Medya haddini bilsin!

Medya haddini bilsin!

12 Haziran seçimi yaklaşırken siyasi tartışmalarda medya yine önemli yer tutuyor. Hükümetin yandaş medyası ne kadar etkili? Yandaş medya dışındakiler, partilere eşit yer ayırıyor mu? Televizyonlarda, gazetelerde daha çok süre ve yer bulmak sanıldığı gibi oy getirir mi? Bunlar gündemdeki sorular…Ama ‘medya ve demokrasi&rsq

Mustafa Kuleli

Ama ‘medya ve demokrasi’ deyince bir de baskı ve sansür meselesi devreye giriyor ki galiba bu daha önemli; Basın özgürlüğünün olmadığı bir yer, demokratik olabilir mi? Vatandaş haber alma hakkını sağlıklı bir şekilde kullanamıyorsa sandıklardan çıkan oylar ne derece geçerli? Velhasıl bu memleket, demokrasimiz, basınımız niye böyle?
Akademisyen Ragıp Duran’la, bir ucu Türkiye demokrasi tarihindeki özgünlüklerde, bir ucu demokrasi teorisinde olan bir söyleşi yapıp, işte bu soruların yanıtlarını aradık.

Türkiye tarihinde basının baskı görmediği herhangi bir zaman oldu mu?
Olmadı tabii.

Neden?
Yapısal nedenleri var. Bir kere 1853’ü milat olarak alırsak, Türkiye’de gazetecilik faaliyeti, saray tarafından başlatıldı. İlk olarak -bir Fransız’a imtiyaz vererek- Saray gazete çıkarttı. Daha sonra çıkan gazetelerin de Saray’ın teşvikiyle çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla başlangıçta bir sakatlık var.

Bu başlangıç da, epey geç bir başlangıç galiba…
Ulaşmaya çalıştığımız ‘batı medeniyeti’ne göre matbaada 400 yıl, gazetecilikte 200 yıl rötarımız var. Ama bir de yapısal sakatlık var: Batıya baktığımızda ilk gazeteler yükselmekte olan ticaret burjuvazisinin bir faaliyeti olarak gündeme geliyor. Neredeyse bir ticaret bülteni gibi çıkıyor gazeteler. Çünkü yükselen sınıfın ihtiyacı olan bilgi o. Bizde Saray’ın teşvikiyle ilk gazeteleri çıkartan insanlara baktığımız zaman devlet memuru olduklarını görüyoruz. Yani bizde gazetecilik doğduğundan beri hep devletle iç içe geliştiği için, bu yavaş yavaş kırılırken, medya devlete, hükümete yönelik eleştirilere başladığında, “Ben senin paranı veriyorum, ben seni çıkarttım” diyen devlet baskılara başladı.

Batıda baskı yok mu peki?
Olmaz mı, orada da var tabi. Ama devletle, bu sefer direkt olarak onun kurmadığı, desteklemediği, teşvik etmediği medya arasındaki ilişki farklı olageldi.

Peki batıda burjuvazi ile medya arasında, farklı türde de olsa, bir baskı ilişkisi olduğu söylenebilir mi?
Evet ama yine de şöyle bir şey var; Orada hiç olmazsa teorik düzeyde liberal ideologların çıkardığı ‘dördüncü kuvvet’ tezi sayesinde, devlet, burjuvazi ve ezilen sınıflar arasında bir düzen kurucu olarak kabul ediliyor. Devlet bizde düzen kurucu değil. Direkt olarak halkın çok geniş kesiminin hakları gasp eden bir devlet var. Farklı… Bu tabi basın özgürlüğü açısından da böyle. Devlete karşı mücadele farklı, iktidarda olan bir sınıfa karşı mücadele farklı. Batıdaki baskının, sansürün türüyle bizdekinin türü bambaşka. Bizde doğrudan öldürüyorlar. Orada mali olarak kısıtlıyor, yasaya uygun biçimde gazeteyi kapatıyor. Yani bizim medyanın doğuşundan itibarenki yapısal bozukluğu, Fransız Devrimi’ni yaşamamış bir toplumun kültürel farklılığı, devletin özgürlüklere bakışı, gazetecilerin özgürlük anlayışı… Yahu bugün hâlâ bir sürü gazeteci, mesleğini yaparken ‘devletin bekası, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ gibi laflar ediyor. Hem de önemli gazeteciler yapıyor bunu ve elbette normal değil bu.

