Aslolan demokrasi mücadelesidir

Aslolan demokrasi mücadelesidir

Demokrasi denildiğinde akla gelen, herkesin oyunu serbestçe kullandığı, herkesin ülkeyi yönetmeye aday olup seçilirse de bu yetkisini kullandığı bir rejimdir. Az çok demokratik normların geçerli olduğu ülkelerde “Herkes seçme ve seçilme hakkına sahiptir” diye ifade edilir.Gerçek bir demokrasinin, sadece y

İhsan Çaralan

Gerçek bir demokrasinin, sadece yasama meclisine milletvekili seçmekle sınırlı olmadığı, tüm görevlere gelenlerin seçimle gelip, seçenler tarafından görevinden geri alınabildiği bir yönetim biçimi olduğu gerçeği bir yana, burjuva anayasalardaki haliyle “Herkesin seçme ve seçilme hakkına sahip olması”, herkesin seçme ve seçilme hakkını kullanabileceği anlamına gelmiyor. Çünkü burada “herkes” denilen o ülkelerdeki rejimler tarafından yasalarla ya da fiili durumlarla sınırlanmaktadır.

BURJUVALAR İÇİN DEMOKRASİ

Bu “dosya” içinde de gördük ki, aslında emekçilerin, halk kesimlerinden kişilerin bırakalım seçilmeyi, seçmen olarak oy hakkına sahip olması da uzun mücadeleler sonucu olmuştur. Burjuva toplumunun ikinci cinsi kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmaları en gelişmiş demokrasilerde bile ancak son yüz yılın içinde mümkün olabilmiştir. Örneğin İngiltere’de kadınların oy haklarını kazanmaları için 1. Dünya Savaşı’nda erkekler askere alınınca kadınların fabrikaları doldurması ya da siyahların ABD’de seçme hakları için ABD’nin Vietnam’da yenilmesi (1970’lerde) gerekmiştir. İngiltere’de İşçi Partisi ancak belirli bir miktarın üstünde vergi ödeme gücüne sahip mülk sahibi kişileri aday gösterebiliyordu. Yani işçilerin partisi vardı ama işçilerin seçilme hakkı fiiliyatta engellenmişti. Bütün bunlar aşılsa bile, bir işçinin, emeği ile geçinen namuslu bir kişinin kapitalist toplumda aday olarak milletvekili seçilmesi olanaklı değildir. Eğer ki, işçiler yeterince örgütlenmiş ve burjuvazinin seçim masrafları ve seçim yasalarıyla getirdiği sınırları aşacak bir desteğe sahip değilse.  

Kısacası, genel olarak demokrasi mücadelesi tarihi bize gösterir ki; işçileri köylüleri soyluluğa karşı silahlandırıp onlara eşitlik, özgürlük, kardeşlik vaat eden burjuvazinin iktidarı ele geçirdikten sonra yaptığı ilk iş işçileri, köylüleri silahtan tecrit edip onları yeniden tarlalara, fabrikalara doldurarak sömürüyü son hızla sürdürmek olmuştur. Ve her burjuva devriminden sonra işçiler, köylüler, ezilenler egemen burjuvaziye karşı, burjuvazinin kendi demokrasisinin nadide meyveleri olduğu için övündüğü seçme ve seçilme hakkı, basın özgürlüğü ve öteki siyasal özgürlükleri için her adımda mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Burjuvazin en devrimci olduğu çağda bile, burjuvazi için en temel özgürlük “mülk edinme özgürlüğü” olmuştur. Gerek köylülerin derebeyliğe karşı toprak ve özgürlük mücadelesi gerekse kentlerde yeni ortaya çıkan işçilerin özgürlük talepleri anca bu mülk edinme özgürlüğünü güçlendirdiği ölçüde burjuvazi için kabul edilir olmuştur. Ve dahası burjuvazi iktidarı ele geçirdikten sonra, toplumun ezilen, sömürülen sınıfları için vaatlerini unutmuş, onların talepleri karşısında çoğu zaman da eski toplumun kalıntıları ve kilise ile ittifak kurmaktan çekinmemiştir.

