Birleşen bir halkı hiçbir kuvvet yenemez

Birleşen bir halkı hiçbir kuvvet yenemez

31 Mayıs 2013 sabahından beri Türkiye’de gündemi, ne her şeyi kontrol ettiği düşüncesiyle böbürlenen AKP rejimi ne de holding medyası belirliyor. 31 Mayıs sabahından beri halk; karşı pencerede oturan şımarık zengin çocuğuna eline aldığı aynayla güneşin kıvrımlarını yansıtıyor; gözlerine tutuyor. Çılgınlıklar

Deniz Yıldırım

Taksim Meydanı, AKP rejimi açısından üçlü bir işlev görüyor: sınıfsal, siyasal ve ideolojik temsil. Bu üçlü işlev Taksim Meydanı’nı sıradan bir meydan olmaktan çıkararak meydanın ülke genelindeki sınıfsal, siyasal ve toplumsal ilişkilerin temsili merkezi haline gelmesine yol açıyor. Bu üçlü işlevin temelinde doğa, toprak, kentsel arsa ve arazi rantının yağmalanması üzerinden ilerleyen çapulcu sermaye birikim rejimi var. Parkın ağaçlarının kesilerek yerine AVM ve rezidans yapılmasına tepki; bu sınıfsallığa karşıtlık temelinde halk hareketinin üzerinde yükseldiği zemini belirliyor. Yaşam alanlarımıza dönük bu sermaye saldırısını; AKP rejiminin yaşam tarzlarına dönük otoriter ve tektipçi saldırısı tamamlıyor. Köklerini 1 Mayıs’ta tüm İstanbul’da sıkıyönetim ilan ederek sokağı, meydanı ve şehri halka yasaklayabilecek korkularda bulan bu yeni Taksim rejimi, yaşam alanlarına saldırıyla yaşam tarzlarına dönük saldırıyı kamusal mekanların yağmalanması üzerinden ilerletiyor.

Goebbels “sokağı fetheden, devleti fetheder” diyordu. Ortak varlıklarımızın yağmalanmasına dayalı bu çapulcu sermaye birikim stratejisi; Taksim Meydanı’nı AKP rejimi açısından bir işlevle daha donatıyor. Kentsel mekanın AVM, rezidans yapımı aracılığıyla yağmalanmasını; kentsel meydan ve mekanlar üzerinde 1923 Cumhuriyeti öncesine dönük Yeni Osmanlı temsiliyetinin Erdoğan’ın deyişiyle “ihya”sı, Davutoğlu’nun ifadesiyle “100 yıllık parantezi kapatan tarihi restorasyon” arayışları tamamlıyor. Topçu Kışlası’ndaki ısrar; buradan bakarsak AKP açısından mekan üzerinde yeni rejimin zaferinin temsili hale getirilmesindeki ısrar. Bu yüzden “üç beş ağaç değil mesele”, çok haklılar; çünkü halk sadece Topçu Kışlası’na değil, Topçu Kışlası ve Başbakan’ın Dolmabahçe Ofisi nezdinde yeni rejime ve temsillerine de direniyor.

