İstanbul ayağa kalkınca...

İstanbul ayağa kalkınca...

  • Her büyük kent gibi İstanbul’un da iki kimliği vardır. Birbiriyle çelişen ve birbirini inkar etmek isteyen iki kimliktir bu. Biri burjuvaziye aittir, diğeri “öteki”lere...“Öteki”ler, işçilerdir, emekçilerdir, işsizlerdir, aydınlar, sanatçılar, öğrenciler ve kimlikleri için savaşan kadınlar

    Aydın Çubukçu

    “Öteki”ler, işçilerdir, emekçilerdir, işsizlerdir, aydınlar, sanatçılar, öğrenciler ve kimlikleri için savaşan kadınlardır...  Hor görülenler, lüzumsuz adamlar, kirli kadınlar, tehlikeli gençler, sonradan gelmeler, “bizden” daha önce gelmiş ve hâlâ temizlenememiş olanlar! Burjuvazi, İstanbul’un görünen yüzünün kendisininkinden ibaret olmasını ister. Lüks restoranlar, pahalı oteller, eğlence mekanları, ışıltılı caddeler, “fakirlerden uzak” -yalıtılmış siteler, kartpostal manzaraları, turistik mekanlar, eğlenceli yüzler... Bütün kadınlar güzel, bütün erkekler yakışıklı ve şık, herkes mutlu...

    Ekmeğinin, evinin, çoluk çocuğunun derdinde olanların göstermek isteyecekleri bir yüzleri yoktur. Elbette olsun isterler... Onların da hayatları yansısın kente, onurlu ve çalışkan bir yüzü olsun İstanbul’un.

    Bu kabul edilemez... İtibarımız sarsılır... Türkiye algısı bozulur, zaten bozuk, bi de bunlar olmasın! Türkiye bu değil! Marka şehirdir İstanbul! Boğaz’dır, Sultanahmet’tir, şıkır şıkır lokantalarda Osmanlı mutfağıdır. Bunları görsün Avrupa, Amerika... Biraz sonra kendi merkezleri olarak sevecekleri “küresel finans çevreleri” böyle bilsinler İstanbul’u! Kendimizi zaten tanıtamıyoruz, oysa ne güzeliz, bi de bu fakirler sürüsünün yüzü görünmesin! *** Burjuvazinin dışında kalanların İstanbul’a yüzlerini verdikleri birkaç tarihi an vardır.

    Bunlardan ilki 15-16 Haziran 1970’dir. Sendikalar Yasası’nı değiştirerek DİSK’i kapatmak, kalan sendikaları da güçsüz ve etkisiz emir kulları haline getirmek isteyen burjuvazinin siyasi temsilcilerine (AP ve CHP işbirliği) karşı Marmara Bölgesi başta olmak üzere, Türkiye’nin belli başlı bütün sanayi kentlerinde, işçi havzalarında Türkiye tarihinin en büyük işçi kalkışması başlamıştı.

    Kocaeli’ne kadar uzanan bölgeyi bütünüyle kucaklayan yürüyüş, karayolunu tümüyle kapatarak İstanbul’a doğru uzandığında, kent içindeki başlıca merkezlerdeki işçiler de fabrikaları boşaltıp ana caddelere doğru akmaya başlamıştı. Yol boyunca, Kartal, Maltepe, Göztepe gibi o yılların yoğun fabrika bölgelerinden geçtikçe yürüyüş kolu büyüyordu. Beykoz, Paşabahçe ve Üsküdar’dan da on binlerce işçi aynı hedefe doğru yürümeye başlamıştı. Kadıköy’de buluşulacaktı!

