Kalabalık ekran ya da ‘unutmanın dayanılmaz hafifliği’

Kalabalık ekran ya da ‘unutmanın dayanılmaz hafifliği’

  • Televizyon ekranına bakarken değil ama sonrasında aklınızdan geçiyor mu? Az önce spiker ne demişti... Neyle ilgili konuşuyordu... Hatırlamıyorsanız, üzülmeyin. Aynı sorunu yaşayan çok insan var. Aşağıda yer alan açıklamalar Amerika’yı yeniden keşfetmiyor.Ancak, üzerine yeni bakış açıları geliştirmek için bi

    Aytuna Tosunoğlu*

    Ancak, üzerine yeni bakış açıları geliştirmek için bir imkan sağlıyor.

    Ulusal TV kanallarında gösterilen programlarda ekranın altından geçen haber, bilgilendirme, reklam bantlarının, hareketli/hareketsiz simge ve işaretlerin insan belleğine unutma yönünde bir etkisi var mıdır? İnsan beyninin multi-tasking (çoklu görev) yapabilme kapasitesinden, belleksiz toplum olma yolunda ilerlemesi günümüzün paradoksu haline geliyor mu?

    Günümüz kentli yaşam tarzının, onu ister istemez etkileyen neo-liberal yaklaşımların ve kitle iletişim araçlarının şimdinin insanına etkileri konusunda yeni yeni konuşuluyor. Bu yazının amacı, dev bir enformasyon yığınına maruz kalan insanın belleğindeki olası karşılığına atıfta bulunmak ve bu durumun uzun vadede belleksiz toplum oluşturulmasına neden olabileceği varsayımını tartışmaya açmak.

    TELEVİZYONA ‘BAKMAK’

    Medya izleyicisi kitlelerin kendilerine aşılanacak bir sistem içindeki edilgin alıcılar değil, her şeyden önce seçme özgürlüğü “verilmesi” gereken, bellekle ve eleştirel yetilerle donanmış özneler olduğunu söyleyen iletişim guruları, “talep edilebilen bir özgürlük kavramı” içinde onu “veren” tarafından ideolojik olarak şekillendirilmiş, egemen ideolojinin normlarına göre açılımı yapılmış bir “özgürlük seçimi”nden bahsediyor olsa gerek.

    Diğer taraftan, bireylerin görüşlerini kendilerine karşın biçimlendirip yönlendirdiği ifade edilen medyanın hipnozcu işlevi gördüğü ya da aktardıkları ile bireyleri aldattığı varsayılıyor. Bu varsayımın anlatımını davranışçılık üzerine temellenen psikolojide bulduğu da ifade ediliyor.

    Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya istinaden Türkiye’de televizyon izleme oranı %94 olarak ifade ediliyor. Hal böyle olunca, “ne”ye baktığımızın görsel açılımı ile bu “baktığımızın” insan beynine olası etkisi üzerine bir çalışma yapmak kaçınılmazdır. Bu kadar çok görsel beyinde nereye gidiyor, neler yapıyor?

    İNSAN BEYNİ

    İnsan beyni ortadan enine doğru ikiye bölündüğünde, yarım metrekarelik bir alanda adeta sıkışmış konumda olan beyin lobu ortaya çıkar. Bu lob, insanın varoluşunda ve yaşamda kalmasında ona en çok yardımcı olan organıdır. Bu organ insanı hayvandan ayıran en önemli özelliğidir. Bu nedenle de, insanlarda diğer bütün canlılara oranla daha fazla gelişmiştir. Beynin bu bölümü düşünme, tanıma, seçme, hatırlama, unutma ve bilgilerin koordinasyonu ile kombinasyonunu gerçekleştirir. Buradan anlaşılan insanın en önemli organı olduğudur.

    Dr.Vester’in kaynak kitabından özetle, biri diğerinin aynısı gibi görünen bu iki bölüm, aslında sinirsel liflerden oluşan ve “Corpus Callosum” adı verilen bir köprü ile birbirine bağlıdır. Bu, vücudun birçok yerinde de kendini gösteren dışsal bir ikilikle eşdeğerdedir. Bu sebeple insanda iki göz, iki kulak, iki kol, iki bacak ve iki böbrek vardır. Bunlara benzer olarak beyinde de, bütün hareketleri yöneten iki “hareketli” merkez bulunur.

    İnsanlar üzerinde yapılan incelemeler, bunların yüzde 90’ında aktif konuşma merkezinin sol yarımkürede, pasif konuşma merkezinin ise sağ yarım kürede lokalize olduğunu göstermiştir.