Dolayısıyla ülke geneline yayılan ve giderek “Hükümet İstifa” sloganını merkezileştiren isyan dalgası, önemli olasılıkları bağrında taşıyor. Artık hiçbir şey 31 Mayıs 2013 öncesi gibi olmayacak; burası kesin. Peki halk hareketiyle ne değişti, hareket nelere gebe? Temel bazı gözlemler eşliğinde düşünmeliyiz.
* Az önce de belirttik; 31 Mayıs’la başlayan halk hareketinin önemli sonuçlarından birisi AKP rejiminin hem ikna/rıza aygıtlarını hem de baskı/zor aygıtlarını etkisizleştirmesidir. Halk hareketi holding medyasıyla AKP rejimi arasındaki ilişkiyi görünürleştirmiş; sansürü delmiştir. NTV önündeki protestolar; Penguen belgeseliyle sembolleşen CNN Türk ve “evet Başbakanın önünde eğildim, gerekirse secde ederdim” diyen Fatih Altaylı-Haber Türk. Halk hareketi holding medyasını itibarsızlaştırmış; iktidarla medya arasındaki sınıf ilişkilerini görünürleştirmiş; sosyal medya aracılığıyla yeni ve toplumsal iletişim yolları geliştirmiş ve tekeller dışında Hayat TV, Halk, Ulusal Kanal gibi kanalları baştacı etmiştir.
* Korku rejimi uzun süredir farklı kesimlerde aşılma işaretleri veriyordu. Fakat AKP rejiminin baskıcı rejim inşasında merkezi yer tutan polis aygıtının Gezi Parkı saldırısı ve ardından yükselttiği şiddet, toplumsal mücadeleyi sindirmek bir yana; daha da sıçratmış; korku etkisizleşmiştir. Halk hareketinin her türlü şiddet ve sindirmeye karşı yepyeni bir kuşağı da içine katarak genişleyen ayaklanması; AKP rejiminin önümüzdeki süreçte neoliberal Sultanlık olarak öngördüğü yeni rejimi topluma dayatmasının baskıcı yollarını tıkamıştır. Bundan sonra korku rejimi; olsa olsa halkın değil, AKP’nin korkularının rejimidir. AKP rejimi her baskıcı hamlesinde, karşılaşacağı halk eylemliliğini hatırlayacaktır.
* Olağan dönemlerde yan yana bulunması imkansız gibi görünen siyasal yapı ve anlayışların yaşam alanlarımıza saldırıyla yaşam tarzına saldırıyı ilişkilendiren birlikte “meydan okuma”sı; bugün farklı siyasal ve toplumsal kesimlerin mücadeleyi örmesine; Taksim’i özgürleştirmesine ve dalga dalga diğer şehirlere yayılan mücadeleyi omuz omuza örgütlemesine yol açmakta. Bunun siyasal sonuçları kısa vadede olmasa da orta ve uzun vadede görünürleşecektir; bu halk ayaklanmasının radikal ve dönüştürücü iradesini yeni bir kurma iradesiyle bütünleştirecek siyasal öznelerin ve ittifakların tarifi arayışı mutlaka izleyecektir. Unutmayalım; hakim sınıflar ve siyasal temsilcileri; halk hareketinin dinamizmi karşısında daha örgütlü olma ve daha hızlı manevralar yapabilme kabiliyetine sahiptir. Arap devrimleri sürecinde başta Mısır’da olmak üzere halk ayaklanmasının devrimci enerjisinin aynı zamanda hakim sınıflar ve emperyalist blok tarafından Müslüman Kardeşler iktidarı lehine nasıl çalındığı hatırdan çıkmamalı. Cem Boyner’in “ben de çapulcuyum” ifadeleri, büyük sermaye içinden liberal aydınlar aracılığıyla harekete “sınıfsızlaştırıcı” müdahalelerin yoğunlaşması ve radikal enerjinin sistem içine soğurulması arayışlarının artışı tesadüf değildir. Halk hareketinin meydanlarda beliren bu yeni programını bir siyasal seçeneğe dönüştürerek sıcaklığını korumak; fiili mücadele pratiğinin gücünü keşfeden halk hareketiyle siyasal örgütlenme pratikleri arasındaki bağı bir kurucu özne seçeneğine dönüştürmek ve “yeni” olanı çaldırmamak önümüzdeki dönemin acil görevleri arasında. Aksi durumda iktidar bloğu; “Tayyip Erdoğan kötü, Gül ve çevresi iyi” masalıyla siyasal müdahalesini sürdürerek halk hareketini boğmanın yollarını arayacaktır. İşaretleri açık.
* AKP rejimiyle birlikte en büyük endişeyi büyük burjuvazinin sergilediği düşünülürse; halk hareketinin dokunduğu yerde sınıfsal bir yara var diyebiliriz. Buna karşın bu sınıfsallık, emekçilerin bu harekete daha etkin müdahalesiyle biraz daha belirginleşecektir. Emek hareketine ve sendikalara bu yeni dönemde kendilerini yenilemeleri ve emekçilerin örgütlü mücadelesini yükseltmek adına uzun süredir içine düşülen zaafları gözden geçirmeleri fırsatı açılmıştır. Unutmayalım; son noktada halk hareketinin yönünü ve sınıf karakterini emekçilerin müdahalesi belirleyecektir. Sendikalar şu ana kadar bu konuda kötü sınav vermişlerdir.
