24.05.2026 00:09

Bütçeler savaşa giderken, sömürü artıyor

Avrupa Gündemi’nde Almanya’da çalışma saatlerini ve dolayısıyla sömürüyü artıracak hazırlıklar, Fransa’nın uluslararası sahnede rol kapma çabası ve İngiltere’nin Brexit çıkmazına dair tartışmalar var.

Bütçeler savaşa giderken, sömürü artıyor

Fotoğraf: Unsplash

Avrupa’da bütçeler savaş ve silahlanmaya ayrılırken işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşulları giderek daha da kötüleşiyor. Almanya’da hükümet partileri CDU/CSU ve SPD, çalışma saatlerinde değişiklikler yapmayı planlıyor. Yapılacak yasal değişiklik haziran ayında meclise sunulacak. Sendikalar bunun patronlara azgın sömürü için açık vize verilmesine, günlük 12 saat 15 dakika, haftalık 73.5 saat çalışmaya kapı açılmasına neden olacağını belirterek mücadele çağrısı yapıyorlar.

Trump tarafından İran görüşmelerinin dışında bırakılan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, uluslararası sahnede yeniden ağırlık kazanmaya çalışıyor. Fransa’nın Hürmüz Boğazı için önerdiği “güvenlik misyonu” girişimi, Paris’in bölgedeki etkisini koruma arayışının yeni adımı oldu. Ancak Charles de Gaulle uçak gemisinin bölgeye yönelmesi İran’ın sert tehditlerini beraberinde getirdi. Macron şimdi Birleşmiş Milletler (BM) üzerinden diplomatik bir çıkış yolu oluşturmaya çalışıyor.

Küresel güç dengelerinin hızla yeniden şekillendiği bir dönemde İngiltere siyaseti hâlâ Brexit sonrası iç tartışmaların ve kısa vadeli seçim hesaplarının içinde sıkışmış görünüyor. ABD ile Çin arasındaki rekabet artık yalnızca ticaret ya da diplomasi meselesi değil; teknoloji, enerji, yapay zeka, güvenlik ve küresel ekonomik düzenin geleceği üzerinden yeni bir dünya sistemi kuruluyor. Buna rağmen iktidarın gündemi çoğu zaman liderlik krizleri, parti içi çekişmeler ve yerel seçim hesaplarının ötesine geçemiyor. The Guardian Yazarı Rafael Behr’in seçtiğimiz yazısında, dünyanın yeni güç dengelerine doğru ilerlediği bir süreçte İngiltere siyasetinin hâlâ Brexit’in dar ve kısır çerçevesinden çıkamadığını tartışıyor.

 73.5 saatlik çalışma haftası mı geliyor?

Arbeit Zukunft
Almanya Komünist İşçi Partisi İnşa Örgütü yayın organı

Birkaç gün önce, Sosyal Demokrat Partili (SPD) Çalışma Bakanı Bärbel Bas, bu yılın haziran ayında Çalışma Süresi Yasası’nda planlanan bir reformu federal meclise sunma niyetinde olduğunu açıkladı.

Son aylarda, federal hükümetin bazı kesimleri, özellikle genç emekçiler başta olmak üzere, işçi ve emekçilerin çok az çalıştığına ve sözde lüks ve “Yaşam tarzına uygun yarı zamanlı çalışma” günlerinin artık sona ermesi gerektiğine dair defalarca imalarda bulundu. Hatta bu yılın başında, Hristiyan Demokrat Birlik Partisinden (CDU) Başbakan Merz, ‘Çalışma Süresi Yasası’nın tamamen kaldırılmasını istedi, yarı zamanlı çalışanlara karşı sert eleştirilerde bulundu ve emeklilik yaşının yükseltilmesini savundu.

Hükümetin şimdi de ilk adım olarak, zorlu mücadelelerle kazanılmış 8 saatlik iş gününü ortadan kaldırmak istemesi, mevcut hükümet yönetiminde emekçilere ve gençlere yönelik uzun bir saldırı serisinin sadece başlangıcı.

Peki, şimdiye kadar tam olarak ne biliniyor, neden herkes sadece 8 saatlik iş gününü kaldırmaktan değil, 73.5 saatlik çalışma haftasını getirmekten bahsediyor?