    Avrupa yakasında ise, Bakırköy’den başlayıp Sağmalcılar, Topkapı, Alibeyköy bölgelerinden büyük yürüyüş kolları yola çıkmıştı. Hedef, Cağaloğlu’ndaki Valilik binasıydı. İşçi kitlesi, Sultanahmet ve Eminönü’ne kadar yayılmıştı. Haliç üzerindeki köprüler açılarak iki yakadaki işçilerin birleşmesi engellendi. Buna rağmen İstanbul, iki gün boyunca işçi tulumuyla gezdi meydanlarda! İstanbul, İstanbul olalı böylesini görmemişti. *** İstanbul’un halk yüzü, meydanlara, yollara çıktığı bir diğer büyük günde, Hrant Dink’in cenazesinde ve kitlesel anmalarda kendini gösterdi. Derin keder ve öfkenin elle tutulur hale geldiği acı dolu o günde İstanbul, olağanüstü bir silkinişle, soyu tüketilmiş, kırılmış, ezilmiş bir halkın yüzüyle göründü meydanlarda: Bugün, Ermeni’ydi. Madem ki, en yiğit hemşehrisi kahpece ve sadece Ermeni olduğu için öldürülmüştü, haydi bakalım, o da Ermeni’ydi. Bu kahramanca meydan okumayı köklü kardeşlik ve sahiplenme duygularının yanı sıra, kendisine yapıştırılmış bir utancı silmek adına da gerçekleştirdi. Başı dik, alnı açık kardeşinin arkasında saf  tuttuğunda, hıçkırığı boğazına düğümlenmiş, öfkesi bedeninde katılaşmıştı. Yüreklere hapsedilmiş bir isyandı bu aslında. Doğuşu ve ilerleyişiyle, yaygınlığı ve hedefleriyle, işçilerin ayaklanmasına hiç benzemiyordu; ama karşısındakini ezmek için kendi çıplak varlığını ortaya koyuşuyla, yeni bir kimlikle kendine de  karşı çıkışıyla işçilerin isyanının öz kardeşiydi. İstanbul, İstanbul olalı böylesini de görmemişti. *** Şili’de isyanlarını sürdüren büyük gençlik hareketinin geçen günkü gösterilerinde Türk Bayrakları dalgalandırılarak Türkiye’ye, isyanımıza selam gönderildi. Başımız üstüne... Böylece İstanbul, en güzel yüzlerinden üçüncüsüyle dünyanın yüzü oldu. Atina ve Londra’daki gösteriler, kendileriyle İstanbul arasında köprüler buldular. “Küreselleşme” adı verilen büyük emperyalist saldırının bütün dünyada yarattığı isyan duygularının en güçlü seslerinden birini yaratan gençlik, Türkiye toplumunu da köklerine kadar sarstı. Direngenliğiyle, yaratıcılığıyla, mücadele biçimlerine getirdiği yeniliklerle ve en önemlisi mücadele içinde yeni bir hayatın, yeni bir dünyanın müjdeli ışıklarını göstermesiyle etkileri yıllarca sürecek olan bu muhteşem isyan, “Ayağa Kalkan İstanbul”un tarihteki en güzel yüzüdür. Belki on bin yıllık geçmişinde, böylesi görülmemiş, hayal bile edilmemiştir.

    Her birinin daha şaşaalısı Dubai gibi yapay kentlerde bulunan burjuva makyaj kent süsleriyle “dünyanın merkezi” yapılacağını sananlar, İstanbul’un bu bayalığa direnmesi karşısında attan düşmüşten beter oldular.  “Üç-beş ağaç için değer mi?” diye dudak bükenler, direnişin bir anda ülke çapında eylemli bir muhalefetin öncüsü halini almasına hâlâ bir anlam verebilmiş değiller. İstanbul’un yüzleri elbette bu kadar değil. Burjuvazinin en ihtiraslı kesimi ve onun temsilcisi olan AKP,  anlamını bulamadıkları direnişin İstanbul’un gizemlerinden biri olarak kalmayacağından emin olabilirler.  İşçi, ezilen halk ve isyancı gençlik olarak gösterdiği güzelliklerinden öte, mutlaka eşitlik, özgürlük ve ebedi barış adına sakladığı, sınıfsız bir yüzü de vardır onun...

    www.evrensel.net