Tüküreyim kamu düzenine!

Tüküreyim kamu düzenine!

  • Gezi Parkı direnişinin ve halk hareketinin gösterdiklerine dair bazı gereksiz notlar bunlar... Gereksiz çünkü halk öfkesi sokağa taşmış, hükümete tepki arşa varmışken... Şimdi zamanı pek değil... Ancak direnişi görmeyen, gördüğünde de şaşı bakıp şaşırtan medya, zaman zaman, “Cem Boyner çapulculuğu&rdquo

    Arif Koşar

    1. Gezi direnişi ve sonrasında sokaklara taşan halk tepkisi, sermaye gruplarını da hakkatten tırsıttı. Bir hamburger tekeli sabaha kadar gönüllü bir biçimde eylemcilere yemek dağıttı, ihtiyaçlarını karşıladı... Başka birisi direnişe desteğini açıkladı. Diğeri Taksim AVM’sinde şube açmayacağını açıklayarak, protestolarını iletti. Sağ olsunlar... Demek ki neymiş? Hükümete işçisi, emekçisi, mavisi, beyazı, yakalısı, aydını, genci, öğrencisi, emeklisi, uluslararası tekeli, mağazası, hamburgercisi, heeeeeepsi tepki göstermiş! Hepsi gezi direnişinin bir parçasıymış! Yersen...

    Elbette değil... Halkın öfkesi karşısında kapısını açmak zorunda kalanlar, kredi kartı iptalleriyle afallayıp geri basanlar... Hepsi halktan korkunun göstergesi... Çünkü, adını doğru koyalım... Taksim’in dönüştürülmesi esas olarak sermaye projesidir. Eğer Taksim, dünyanın ve İstanbul’un en ‘özel’ projesi değilse, ki değil... Galataport, Üçüncü Köprü başta olmak üzere bütün tarihi ve doğal alanların sermayenin hizmetine açılması sürecinin bir parçası olarak; açık bir sermaye projesidir.

    2. TÜSİAD’ın simge isimlerinden, patronların patronu Cem Boyner de gezi direnişinde! “Ben de çapulcuyum” diyor. Elbette, “tarih boyunca ‘çapulcular’ ikiye ayrılmıştır, bir yanda ezenler bir yanda ezilenler” demeyeceğiz. Ancak, bir kavrama, toplumsal şartlar öyle bir pozitif anlam yükler ki, dün utanılan sıfat bugün övünme zamirine dönüşür. Patronlar da elbette iktidara çeşitli sebeplerle karşı durabilir. Uzun hikaye... Sermaye fraksiyonları arasındaki farklılık, İslami sermayeden rahatsızlık, kültürel, etik vb. sebeplerle olabilir. Ancak bu rahatsızlık; hükümetin temel icraatından sermayenin büyük bir mutluluk duymadığı anlamına gelmez. Kentsel yağma, teşvik, asgari ücret politikası, ulusal istihdam stratejisi ve bin tane daha temel politika sayılabilir... Dolayısıyla, “gaza gelip ben de çapulcuyum” derse de sermaye kolay kolay aklanamaz... Olsa olsa papazın çelişkisi olur.

    3. Hareketin kendiliğindenliğinden sınıfsal bileşimine, buna müdahaleye kadar birçok şey söylenebilir. Ancak, burada bir ‘yeni’ bir zemin var. O da; özellikle son 30 yıl yıldır sermayenin ‘ortak değer’ kabul edilen kentsel ve doğal alanların yağmaya açılma süreci. Özellikle son 10 yılda gördüğümüz üzere, önümüzdeki süreçte de doğaya ve kente yönelik bu ‘çitleme’ sürecine karşı tepkilerin artacağını öngörmek müthiş bir kehanet olmayacaktır. Dolayısıyla, ideolojik yanı bir yana bu başlı başına bir sermaye saldırısıdır. Neoliberal talanın son noktasıdır. Elbette, mevcut durum bunu çoktan aşmış; hükümetin ve Başbakanın otoriter yaklaşımlarına bir öfkeye dönmüştür. Bu kentsel yağmaya karşı öfkeyi de, bu öfkenin aşılıp iktidara dayanmasını ve kitlesel demokrasi mücadelesine dönüşmesini de görmek lazım.

    4. Mısır ve Tunus’takine benzer bir “Türkiye Baharı” mı söz konusu olan? Birincisi; oradaki isyanlar, iktidarı yıkma noktasına gelmiş ve yıkmıştı. Türkiye’deki durum henüz o aşamada değil. Gelir mi? Ayrı konu... Önemli bir farkı bu denilebilir... İki; “Türk baharı” gibi bir etnik kimliğe indirgenemeyecek bir süreç yaşanıyor. Kürtleri, Ermenileri de, açık ki kitlesel bir biçimde kapsıyor.

    Bir de ek not olsun: “ABD emperyalizmi de halk hareketiyle birlikte, candan ‘ortağı’ AKP Hükümetini şiddetle eleştirdi. AB de eleştirdi. Emperyalizm, Erdoğan’ın olası alternatiflerini düşünmek için fırsat belledi. Emperyalizm hiçbir zaman tek seçenekli olmaz istemez. Örgütsüzlük ve bir ‘öncü’ eksikliği kendini hissettiriyor.” Bu tespitlerin aynısı Mısır ve Tunus için de geçerliydi. Biraz ders çıkarılır diye umalım: Arap ayaklandı diye, halk örgütsüz diye, önderlik yetemedi diye emperyalizmin oyunu olmaz. Olsa olsa emperyalizm yararlanmaya çalışır. Ahan da Türkiye! Her zıplayan pireye “emperyalizmin oyunu” diyenlere halk kendini “ucundan” gösterdi. Son söz: Tarihi emperyalizm değil kitleler yazar... Güçlü de güçsüz de, olumlu da olumsuz da olsa tarihi yazdıran yığınların mücadele gücü ya da güçsüzlüğüdür. Bugün olan şey; tarihin böylece yazımıdır.

    5. Sağduyu çağrısı… İktidardan ana muhalefetine ve yavrusuna hepsi sağduyu çağrısı yapıyor. Uzlaşma, hoşgörü ve sakinleşme vurgusu o kadar tekrar edilir oldu ki hezeyana dönüştü. Ne için sağduyu? Düzeni tesis etmek için… Kuralsız, yasasız olmazmış… Kimin sağduyusu? Devletin, kapitalizmin, paranın sağduyusu… Böylesi lazım değil… Kelimenin epistemolojisini ve ideolojisini bir kenara bırakıp ‘sağduyu’ya sahip çıktık diyelim… Halkın sağduyusu gani gani vardır, kimse üzülmesin! Sokağa çıkarak, gaza gelmiş polisin gazını alarak, hükümete tepkisini yığarak zaten sağduyusunu gösterdi. Gezi Parkı gericiliğe ve hatta kapitalizme karşı güzel bir sağduyu şovu… Kuralsa sermayenin ve hükümetin değil ama direnişin kuralları var… Sağduyu da direnişin sağduyusu…

    Yanisi… Eyleme, direnişe devam… Hükümetin, sermayenin sağduyusuna da uzaktan selam…

    Holding medyasında ‘önemli’ bir KJ sorusu: Gezi’de hayat ne zaman normale dönecek? Tersini sağlamak gerek: Normal, hayata dönmeli! Çünkü, sorun zaten normalin kendisinde.

    Ha, bir de kamu düzeni var… Her açıklamada araya sokuşturulan… Kısacası: Emekçinin düzeni ve halk demokrasisi alternatifi varken tüküreyim sömürüye, bunun üzerine kurulu kamu düzenine!

    www.evrensel.net