Çalışma Bakanı Bas henüz reform planlarıyla ilgili herhangi bir somut ayrıntı açıklamadı, ancak reformun haziran 2026’da federal meclis Bundestag’a sunulacağını defalarca duyurdu. Bununla birlikte, Avrupa Birliği Çalışma Süresi Direktifi ve Avrupa Adalet Divanının 2019 tarihli kararının Alman hükümetinin reform planlarının itici gücü veya temeli olacağı açık. Çalışanlar için zaman takip sistemlerinin getirilmesine yönelik ilgili bir düzenleme kılıfı altında, hükümet günlük ve haftalık çalışma saatlerini artırmak için bir ‘reform’ uygulamayı amaçlıyor, çünkü AB Çalışma Süresi Direktifi, bazı düzenlemeleri ve çalışma süresi kurallarını Alman Çalışma Süresi Yasası’ndan çok daha geniş bir şekilde ele alıyor.

İstisnai durumlarda en fazla 8 ila 10 saatlik azami günlük çalışma süresinden veya sabit bir azami haftalık çalışma süresinden bahsedilmiyor. Yönergeye göre, 48 saatlik çalışma haftası aşılmamalıdır, ancak 12 aylık bir dönemdeki ortalama haftalık çalışma süresi bu sınırı aşmadığı sürece çalışma saatleri geçici olarak artırılabilir. Bu nedenle, Çalışma Süresi Yasası’nın AB Çalışma Süresi Yönergesi standartlarına uyacak şekilde gevşetilmesiyle, bazı durumlarda haftada 48 saatten önemli ölçüde daha fazla çalışmak mümkün hale gelir. Dahası, bu reformun kabul edilmesi durumunda, işverenlerin çalışanları haftada 48 saatten önemli ölçüde daha fazla çalışmaya zorlamaları veya hatta görevlendirmeleri daha kolay hale gelir.

Alman Sendikalar Birliğine yakın Hans Böckler Vakfına bağlı Hugo Sinzheimer İş Hukuku Enstitüsünden (HSI) Hukuk Uzmanı Dr. Amélie Sutterer-Kipping ve Dr. Laurens Brandt, Çalışma Süresi Yönergesi’nde önerilenlere benzer düzenlemelerin kabul edilmesi durumunda işverenlerin emekçileri haftada kaç saat çalışmaya zorlayabileceğini göstermek için ön bir hesaplama yaptılar. Bir günün 24 saat olduğu açık, bunun 11 saatinin dinlenme süresi olarak belirlendiğini ve 9 saati aşan her iş günü için bir mola gerektiğini varsayalım. AB Çalışma Süresi Direktifi ayrıca haftada bir gün dinlenmeyi de öngörüyor; bu da 7 günlük bir çalışma haftası için bir gün olarak düşülmelidir. Bu hesaplamaya göre, günde 12 saat 15 dakika veya haftada yaklaşık 73.5 saat çalışmak mümkün olacaktır. Bunun sonuçları sağlık riskleri, daha fazla hastalık izni ve aileler üzerinde artan baskı olacaktır. Değişikliğin “ekonomik olarak ters etki” bile yaratabileceği belirtiliyor.

Sendikalar planlanan reforma karşı olduklarını zaten açıkladılar. Bu durumda meslektaşlarımızla planlanan reformu görüşmek, nelere yol açacağını onlara anlatmak ve onları 8 saatlik iş gününü korumak ve 73.5 saatlik haftanın getirilmesine karşı mücadeleye seferber etmek bizim görevimiz!

Çeviren: Semra Çelik

BM’de Hürmüz Boğazı’nı ‘güvenceye alma’ girişimi

Humanite/Fransa

Emmanuel Macron, Kenya’da düzenlenen “Africa Forward” zirvesinden uluslararası sahnede görünür olmaya çalışırken İran savaşı cephesinde de öne çıkma çabasında. Avrupa ülkeleri gibi Donald Trump tarafından müzakerelerin dışında bırakılan ve uçak gemisi Charles de Gaulle’ün Hürmüz Boğazı’na gönderileceğinin açıklanmasının ardından İran’ın tehditleriyle karşı karşıya kalan Fransa Cumhurbaşkanı, Birleşmiş Milletlerde (BM) “bir girişim” başlatacaklarını duyurdu. Macron, iki savaşan taraf tarafından fiilen bloke edilen stratejik deniz geçişinin gelecekte “tamamen tarafsız ve barışçıl” bir misyon çerçevesinde güvence altına alınması için bir “çerçeve” önerdiklerini söyledi.