Kısacası burjuva, kapitalist bir toplumda anayasa ve yasalarla belirlenmiş ve herkes yararlanır” denmiş olsa bile; demokrasi burjuvazinin çeşitli kesimlerini uzlaştırmak için vardır. İşçiler, halklar için ise demokrasinin nimetlerinden yararlanmak bir imkan olarak vardır. Bu imkanın “gerçek” olması ise işçilerin, emekçilerin örgütlenmiş olması, bir güç, toplumsal bir dinamik olarak hareket edebiliyor olmasına bağlıdır.

DEMOKRASİ SEÇİME İNDİRGENDİ

Emperyalizm çağında ise işçi sınıfının mücadelesi ve sosyalizmin baskısı ile de iyice gericileşen burjuvazi, burjuva bireysel hak ve özgürlükleri kendisine ve iktidarına karşı bir tehdit olarak görmeye başlamıştır. Ancak buna rağmen 20. yüzyılda demokrasi, insan kakları ve özgürlükler ilerledi. Bu ise burjuvaziye rağmen, işçi sınıfının mücadelesi ve sosyalizmin tarih sahnesine çıkması sayesinde olabildi. Burada bir çelişki var gibiyse de gerçekte yoktur. Çünkü burjuvazi burjuva özgürlükleri tanımak, bunların kullanılmasına göz yummak zorunda kaldı. Çünkü örgütlenen işçi sınıfı onu ya taviz vermeye ya da tümüyle kaybedeceği bir kavgaya girmeye zorladı. Ve burjuvazi büyük bir manevrayla burjuva demokrasisini sosyalizme karşı bir silah olarak kullanmaya yöneldi ve “soğuk savaşı” da kullanarak bunda başarılı da oldu.

Türkiye’ye “çok partililik” olarak gelen “demokrasi”; bu uluslararası sermayenin azgınlaşan bir gericilik dönemine girdiği “soğuk savaş” yıllarında geldi. “Çok partili rejim” aşırı bir antikomünizm eşliğinde devreye sokuldu;
“partilerin tümü” için antikomünist, milliyetçi olması şartı getirilmişti. Sınıf esasına göre parti kurmanın ise ünlü 141-142. maddelerle 15 yıla kadar hapisle cezalandırılması bu “demokrasinin” merkezi ilkesi yapılmıştır. Öyle ki; Türkiye’nin çizilen “Demokratik çerçevenin dışına çıkması ihtimali” olduğu durumlarda cuntaların harekete geçirilmesi, darbelerin gündeme getirilmesi bile bu demokrasinin “ilkesi” olarak benimsenmiştir.  Bu yüzden de darbeler ve cuntalardan “sivil politika erbabı” şikayetçiymiş gibi görünse de bu dönemleri “geçici olarak demokrasiye ara vermek zorunda kalan askerlerin bu müdahaleleri mecburen yaptıkları”nı savunmuşlardır. Hatta darbecilere dokunulmazlık vererek, onları güvenli ve şaşaalı bir emeklilik ikramiyesiyle (cumhurbaşkanlığı, şirket yönetimlerinde yüksek maaşlı görevler vb.) ödüllendirmekten geri durmamışlardır.

AKP’LİLERİN YETİŞTİĞİ DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ

Uluslararası planda bu dönemde demokrasi sosyalizme karşı bir silah olarak kullanılmış, gerçek demokrasiyi savunanlar Sovyetler Birliği’nin casusları, Moskova’nın ajanları olarak gösterilirken McCarthyciler, “muhafazakar”, “Hıristiyan” ve “sosyal demokrat” partiler ve onların arkasındaki açık ve gizli güç odakları, parti yanlısı güçler, kilise demokrasi gücü olarak gösterilerek, her ileri çıkış; işçi sınıfı ve sosyalist dünyadaki gelişmeler kara propaganda konusu yapılarak, tamamen iftira ve yalan üstüne kurulu bir kampanya yürütülmüştür. Bu kampanya burjuvazinin “demokrasi” dendiğinde neyi anladığını göstermesi bakımından önemliydi.