* Bir diğer kritik nokta; birlikte mücadele eden sosyalistlerin, Cumhuriyetçilerin, Kürt gençlerinin, antikapitalist Müslümanların; ezilen kimlikleriyle sınıf mücadelesi arasındaki rabıtayı keşfetmiş öznelerin mücadeleyi ve Gezi’de örülen alternatif kamusallığı korumak adına öğrendikleri, keşfettikleri siyasal bilinç düzeyidir. Halk ayaklanması öğreten bir eylem alanıdır; sadece halkın bilincindeki sıçramayla değil; siyasal yapıların da bilincinde yarattığı sıçramalarla etkisi ölçülür.
* Bu açıdan altını çizmeden geçmeyelim. AKP rejimi karşısında temsil olanakları, kuşakları, sınıfları ve siyasetleri bakımından oluşan bu en geniş mücadele ittifakının temel programı, önceki dönemlerden ayrılıyor. Ne 28 Şubat’a giden süreç ne de Cumhuriyet mitinglerindeki temel duyarlılık bu hareketi belirliyor. Türkiye’de ilk kez İslamcı bir iktidara karşıtlık temelinde gelişen ayaklanma, temel düstur ve sloganlarını laiklik mücadelesi üzerinden kurmuyor. Bu durum; AKP rejimi ve onunla büyüyen çapulcu sermaye birikim modeli karşısında yeni, halkçı ve devrimci bir demokrasi arayışının sahne önüne alınmasının imkanlarını gösterdiği kadar; açığa çıkan bu enerjinin AKP tabanına doğru genişleme potansiyelinin hiç olmadığı kadar güçlü olduğunun da altını çiziyor.
* Nitekim tam da bu durum; AKP rejiminin dengesini bozdu bile. AKP hegemonyası en başından beri, İslamcı hareketin çekirdeğine yaslanan; ama bu çekirdeği, çözülen merkez, liberal ve ılımlı muhafazakar unsurlara doğru genişletecek bir iktidar seçeneği haline getiren yayılmacı bir karakter taşıyor. Buna karşın halk hareketi AKP hegemonyasını daraltıyor; eski sınırlarına çekiyor; içerisindeki çatlakları büyüterek hegemonik ittifaklarını kayganlaştırıyor. Bir iktidar seçeneği olarak doğmuş AKP; “rüzgar nereye, götür beni oraya” diyen ve İslamcı gelenekten gelmeyen unsurların en fazla zihin bulanıklığı yaşadığı döneme girmiş bulunuyor. Bu durum; Erdoğan’ın Tunus dönüşü saat 03.00’te gerçekleştirdiği mitingde atılan sloganlara da, Erdoğan’ın konuşmasına da açıktan yansıyor. “Azınlık şaşırma, sabrımızı taşırma”; “Ya Allah Bismillah”, “Yol Ver Gidelim, Taksim’i Ezelim” sloganları ve Erdoğan’ın konuşması, hareketi merkez, liberal ve ılımlı muhafazakar çevrelere genişleten “demokrat” hegemonya dilinin 90’lardaki sert çekirdeğin tabanına ve diline geri çekilmeye zorlandığının kanıtı. Bunun hızlanıp hızlanmayacağını göreceğiz.
* Tam da bu nedenle AKP rejiminin yeni mevzi kazanma aşamaları öncesi süreçlerde takındığı araçsal demokrat tavrın anlamsızlaştığı görülüyor. Halk hareketi “demokrasi araç değil, amaç” diyor. Özellikle sol/sosyalist siyasal hareketlerin darbe ve baskılarla yok edilmeye çalışıldığı ya da eski rejimlerle bütünleştiği zeminde yükselen İslamcı hareketlerin Türkiye’de de Ortadoğu’da da yaptığı şey, toplumsal ve siyasal anlamda adalet ve demokrasi söylemini /talebini sömürgeleştirmek olmuştu; şimdi ilk kez muktedir olan ve sınıfsal, siyasal karakterleri hızla belirginleşen bu İslamcı projeler karşısında gerçek adalet, eşitlik ve demokrasi talebinin üzerinde örülebileceği yeni bir siyasal zemin var; kavramlar özgürleşiyor; yıllar sonra ortaya çıkan bu yeni durumun siyasal yansımalarıysa hem sosyalistlerin yeni olanı kavrayan müdahalesine hem de halk hareketinin kazandığı özgüveni ilerletecek enerjisine bağlı olarak Türkiye’nin gelecek yıllarını belirleyecek.
* Son bir not: David Harvey; şehirde başlayan bu yeni ayaklanmalarda yoldaşlık mücadelesiyle yurttaşlık mücadelesinin iç içe geçtiğinin altını haklı olarak çiziyor. Gezi’den başlayan halk hareketinin de bu karakterde olduğu çok açık. Kürt halkına eşit yurttaşlık ve demokratik Cumhuriyet; yurttaş olmanın haklarıyla donatılmış gerçekten laik Cumhuriyet ve sermaye tahakkümüne karşı emekçi Cumhuriyeti. Halk hareketi, Sultanlık’ta demokrasi olmayacağını bilince çıkardı; varolanı “muhafaza ve müdafaa” çizgisinin ötesine geçecek bir radikal enerjiyi ise yeniden kurma enerjisine dönüştürebileceğinin potansiyelini de ortaya serdi. Mücadeleyi birlikte örenleri bu program birleştirecek; hiç şüpheniz olmasın. Sözlük anlamı “bölme” olan Taksim; bir ülkeyi birleştiriyor ve birleşen bir halkı hiçbir kuvvet yenemez.

* Yrd. Doç. Ordu Üniversitesi

www.evrensel.net