Macron, 12 Mayıs Salı günü TV5Monde, France 24 ve Radio France Internationale’e (RFI) verdiği demeçte, BM’de Hürmüz Boğazı’nın gelecekte güvenliğini sağlamaya yönelik “tamamen tarafsız ve barışçıl” bir görev için “bir çerçeve” oluşturmayı amaçlayan bir girişim başlatacaklarını açıkladı. Açıklama, Nairobi’de düzenlenen Afrika-Fransa zirvesi sırasında yapıldı. Fransa ile İngiltere günlerdir böyle bir görev için koalisyon oluşturmaya çalışıyor. Özellikle Donald Trump’ın “özgürlük projesi” konusundaki geri adımının ardından bu girişimler hız kazandı.

Aynı günün erken saatlerinde Fransa ve İngiltere savunma bakanları, katkı sunmaya hazır yaklaşık 40 ülkenin savunma bakanlarıyla çevrim içi bir toplantıya eş başkanlık etti. Toplantının ardından Londra yönetimi bu girişime 115 milyon sterlin (133 milyon avro) yatırım yapmaya hazır olduğunu açıkladı.

 BM Güvenlik Konseyinde karar tasarısı

Macron, “Hürmüz Boğazı’nın hiçbir koşul olmaksızın, geçiş ücreti uygulanmaksızın yeniden açılmasını sağlamalıyız. Tüm ablukaların kaldırılması ve İran’a yönelik bu talepkar diyaloğun sürdürülmesi gerekiyor” dedi. Macron ayrıca ABD ile İran arasındaki açıklamalarda yaşanan “gerilimin tırmanmasından” yakındı.

Fransa Cumhurbaşkanı, ateşkesin “Tam anlamıyla uygulanması” gerektiğini vurgulayarak bunun Lübnan’da ihlal edilmesini “Kabul edilemez” olarak niteledi. Macron ayrıca Tahran ile Washington’u, Hürmüz Boğazı meselesini diğer müzakerelerden ayrı değerlendirmeye ikna etmeyi umduğunu söyledi.

Macron’un “girişimi” somut olarak BM Güvenlik Konseyinde bir karar tasarısı biçimini alacak. Tasarı, stratejik önemdeki Hürmüz Boğazı’nda geçiş güvenliğini sağlayacak olası bir misyona hukuki çerçeve oluşturmayı hedefliyor. Boğaz’ın kapalı kalması ise hidrokarbon fiyatlarında büyük bir kriz yaratıyor.

İran cephesinde ise Fransa ile İngiltere’nin girişimine olumlu bakılmıyor. İran dışişleri bakan yardımcısı, X platformunda yaptığı paylaşımda “Bu Boğaz’ın güvenliğini yalnızca İran İslam Cumhuriyeti sağlayabilir. İran bu alana hiçbir ülkenin müdahalesine izin vermeyecektir” ifadelerini kullandı. Yetkili ayrıca, Charles de Gaulle uçak gemisi ile İngiliz destroyeri HMS Dragon’un Hürmüz Boğazı’na doğru ilerlediği sırada “kararlı ve anında bir yanıt” verileceğini söyledi.

Macron ise bu tehdide hızlıca yanıt verdi. Fransa Cumhurbaşkanı, geçişi “Yeniden açmak için” hiçbir zaman askeri bir konuşlandırma düşünmediklerini, amaçlarının yalnızca Boğaz yeniden açıldıktan sonra güvenliğini sağlamak olduğunu savundu.