Türkiye’de bu dünyadaki saflaşmanın karşılığı; toprak ağaları, uluslararası sermayenin iş birlikçileri, komprador takımı, faşist odaklar, şeriatçı; en gerici güçlerin “demokrasi cephesi” olarak gösterilmesi biçiminde oldu. Amerika ve Avrupa’nın karakterini McCartycilik ve antikomünizmin belirlediği demokrasilerinin Türkiye gibi ülkeler için geliştirilen “model”i, bize “demokrasi” olarak dayatılmıştır.

İşte bu demokrasinin Türkiye’deki güçleri ise DP, AP, MHP, CHP gibi partilerin yanı sıra; Milli Türk Talebe Birliği, Aydınlar Ocağı, Türk Ocakları, Ülkü Ocakları, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Akıncılar, Yeniden Milli Mücadele gibi partiler, örgütler olmuştur. Gerçek bir demokrasi isteyen güçlerin sahneye çıkmaya başlamasıyla birlikte bu “sivil” “demokrasi yanlısı” örgütler, polis, askerin yanı sıra  ve paramiliter, kontra örgütlenmeler olarak harekete geçirilmiştir.

İşte Cumhurbaşkanı bu odak içinde en önemli örgütlerden birisi olan MTTB’ye üye olmak ve siyasi kültürünü orda edinmiş olmakla övünmektedir. Ve Türkiye’yi bu ‘60’lı 70’li yılların MTTB kuşağının yönettiğini söylemektedir. Ancak bu MTTB kuşağının, Batı emperyalizminin komünizme karşı “Yeşil Kuşak” stratejisinin gücü olduğunu, bütün bir “Soğuk Savaş” dönemi boyunca ABD’ye, darbe ve cuntalara hizmette kusur etmeyen, gerçek demokrasi isteyenlere karşı savaşan bir çizginin ürünü olduğunu saklamaktadır. Necmettin Erbakan, Tayyip Erdoğan, onların etrafındaki “Milli Görüş” de aslında “Soğuk Savaş”ın Yeşil Kuşağının bir bileşeni olarak serpilip gelişmiştir. ‘70’li yıllarda “Akıncı Gençlik diye bilinen Erbakan’ın MNP ve MSP’sinin gençlik örgütü de Tayyip Erdoğan’ın yetiştiği örgüttür. Ki muhtemeledir ki Erdoğan da aynı dönemde, Gül gibi,  MTTB ile yakın ilişki içindeydi. Bu yüzden bunların demokrasi anlayışları, McCartycilik ve antikomünizm markalı olup; “Soğuk Savaş”tan sonra da esası değişmemiştir. Belki sadece kendilerini daha serbest hissettikleri için “kendine demokrat” anlayışlarını öne çıkararak, “demokrat görünmeyi” yeğlemişlerdir. Ancak eski kontra faaliyetlerle bağlantılarını, “Yeşil Kuşak” militanlıklarının özeleştirisini hiçbir zaman yapmamışlardır.

Kısacası bugün Türkiye’yi yönettiği kabul edilen “MTTB kuşağı”, Amerikan yandaşlığının, ABD ve Batı emperyalizminin çıkarları için “mücahit” olarak yetiştirilmiş kuşağın (Usame bin Ladin de böyleydi) unsurlarıdır ve bunların demokrasi anlayışları da gerçekte o günden bir parmak ileride değildir. Sadece bugün düzenlerini yeterince tehdit altında görmedikleri için ve elbette Batı emperyalizminin stratejisi böyle gerektirdiği için pratikte halka bir faydası olmayan kimi demokrasi normlarını savunur görünmektedirler. Nitekim kişisel hırs ya da karakterleri icabı gerçek fikirlerini söylemek zorunda kaldıklarında tipik faşizan özlemler de ortalığa serilmekte, antikomünist söylem bile hortlamakta, en azından kendi dışlarındaki her fikri her farklılığı düşman gören anlayışlarıyla karşımızda durmaktadırlar. Sivas’ta aydınların yakılmasının bu zihniyetin eseri olduğu gerçeğini bir yana bıraksak bile, henüz basılmamış kitapları yasaklayıp kitabı bomba gibi terörizmin suç aleti sayan ya da “İnsanlık Anıtı”nın yıkılması ve bu yıkım sırasında anıtın kafasının tekbirlerle kestirilmesi bu zihniyetin en yakın ve çarpıcı dışa vurumudur.

