinayet romanlarını da katillerin yazması gerekiyor. Yaşadığını yazmıyorsun neticede. Biraz gözlem biraz hayal gücü. Kendi yaşadıkların olmasa da, sana anlatılan hikayeler var. Benim annem Halk Eğitim’de biçki dikiş öğretmeni ve ben kadınların içinde büyüdüm.

Bunu bir avantaja çevirdiniz yani?

Evet. Ben bir oyun yazmak istedim. Üç kadın oyuncumuz vardı. Onların siparişi üzerine oldu biraz. İzlandalı bir kadın yazarın oyununun metni geldi bana. Bunu uzatmak üzerine yola çıktık. Ama sonra baktık ki bu metin, bizim ülkemizin kadın meselelerine uzak ve soğuk. Sonra ben dedim ki; bir kadın oyunu oynama iddiasıyla yola çıkacaksak bizim seyircimizin derdine de biraz el atmalıyız. Kadın sorunu çok büyük bir başlık. “Kadın sorunu budur ve işte çözümü de budur”. Böyle bir oyun da değil bu. Sadece çok küçük bir yanı. Ama benim iddiam şu ki; bugünün ve geleceğin tiyatrosu bu. Yani küçük oyunlar ve hikayeler. Minimal hikayelerden çıkan büyük trajediler. Biz oyunumuza kara mizah diyoruz zaten. Oyuna baktığında kadınlar çok trajik hallerde, ama biz gülüyoruz. Çünkü ötekinin derdi olarak görüyoruz kadınların yaşadıklarını. Sahnede düşene güleriz, ama biz düşünce o kadar komik değildir. Burada da benzer bir durum var. Seyirci kadınlarla özdeşlik kurmuyor.

TANIDIK HİKAYELER

“Kadınları çok iyi tanırım” gibi bir iddianız var mı?

Hayır. “Ben kadın ilişkileri konusunda çok iddialıyım” gibi bir durumum yok. Bu metni kadınları çok iyi tanıdığım için falan da yazmadım.

Erkekleri çok iyi tanıdığınız için yazmış olamaz mısınız? Bir tersten okuma yani.

Evet, aslında tersten bakmak da mümkün. Sonuçta kadın sorunu erkekten bağımsız değil. Tabi bizim oyunu en çekici kılan şey, çok tanıdık hikayeler olması. Kapı komşunuzun, bir arkadaşımızın, kendimizin. Mesela oyundaki gibi bir arkadaşınız olmuş olabilir sizin de: “Ben bir adama 12 yılımı verdim, sonra da beni terk etti gitti. Evlilik hazırlıkları yaparken, 10 gün içinde başkasıyla evlendi.” Bunu diyen bir arkadaşınız olabilir pekala. Bu inandırıcı bir şey. Seyirci bunu sahnede gördüğü zaman bir anlamıyla yüzleşme de oluyor. Kendi hayatıyla, çevresiyle.

‘HATIRLAMAK DEĞİL LANETİMİZ, UNUTAMAMAK’

Fillerle kadınları da benzeştiriyorsunuz oyunda. Bu nasıl ortaya çıktı?

Ben oyun yazarken “Kadın deyince aklıma ne geliyor?” diye kendime sordum. Kadın ve fil çok örtüştü benim için. Ve oyunun hepsini bunun üzerine kurmaya karar verdim. Oyunun sloganı; “hatırlamak değil lanetimiz, unutamamak”. Filler de yaşadıklarını hatırlayan tek canlı. Böyle şehir efsaneleri var. Oyundaki kadınların da trajedisi bu. Yaşadıklarını unutan kadınlar olsa, örneğin o adamı bir anda unutup, bir sabah uyandığında yeni bir sayfa açabilse, trajedi yok ortada. Ama hatırlıyor ve bu onun için bir lanete dönüşüyor.

Kadınları yazarken zorlandınız mı?

Kadın karakter yazmak çok cazip. Gerçekten verimli. Oyunu izledikten sonra erkek tiyatrocu arkadaşlarım “Bize de erkek oyunu yazar mısın?” dedi. Dedim ki; “Çok sıkıcı.” Ayrılmış, terkedilmiş üç adamı sahnede düşünelim aynı şekilde. Ne olur ki!

Bira içerler muhtemelen…

Aynen. Konuşmazlar ki! “E ayrıldık işte, geçmiş olsun.”