Çeviren: Ali Rıza Yıldırım

Küresel güç dengesi hızla değişiyor ama İngiltere hâlâ eski Brexit çıkmazına saplanmış durumda

Rafael Behr
The Guardian/İngiltere

Geçen hafta İşçi Partisi adeta erirken, Donald Trump Çin’i ziyaret ediyordu. Sağlık Bakanı Wes Streeting istifa mektubunu Keir Starmer’a gönderene kadar ABD Başkanı, Çin Lideri Şi Cinping ile iki saatlik ikili görüşmesini tamamlamış ve gezi programına geçmişti.

Olaylar paralel yaşandı fakat medya ve Westminster’ın ilgisi açısından süper güçler zirvesi, başbakana karşı yürütülen siyasi manevralarla yarışamadı. Bu normal. İç siyasi krizler her zaman dış politika gelişmelerini gündemin dışına iter.

Pekin’de sürpriz yoktu. Trump oldukça kontrollü davranıyordu. İki lider kamuoyu önünde karşılıklı iltifat ve çatışmadan kaçınma üzerine kurulu bir senaryoya sadık kaldı. Ancak özel görüşmelerde ticaret, Tayvan, yapay zeka ya da İran hakkında ne konuştukları ileride önemli sonuçlar doğurabilir. İçerik gizli olduğu için bunu değerlendirmek zor. Büyük ihtimalle Andy Burnham’ın Greater Manchester’daki ara seçimi kazanma ihtimali gündeme gelmemiştir.

Benzer şekilde Çin-ABD ilişkileri de önümüzdeki haftalarda Makerfield’daki seçim kampanyasının konusu olmayacak. Çünkü bu mesele, parti stratejistlerinin “kapı önü meselesi” dediği türden bir konu değil. Seçmenlerin siyasi mesajlara ayırdığı dikkat sınırlı olduğunda, adaylara yalnızca halkın doğrudan gündeminde olan meselelerden bahsetmeleri tavsiye edilir. Bu da genellikle Britanya sınırlarının dışındaki dünyayı kapsam dışı bırakır.

Elbette istisnalar var. Gazze meselesi son seçimlerde Yeşiller ve bağımsız adaylar için destek yaratan bir unsur oldu; fakat bu daha çok öfke üretici bir meseleydi. Yoksa İngiltere hükümetinin -ya da Hackney’deki yerel bir belediye meclis üyesinin- Ortadoğu’da gerçekte ne başarabileceğine dair tutarlı bir siyasi vizyon değildi.

Starmer uluslararası arenada, iç politikaya kıyasla daha başarılı görünüyor. İşçi Partisi liderliği için rakipleri bile İngiltere’yi ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşa sürüklememe kararını övüyor. Streeting istifa mektubunda bunu “cesaret ve devlet adamlığı” örneği olarak tanımladı.

Bu karar aynı zamanda (aşırı sağcı Reform UK Partisi Lideri) Nigel Farage ve (Muhafazakar Parti Lideri) Kemi Badenoch’ın savaşın ilk günlerinde sergileyip kısa süre sonra pişman oldukları saldırgan reflekslere kıyasla daha sağduyulu bir yaklaşım olarak öne çıkıyor.

Ancak başbakan doğru bir dış politika kararı aldığı için siyasi kredi kazanamıyor. Bunun sebebi yalnızca seçmenlerin başka sorunlarla meşgul olması değil. Britanya askerlerini savaşa sokmamak, ülkenin savaşın sonuçlarından etkilenmesini engellemiyor.

Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yarattığı ekonomik maliyet yalnızca savaşan ülkeleri etkilemiyor; hatta en ağır etkiyi onlar bile yaşamıyor olabilir. Starmer’ın askeri olarak çatışmaya girmemesi, enerji fiyatlarının yükselip enflasyonu artırmasını engellemiyor. Bu da zaten baskı altında olan hane bütçeleri üzerindeki yükü daha da ağırlaştırıyor.

Ayrıca piyasalarda İngiltere Merkez Bankasının faiz artırmak zorunda kalacağı beklentisini güçlendiriyor. Bu durum devlet tahvili getirilerini yükseltiyor, hükümetin borç faizine daha fazla harcama yapmasına yol açıyor ve sonuç olarak İşçi Partisi milletvekillerinin daha cömert finanse edilmesini istediği kamu hizmetlerine daha az kaynak kalıyor.