MÜCADELE TALEPLER ETRAFINDA SÜRÜYOR

Türkiye’nin egemenleri ve Batılı gözlemcilere göre Türkiye 1946’da demokrasiye geçmiş bir ülke olup, bugün tartışmalar ayrıntıdadır.

Gerçek ise tamamen tersidir. 1946’da olan burjuva klikler arasındaki mücadelenin serbest bırakılması (Toprak ağaları ve Amerikan yanlısı burjuvazinin partileşmesinin serbest bırakılması iktidara gelmelerinin önündeki engellerin ayıklanmasıdır)  ve onların birbirine karşı mücadelelerine meşruiyet sağlamalarıdır.  

Gerçekte ise Türkiye’de 1946’dan bu yana süren demokrasi mücadelesini aydınlar, emekçiler, Kürtler, Aleviler gibi gerçek demokrasi için mücadele eden güçler sürdürmektedir.

Bugün de bu mücadele;
1-Kürt sorununun demokratik çözümü için; “ana dilde eğitim”, “özerklik”, “genel siyasi af”, “operasyonlara ve tutuklamalara son verilmesi”, tutuklu Kürt siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin serbest bırakılması, Kürtlerin ulusal haklarının tanınması,...

2-İnanç özgürlüğünün tanınması ve Alevilerin taleplerinin karşılanması, Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, devletin imam yetiştirme ve atamalarından vazgeçmesi, imam hatiplerin kapatılması, ... laisizmin gerçek temellerine oturtulması,

3-İşçilerin ve kamu emekçilerinin grev, TİS ve sendikalaşma hakkının önündeki engellerin kaldırılması, kamu emekçilerine siyaset yapma hakkının tanınması, Esnek çalışma ve sendikasız işçi çalıştırmanın yasaklanması, taşeron çalışmasına son verilmesi,

4-Seçim ve siyasi partiler yasasındaki, partiler arasındaki eşitliği bozan düzenlemelerin kaldırılması, partilerin aldığı devlet yardımına son verilmesi, yüzde 10 barajının kaldırılması, Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması, 301. madde ve ifade ve basın özgürlüğünü engelleyen öteki yasaklamalara son verilmesi, toplu gösteri ve yürüyüşler yasasındaki antidemokratik düzenlemelerin kaldırılması, torba yasayla getirilen, emekçiler aleyhine yapılan tüm düzenlemelerin iptali, ...  gibi taleplerle sürdürülmektedir. Üstelik bugün mücadele, “ileri demokrasi”, “Avrupa ve Amerika’da bile bizdeki kadar özgürlük yok” diyen bir hükümete ve onun arkasındaki güçlere karşı yürütülmektedir.

Pratikte bakıldığında demokrasi mücadelesi, Kürtler, Aleviler, işçi sınıfı ve değişik emek kesimleri, aydın ve demokrat çevrelerin büyük ölçüde ayrı ayrı kulvarlarda giriştikleri mücadeleleri olarak ilerlemektedir. Ancak şu bir gerçek ki bu mücadeleler birleştiği ve ortak talepler etrafında mücadeleye dönüştüğü ölçüde etkili olacaktır. Bu yüzden de demokrasi mücadelesi aynı zamanda demokratik özgürlükler için mücadele eden güçlerin birleştirilmesi mücadelesidir.