Oyunda da dediğiniz gibi, kadınlar erkekler sayesinde filozofa dönüşüyorlar o halde…

Evet. O yüzden de çok cezbedici bir konu kadınlar. Erkek için her şeyi yapmış mesela oyundaki karakter. Hayata şöyle bakıyor: “Ben kusursuz olsaydım, terk edilmeyecektim.” Ama kusuru yok ki! Adam için her şeyi yapmış. Yerleri fırçalamış, saçını sarıya boyatmış onun için. Aslında yapmak istemediği şeyleri, sadece o adam için yapmış. Başka bir takımı tutuyorsundur ve evlenince kocanın tuttuğu takımı tutarsın. Ama öyle değildir. Maç izlerken, gerçekte senin tuttuğun takım bir gol attığı zaman sevinirsin ve gerçek ortaya çıkar. Aslında olduğu gibi tanıtsaydı kendini, mutlu olabilelerdi belki de. Sonuçta, ne kendisi olabilmiş bir kadın, ne de adamın istediği gibi bir kadın ortaya çıkmış. Üç kadın, aynı apartmanda, belki de aynı katta yaşıyor. Üç kadın farklı şeyler yaşasa da, benzer acılar yaşıyor. Aralarında sadece bir duvar var. Her gün merdivende birbirlerini görmelerine rağmen, birbirlerinin acısına karşı duyarsız kalıyor.

Finalde kadınlar bir vesileyle bir araya geldi ve bütün hayatlarının değişeceğini düşündük biz. Ama hiç de öyle olmadı.

Evet, kadınlar, “İnsanın acısını insan alır” diye sırt sırta verdiler. Ama değişen hiçbir şey olmadı. Evlerine, hayatlarına döndüklerinde, eskisi gibi yaşamaya devam ettiler. Bu düzen böyle gittikçe değişen hiçbir şey olmayacak çünkü.

Umutsuz bir tablo mu bu?

Hayır. Tiyatronun zaten böyle bir misyonu olduğunu düşünmüyorum. Yani insana doğruları gösteren, düzgün mesajlar veren bir misyonu yok. Bertolt Brecht, “Ben salona vestiyere pardösüsüyle birlikte, beynini de bırakan seyirci istemiyorum. Beynini de içeri almalı. Ben size gösteririm, ama çözüm yolu sunmam. Bulacak olan sizsiniz” der. Ben de çözüm sunmak istemedim. “Kadınlar, siz bir araya gelirseniz, sorunlarınızı çözersiniz” demek istemedim. Bunu doğru bulmadım çünkü. Sanatın görevi o değil. Çelişkileriyle, karşıtlarıyla göstermek ve gerisini seyirciye bırakmak bence tiyatronun görevi.


Kadınları bu hale getiren erkekler neden böyle peki?

Ben erkek için de, kadınlarla aynı trajedinin yaşandığını düşünüyorum. Hatta daha trajedik. Eğer erkekleri yazarsam, komedi değil, gerçekten ciddi bir trajedi olur. Oyundaki kadın karakter, webcam’deki erkeğe hayatıyla ilgili bir şeyler anlatıyor. Erkek sadece “Soyun” diyor. Bu adama sadece “Sapık” deyip geçemeyiz. Meşrulaştırmak değil ama, ortada hastalıklı ve düzeltilmeye muhtaç bir sorun var. Bu oyunun görünmez kahramanları aslında erkekler. “Ahlaksız, terbiyesiz, hayırsız” deyip geçemiyoruz. Kadın cinayetler, taciz, tecavüz gibi istatistikleri yaratan ya da bunlara göz yuman adamların hepsi bir zamanlar çocuktu ve masumdu. Gittikçe kirlendiler, büyüdükçe kirlendiler. İşte orada bir sorun var. Müdahale edilecekse, oraya edilmeli. Ama o da sanatın işi değil.

Kadınlar en sonunda bir çöpün başında buluşuyor nihayet. Bu çöp metaforu nedir?

Çünkü hayatları çöp olmuş. Erkekler ya da hayat tarafından çöpe çevrilmiş. Kullanılıp atılmış. Belki daha fazla kullanım ömrü varken, bir yere atılmış. Zaten böyle hikayelerde ancak çöpten çıkabilir. Temize çıkacaksa eğer, mümkün olduğu kadar kirlenmeli önce. Evet, “Geri dönüşüm.” Burada önemli bir kelime. Geri dönüşmek, için önce çöpe gitmeli.


ÜÇ KADIN NEREDE? İÇİMİZDE!