Körfez’deki çalkantılı suların etkisi dünyanın her yerine yayılıyor ve Makerfield’daki evlerin kapısına kadar ulaşıyor. Aynı durum Trump-Şi görüşmesi için de geçerli; ancak etkisi daha dolaylı. Bu zirve, Çin’in artık ABD’ye yakın ölçekte bir süper güç haline geldiğinin sembolüydü. Ekonomik güç ve teknolojik gelişmişlik açısından hiçbir ülke bu iki devle yarışamıyor. Avrupa ise ancak kıtanın ortak zenginliğini stratejik yatırımlarla birleştirebilirse gerçek bir rakip olabilir.

İngiltere ya bu projenin ortağı olmayı seçebilir ya da yalnızca ek bir unsur haline gelmeyi kabul eder. Benzer küresel çıkarlara sahip komşularla kurulan bir ittifak içinde ulusal gücünü artırabilir. Ya da Brexit’in egemenlik kültüne sıkışıp Avrupa ile düzenleyici uyumu “sömürgeleşme” olarak görürken, ABD teknoloji devleri ve sanayi lobilerine bağımlılığı “serbest ticaret” diye pazarlamaya devam edebilir.

İngiltere siyaseti bu açmazla gerçekten yüzleşmiyor. Çünkü bunun için AB dışında kalmanın yüksek maliyetleri ve neredeyse yok denecek faydaları hakkında dürüst bir muhasebe yapılması gerekiyor. Bu konu iki yıl öncesine göre daha az tabu. Starmer genel seçim kampanyasında “Brexit’i işler hale getirebileceğini” düşünüyordu; şimdi ise bunu bir felaket olarak tanımlıyor. Ama mesele Labour için hâlâ mayınlı bir alan.

2016’da çoğunlukla ayrılık yönünde oy veren bölgelerde seçim kazanma şansı elde etmek için Burnham referandum sonucunu değiştirilemez bir halk iradesi gibi ele almak zorunda hissediyor. Pazartesi günü adaylığını açıkladıktan sonraki ilk büyük konuşmasında Brexit’in zarar verdiğini kabul etti ama aynı zamanda “Şu anda yapılacak en son şeyin bu tartışmaları yeniden açmak” olduğunu söyledi. Bunun yerine “Ülkeyi düzeltmek için amansız bir iç politika odağı” vadetti.

 Bu yerelliğe kapanma hali mevcut koşullarda anlaşılabilir olsa da, İngiltere’nin ekonomik işleyiş bozukluğunun köklerini analiz eden düşünceli bir konuşmada yine de moral bozucuydu. Burnham aslında bu konuya hiç girmek istemezdi fakat Streeting birkaç gün önce AB’ye yeniden katılmayı tercih edeceğini söyleyerek tartışmayı açmıştı.

Bu yalnızca İşçi Partisine özgü bir problem değil. Brexit’in ideolojik babası sayılan Farage bile artık onu bir başarı hikayesi olarak anlatmaya cesaret edemiyor. Onun İngiltere vizyonu, (Trump’ın siyasi örgütü) MAGA çizgisindeki bir ABD imparatorluğuna bağlı yarı sömürge bir ülke gibi görünüyor. Trump’ın Atlantik’in bu tarafında popüler olmaması nedeniyle Reform UK lideri bunu açıkça dile getirmiyor. Badenoch’un kültür savaşı siyaseti de onu benzer bir noktaya sürüklüyor.

Avrupa hakkında yaptığı en dikkat çekici çıkış, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in konuşmasını desteklemek oldu. Vance bu konuşmada Avrupalı liberalleri, Vladimir Putin’den bile daha büyük bir demokrasi tehdidi olarak tanımlamıştı.

Muhafazakar Partinin 21. yüzyılda İngiltere için mantıklı bir stratejik vizyonu yok. Starmer yılın başında Pekin’i ziyaret ettiğinde Badenoch bunu “Boyun eğmek” olarak küçümsemişti. Kendisinin olsa gitmeyeceğini söyledi. Bu şahin tavır, büyük güç rekabetinde Washington’un safında yer aldığını gösterme çabasıydı.