İŞÇİYE, HALKA KİMSE DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK BAĞIŞLAMAZ

Bu dosya boyunca yapılan değerlendirmelerden ve röportajlardaki vurgulardan da gördük ki; işçiler, emekçiler Kürtler, aleviler gibi sömürülen ve ezilen toplumsal sınıf ve tabakalar için;
1- Egemen burjuvazi tarafından emekçilere, ezilenlere verilmiş (bahşedilmiş) bir demokratik hak yoktur; önceki kuşakların uzun mücadelesi sonucu yasalar verilmiş haklar ve özgürlükler vardır.
2- Bir hakkın yasalarda var olmasına rağmen onun emekçiler tarafından kullanılacağı, kullanılabileceği anlamına gelmez. Tersine anayasaya geçmiş, yasalarla belirlenmiş hakların kullanılması için emekçiler yeniden yeniden mücadele etmek zorundadır. Başka bir söyleyişle sermayenin demokrasisinde, en gelişmiş olanlarında bile, işçiye, ezilenlere “Al kullan!” diye verilmiş bir hak yoktur. Ama geçmiş mücadelelerin izi olarak yasalara geçirilmiş haklar vardır. Yazılmış olanı elde etmek ise ayrıca bir mücadeleyi zorunlu kılar. Ve eğer işçi mücadele etmezse, sendikalı olma hakkının olmasının hiçbir anlamı olamadığını bütün işçiler bilmektedir. “Seçilme hakkının anayasada var olması” seçilme hakkını kullanabilmek için işçiler örgütlenip mücadele etmezlerse bu hak ancak sermaye partileri içinden birini seçme hakkına indirgenmiş olur ki bu her işçinin sermaye düzeninin sıradan bir eklentisine dönüşmesi anlamına gelir. Kürt siyasi güçlerinin kazandıkları mevzi bir yana bırakılırsa Türkiye’de siyasi düzen, en ileri gittiğinde bile aynen böyle; “İşçinin, emekçinin, halkın sermaye partilerinden birini seçme özgürlüğü” olarak işlemektedir.
Eğer mücadele ediliyorsa hakların yasalarda yazılmış olması zorunlu değil (Hakların yasalara geçmiş olması önemsizdir denmek istenmiyor elbette) ve çoğu zaman hakların yasalara geçmiş olması sonradan geliyor. İşte yasalarda ciddi bir değişiklik olmadan Kürtler örgütlenip haklarını savunan çizgide bir mücadele yürütebildikleri için son yıllarda fiilen haklar kazanmışlar; özgürlüklerinin sınırlarını genişletebilmişlerdir. Ve bu mücadele sayesinde Diyarbakır İstanbul’dan, Ankara’dan daha özgürdür! AKP Hükümeti’nin “Bunları biz verdik” demesi de kimseyi etkilememektedir. Ya da işçiler emekçiler ayağa kalktıklarında yasalarda yasak olanlar fiilen hakka dönüşmekte ve mücadele geriye düşmedikçe de o fiili haklar kullanılmaktadır. Ya da 2011’in ocak ayının başında dünyanın en zorba yönetimlerinin bulunduğu Mısır ve Tunus’ta halk ayaklanması, şubat ayında bu ülkeleri dünyanın en demokratik ülkeleri haline getirdi. Ve halk inisiyatifi, gerici güçler emperyalist güçler tarafından bastırılamazsa bu ülkeler özgürlükler ve demokrasi yolunda önemli kazanımlar elde etmeyi, bunları anayasalarına geçirmeyi başaracak gibi görünmektedir. Halk inisiyatifinin etkinliği ile ilgilidir ve bu mücadele sürdüğü ölçüde bu haklar, özgürlükler yapılacak anayasalara da girecektir. Ama halk bu inisiyatifini sürdüremezse yasalara ne yazılırsa yazılsın bu ülkeler lafta demokrasinin hüküm sürdüğü ülkelere dönüşecektir.

www.evrensel.net