    Beynin ana merkezi, kafanın arkasında, beynin sağ ve sol yarımküresinde yer alır. Gözlerle algılanan her şey özel sinirsel kanallardan geçerek bu merkeze gelir ve burada algılar değerlendirilip, bilinçlendirilir. Yani bakılan, göze gelen enformasyon, burada “görülür”. Görme merkezi beyinde simetrik olarak yerleşmiştir.

    Düşünce ve bilgilerin birbirleriyle ilişkiye geçtikleri, kesişip birleştikleri durumda da, onların yerleri kesin olarak saptanamaz. Böylece oluşan çağrışım alanları çok boyutludur ve değişik bilgilerin bir araya gelmesi demektir. Düşünce, plan yapma, değişik olaylar arasındaki bağlantıları görme, yeni fikirler ileri sürme ve karar verme gibi süreçler  beynin çok boyutlu çalışması sonucu ortaya çıkar. Beyin, yaklaşık 15 milyar hücreden meydana gelmiştir. On beş milyar nöron, karşılıklı bağlantıları dışında, “şimdilik” bilinmeyen bir haberleşme kodu aracılığı ile birbirleriyle sürekli rezonans ve haberleşme halindedirler.

    Her gün beyine bir yığın izlenim, bilgi, algı ve etkiler gelir. Bunlardan bir kısmı unutulur, bir kısmı beyinde kalır ve bellek denen hatırlama yeteneğini oluşturur. İzlenimlerin beyinde uzun süre saklanabilmesi için, önce “çok kısa süreli” ve “kısa süreli” hafıza/bellek aşamalarından geçmesi gerekir. Hafıza edindiği izlenimleri hemen değerlendirir ve sonra da unutur. Ancak, bu izlenimler “çok kısa süreli hafıza” içinde sönüp gitmeden (ilk yirmi saniye süresinde) bilinçli olarak düşünceye çekilir ve bilince yükseltilirse, hafızada daha uzun bir süreyle kalır.

    “Çok kısa süreli” hafıza dıştan gelen uyarıların ve beş duyumuzla yaptığımız algılamaların elendiği ilk filtredir. Gelen algı eğer beyinde daha önceden varolan enformasyonlar ile çağrışım yapar ve onlarla birleşirse, beyine kaydolma yoluna girer. Bu durumda televizyon ekranında beliren görüntülerde amacın: 1.) Merak uyandırmak, 2.) Bir enformasyonu, tanınan bir enformasyon paketi içinde sunmak, 3.) Algı/kayıt kanallarını devreye sokmak ve 4.) Tanıdık enformasyonu kullanarak anlamdan arındırılmış olanı hafızaya kaydetmek olduğunu söylemek mümkündür.


    Adorno’nun kötümser tahminlerinin zamanla gerçekleşmesi rahatsız edici de olsa onun çağdaş olduğunun bir göstergesidir. Onun sözde içerik diye sunulan şeyin, sadece soluk bir ön plan olduğunu, dolayısıyla zihne kazınanların normlaştırılmış/ kural olarak benimsetilmiş işlemlerin kendi kendine devinen ardışıklığı olduğunu söylemesi, bu yazıya konu olan ekran kalabalığının belleğe olası etkisi üzerinde uygulanabilir. Ekranda yer alan kalabalığın düşünsel kapasite öngören mantıksal bağlantılar için fırsat vermediği anlaşılıyor. Haber programları içerik olarak seçilen olayların mümkün olduğunca hemen öncelerinde var olan durumdan doğurulur. Dolayısıyla bütünün ideası olmaz, bütünün tekrarı olur. Haber programları bittiğinde izleyicinin ağzında kalan tat, anlamsızlığın sorgulanmadan kabul edilişidir. Ekranda yer alan ve sayıca fazla haber bantlarının geçişi ile bütün içinde anlamlı bir bağlam oluşturmak beyinin işletim mekanizması ile uyuşmazlık içindedir. Hatırlama eylemi, ekranda seyredilen/işitilen enformasyonun “çok kısa süreli hafıza” içinde sönüp gitmeden bilince yükseltme aşamasından mahrum bırakılır. Çünkü bilince yükseltilirse bellekte uzun sureyle kalabilecektir. Oysa ideoloji sayesinde (bugün kitle iletişim araçlarının bir kısmına (da) “sahip” olan egemen ideolojiyi kastediyorum) bilincin yerini uyum sağlama almıştır.