Muhtemelen Trump’ın Şi’ye övgüler yağdırıp onun dostu olmaktan onur duyduğunu söylemesini de onaylamıyordur. Belki de sadece Britanya başbakanlarının Çin’e karşı nasıl davranacaklarını öğrenmek için Beyaz Saray’dan işaret beklemesi gerektiğini düşünüyor.

Muhalefet liderlerinin, seçmenin kapısında gündeme gelmeyen dış politika meseleleri hakkında düşünmesine gerek kalmıyor. İşçi Partisinin düştüğü tuzak tam da buydu. İngiltere’nin dünyadaki yeriyle ilgili zor soruları bastırmanın kısa vadeli seçim avantajı, bu sorulara cevap aramayı sürekli erteledi ve tartışmayı Brexit’e inanan politika seçeneklerinin kısır alanına hapsetti.

Ulusal sorunları gerçek küresel bağlamına oturtamayan İşçi Partisi, sonunda sığ siyasi tartışmalar içinde debelenmeye başladı. Bu da ülkenin sorunlarını göçmenlere ve sosyal yardım alanlara yükleyen demagogların rahat hareket ettiği alanı genişletti.

Karmaşık jeopolitik meseleleri seçmenin kapısında etkili bir kampanya sloganına dönüştürmek kolay değil; özellikle de iktidardaki bir hükümet için. Çünkü bu, sorumluluktan kaçmak ve hükümet hatalarını “küresel talihsizlikler” diye açıklamak gibi duyulabilir.

Ama tam da bu yüzden Brexit hatasıyla doğrudan yüzleşmek gerekiyor. Referandum sırasında “Kontrolü geri al” sloganının bu kadar etkili olmasının bir nedeni vardı. Bu slogan, hızla değişen ve insanları yönsüz hissettiren bir dünyadaki kaygı ve kontrol kaybı duygusuna hitap ediyordu.

Bu duygular ortadan kaybolmadı. Hatta İngiltere’nin küresel olayları etkileme kapasitesi AB’den ayrıldıktan sonra artmak yerine azaldığı için daha da güçlendi. Meselenin özü de bu. Bence birçok insan artık ikna olmaya açık; hatta belki çoktan ikna olmuş durumda: Kontrole giden yol yeniden Avrupa’dan geçiyor.

Çeviren: Dış Haberler Servisi

(Dış Haberler)
22.05.2026 10:44 / Güncelleme: 15:24

Hatay'da 3 kişinin öldüğü sağanakta sele kapılarak kaybolan 2 genç aranıyor; Deniz Hoşgel'in cansız bedenine ulaşıldı

Hatay'da 3 kişinin yaşamını yitirdiği sağanakta sele kapılarak kaybolan 2 genci arama çalışmaları sırasında Asi Nehri'nde Deniz Hoşgel'in cansız bedenine ulaşıldı.

Hatay'da 3 kişinin öldüğü sağanakta sele kapılarak kaybolan 2 genç aranıyor; Deniz Hoşgel'in cansız bedenine ulaşıldı

Fotoğraf: DHA

22.05.2026 10:52 / Güncelleme: 10:58

Bilgi Üniversitesi çalışanları ve öğrencilerden kapatma kararına karşı eylem

Cumhurbaşkanlığı kararıyla kapatılan İstanbul Bilgi Üniversitesinde çalışanlar ve öğrenciler bugün saat 14.00’te Santral Kampüsünde bir araya gelerek karara karşı açıklama yapacak.

Bilgi Üniversitesi çalışanları ve öğrencilerden kapatma kararına karşı eylem

Fotoğraf: Google masp

22.05.2026 10:30 / Güncelleme: 10:35

Rodrigo Paz’ın istifası talebiyle protestoların sürdüğü Bolivya'da Çalışma Bakanı görevden alındı

Bolivya'da ekonominin kötü gidişatına karşı iki haftadır süren eylemler ve istifa çağrılarının ardından Rodrigo Paz kabinesinde değişiklik yaptı. Paz, Çalışma Bakanı Edgar Morales'i görevden aldı.

Rodrigo Paz’ın istifası talebiyle protestoların sürdüğü Bolivya'da Çalışma Bakanı görevden alındı

Fotoğraf: Jorge Mateo Romay Salinas/AA

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!