GELELİM oyundaki üç kadın karaktere. Bu üç kadının hayatını aynı sahnede görmek size ilk başta, “Yazık bu kadınlara, başlarına neler gelmiş” dedirtiyor. Ama çok geçmeden belli sahnelerle kendinizi özdeşleştirmeye başlıyorsunuz. –Eğer bir fanusun içinde yaşamıyorsanız tabi- “Ah, bu benim annem galiba. Bizim Merve de böyle fedakardı, ama ne oldu sonra adam bırakıp gitti. Off, bu sahnedeki de ben miyim acaba?”

Bu hisleri söylemek için illa kadın olmaya da gerek yok. Oyunun aynı zamanda yönetmeni olan Melisa İclal Gürmen, erkek arkadaşlarının da oyunda kendisini bulduğunu söylüyor örneğin.

Oyunun içinde çok fazlaca ‘kadınca’ şeyler var. “Oyunun erkek senaristi kadına dair bu kadar küçük ayrıntıların hepsini hesap etmiş olamaz” diye düşünüyoruz ve Melisa bizi haklı çıkarıyor: “Biz de kendi hayatımızdan küçük anekdotlar ekledik.”

Melisa demişken, oyunun tartışmasız en bahtsız kadını o. 12 yıllık ömrünü bir erkeğe adamış ve gelinliği elinde kalmış bir kadın. Sevgilisinin geri dönmesini beklerken de evleneceği haberini alan ve intihara bel bağlayan bir kadın. On iki yıl. Dile kolay. Beyaz atlı prensini arayan bir kadın karakteri olmazsa olmazdı elbet. Dedik ya, oyunun ezberlerle arası fena halde iyi diye. Ama Zeynep Sevi Yılmaz almış bu ezberi, gerçekle yan yana koyup, yakmış bu masalı. O da diyor zaten: “Masallarla büyüdük. Ama büyüdükçe hayatın hiç de masallardaki gibi olmadığını gördük” diye. Tek hayali iyi birini bulup evlenmek olan kadının çaresizliği, kendini unutturmuş Zeynep’e. Ama bıraktığımızda yine de kentin izbe barlarının bir köşesinde saklanmış olan ve bir gün kesin ortaya çıkacak olan prensini aramaya devam ediyordu. Bizim de bulacağına inancımız tam tabi.

Oyunda en güçlü kadın imajı yaratan kadın Selin Türkmen var bir de. O ekolojik bir anarşist. Selin ne ister ki hayattan? Bir dünya barışı, bir de birkaç milyon sperm. Çünkü, çok değil bir sene içinde rahmine sperm yerleştirip çocuk sahibi olmazsa, rahmi yok olacak. Ama organik olanlarından. Sperm bankası falan olmaz. Zira kendisi dondurulmuş her türlü şeye karşı. Selin oynadığı karakteri şöyle anlatıyor bize: “Dünyayı kurtarmayı kendine görev edinmiş, ama aslında yaptığı hiçbir işte de tutunmayı beceremeyen bir kadın. Bu yüzden hayatın duygusal tarafını tamamen kopartmış. Kimseyle duygusal bağ kuramamasının nedeni de bu. Kadının kafası süper çalışmıyor aslında. Ama her şeyi kendisinin bildiğini, herkesin yanlış, kendisinin doğru olduğunu düşünüyor. Onu biraz itici yapan da bu. Ama bence çok sevimli.”

Bu üç kadının ortak özelliği yalnızlığı ve çaresizliği. Aynı apartmanda yaşayan, ama birbirlerini oldukça ‘tuhaf’ bulan üç kadın. İş bu ya, yolları bir çöpün etrafında kesişiveriyor. Hepsi kelimenin tam anlamıyla ‘bitmiş’ durumda. Birbirlerinin ne yaşadıklarını öğrenince ise derin bir ‘oh’ çekiyorlar: “Her şey o kadar da kötü değilmiş. Neler var hayatta.”

“E hadi, bir araya da geldiler. Masallar yansın ve mutlu bir şekilde evlerimize dağılalım” diye bekliyorsunuz. Ama Melisa yeni evli, eski sevgilisini beklemeye, Selin uygun dozda sperm aramaya ve Zeynep de bilgisayarının web caminde kendisine pırlanta yüzük takacak koca adayını arama çalışmalarına devam ediyor. Eee ne demişti senaristimiz: “Tiyatro sahneler, gerisi ise seyircinin işi.”

www.evrensel.net