    Ekran karşısında insan duyularını belli bir tempoya alıştırmanın (üçe bölünen ekran, hareketli haber bantları, hareketli logolar, kimlik ve yer bilgileri, ortam sesleri) bir işlevinden bahsetmek mümkündür: “(...) Sürekli törpülenmenin, bireysel direnişin durmadan kırılmasının bir toplumda yaşamanın koşulu olduğuna ilişkin eski dersi herkesin beynine kazımak...” (Adorno diyor). Adorno bu görüşünü animasyon filmler için kullanmıştır ve ulusal televizyon ekranlarında bir tür animasyon geçidi olduğu için kendisinden ödünç alınmıştır. Durmadan akıp giden haber bantları izleyeni için olan-biten karşısında çaresizlik ve değişmezlik duygusu uyandırır. Bu değişmezlik duygusu belleğe kazınır ve beynin işleyişi için gerekli olan on beş milyar nöronun her birinin diğerleriyle de bağlantıya girmesinin engellendiği ortadadır. Dolayısıyla ağ, kendini meydana getiren zincirler arasında kopukluklarla var olur. Kısa süreli hafızayı işler durumda tutan televizyon ekranı kendi bağlamında bir bütünlük ve tutarlılık sergiler:

    Biriktirtmemek/Unutturmak. Böylelikle sorgulamaların, direnişlerin, kendiliğinden oluşların önüne geçilir. Kaynağa istinaden, kalabalık ekranda sergilenen ve bölümlere ayrılmış dikkat noktaları hafızada üçü geçemeyen sayıda toplanır. Başka bir deyişle, gösterileni dokuz olan akışkan bir görselde (yukarıda sıralanan örneklerde ayrımı yapılmıştı) kısa süreli hafızaya nakledilenin sayısı üçtür. Bu üç her seferinde kendisini yenilemek zorunda kaldığı için – çünkü ekrandaki iletiler hareket halindedir – enformasyon biriktirme zorlaşır. Toplumun en altındakilerin serbestçe yararlanabileceği yegane kaynak zamandır, diyor Richard Sennett. Zamanın kullanımını rasyonalize eden bürokratik yapıya ihtiyaç, günümüzde kitle iletişim araçları yardımıyla giderilmiştir. Dinlenmek/eğlenmek de zaman kullanımı rasyonalize edilmiş toplumun en alt kesimini teşkil eden bireyler için televizyon izlemek olarak şekillendirilmiştir. Bu şekillendirmenin yansıması belleksiz toplum olmak şeklinde okunur: Görüntüler tüm kalabalıklığı ile o anda tüketilir. Bol ve hareketli iletiler sayesinde hafızada dosyalar açma, dosyaları birbiri ile ilişkilendirme, sebep/sonuç ilişkisi kurabilme ötelenmiş olur ve zamanla enformasyonun kendisi kadükleşir.

    McGregor Gramsci’den yorumlayarak egemen sınıfın iktidarını ya güç kullanarak ya insanların rızasını üreterek ya da ikisini birden kullanarak yaptığını savunuyor. Kalabalık ekran da –ister televizyon ekranı, ister cep telefonu televizyon ekranı- rıza üretilerek onay almış görünüyor.

    Bu defa Anderson’ın Gramsci’den aktarımıyla, hegemonyanın da insanın mücadele alanlarından biri olduğu vurgusu yapılır. Çünkü medya izleyicilerinden oluşan toplum çelişkilerle doludur ve insanlar bu çelişkilerden hareketle hegemonyanın yapmak istediği şeyi kendi toplumsal ve sınıfsal çıkarlarıyla ilişkilendirebilirler. Bu yüzden de, “Hegemonya tamamlanmış bir olgu değildir: (onun da) sürekli üretilmesi gerekir.”

    Diğer taraftan Foucault, hegemonya kurmuş olan merkezle ilgilenmenin merkezi eleştirmeye ve altüst etmeye çalışmanın hiçbir işe yaramayacağını, buna kalkışanları bir kara delik gibi içine çekeceğini, hatta bir tür merkezileştireceğini söyler. Buna karşılık yapılabilecek tek şey sınırlarda var olunmasıdır. Zira işaret ettiği bu alan, merkezin yani sistemin yumuşak karnıdır; sistem buraya hakim değildir.

    Kalabalık televizyon ekranının sunduğu toplum görüntüsü, ortak bir konuşma, giyinme ve hayata bakış biçimi, derindeki farklılıkların gizlenmesine yarar. Herkesin eşit gözüktüğü bir düzlemdir, söz konusu olan. Ekrandan empoze edilen bu akışkan hareket, karşısına engel çıkmayan bir harekettir. Gelecek kuşakların kendi yaşamını aydınlatıcı bir öykü gibi çocuklarına anlatamamasının ve onu dinleyenlerin kendisi için karakterinin gelişmediği hissine kapılmasının nedenlerinden biri kalabalık ekran yüzünden olacaktır.

    www.evrensel.net