Hocam çizdiğiniz çerçeve Türkiye’nin hemen her dönemine uyuyor. Peki hiç istisnai dönemler, durumlar olmadı mı?
Basın özgürlüğü sonsuz bir hedeftir. Yüzde yüz basın özgürlüğü hiçbir ülkede olmamıştır ve muhtemelen olamayacaktır. Gazeteciler ve okurlar-izleyiciler her geçen gün genişlemesi için çalışır, devlet daralması için. Bizde, Demokrat Parti’nin son dönemine bakınca, orada basın özgürlüğünün sıkıntılı olduğu görülebilir. 1961 Anayasası’nın getirdiği nispi özgürlükler, Bayar-Menderes diktatörlüğünün devrilmesi, TİP’in kurulması, yani 60-70 arasındaysa; öldürülen gazeteci, yasaklanan gazete, mahkemeye verilen gazeteci sayılarında düşüş var. Yani basın özgürlüğünde nispi bir artış... Dilim dilim ele alacak olursak, 71-80 döneminde de basın özgürlüğüne çok yoğun saldırıların olmadığını biliyoruz. Bütün bunlardan şu sonucu çıkarabiliriz; Basın özgürlüğü çok siyasi bir kavram. Ülkedeki genel siyasal, toplumsal, kültürel özgürlüklerle ilgili. Genel olarak demokrasiye yaklaşma, özgürlüklerin genişlemesi durumunda tabii ki basın özgürlüğü de bundan payını alıyor. Faşist, baskıcı, sağcı, muhafazakâr iktidarlar döneminde bu alanın daraldığını görüyoruz. Çünkü gazetecilik ve bütün medya işleri çok siyasal, ideolojik ve toplumsal faaliyetler.

Devlet ya da hükümetin basınla ilişkilerini konuşuyoruz ama Türkiye için bir de Asker faktörü var. Ve kimilerine göre de Türkiye’de medyaya asıl baskıyı TSK yaptı. Bu ilişkinin seyrine baktığımızda ne söyleyebiliriz?
Bu Türkiye’ye has bir şey. Yakın döneme kadar, bir ihtimal AKP iktidarına kadar, basın özgürlüğü önündeki en büyük engelin Asker veya o militarist ideoloji olduğunu söyleyebiliriz. Sivil olduğu halde askeri mahkemelerde yargılanan gazeteciler, Genelkurmay’ın isteği üzerine açılan davalar üzerinden bu sonuca varmak mümkün. On sene öncesine kadar Genelkurmay Başkanı herhangi bir açıklama yaptığı zaman, sorgu sual olmaksızın, söyledikleri kontrol edilmeden, doğrudan manşet ya da sürmanşet yapılırdı. Üstelik de yetkisinin olmadığı siyasi konularda görüş belirttiği zaman da.

Teamül. Askerin devlet ve bütün toplum üzerindeki ağırlığının da bir ölçüsü elbette...

O zaman gönüllü olarak yapılıyordu bu…
Egemen medya gönüllü olarak yapıyordu. Bir de şu var: Yakın zamana kadar Türkiye iktidarının önemli bir parçası askeri iktidardı. Sivil iktidarın Asker’in istediğinin dışında bir şey yapması pek mümkün değildi. Bunu bir ölçüde Kürt meselesiyle açıklayabiliriz. Savaş olduğu zaman elbette savaşan insanların iktidarı söz konusudur. Geleneksel olarak Türkiye Cumhuriyeti devletini de askerler kurduğu için, Ordu’nun özel ve elbette olumsuz bir konumu var. Bugün bu biraz değişti. Bugünse, sivil hükümetin askeriyeye karşı yürüttüğü kimisi doğru kimisi çok doğru olmayan yöntemlerle askeriyenin sivil hayat yönelik müdahaleleri indirildi. Dikkat edersen Genelkurmay başkanı zart zurt çıkıp açıklama yapamıyor. Batıdaki gibi, basını şekillendirmeye çalışan güçlerin daha çok mali ve siyasi güçler olduğunu görüyoruz.

Türkiye oraya doğru mu gidiyor?
Şimdiden böyle söylemek zor. Bunun işaretlerini halihazırda göremiyorum. İdeali bu tabi. Şunu unutmamak lazım; Bizde militarizmin gücü sadece Kürt sorunuyla ilgili değil. İnsanlar hâlâ çocuklarını şenlikle askere gönderiyor. Bir kutsallığı var hâlâ. Güvenirlik anketlerinde TSK hâlâ ilk üçe girer. Askeri vesayet sadece geçici ve siyasi bir mesele değil Türkiye’de. Maalesef hâlâ hem basın özgürlüğü açısından hem de bütün siyasi ve sosyal dünya açısından Askeriye önemli bir güç.

AK Parti hükümeti askeri vesayete karşı çıktığını söylüyor ama…
Olabilir ama niye karşı çıktığını ve yerine ne koyduklarını sormak lazım.

Neyi koyuyorlar?
Yerine kendilerini koymaya çalışıyorlar ve daha vahimi yerine polisi koymaya çalışıyorlar. Geçenlerde Polis Haftası vardı. ‘Polis demokrasinin teminatıdır’ diye bir afiş gördüm. Ben o zaman demokrat değilim. Benim demokrasimi polis teminat alına alacaksa o zaman yandık.

Demokrasi teorisinde, oy verecek seçmenin medya aracılığıyla güncel gelişmelerden ve farklı görüşlerden haberdar olduğu ve siyasi tercihini buna göre yaptığı varsayılır. Bu yaklaşım ne kadar gerçekçi? Partilerin haberlerinin yanında gazeteler bir dünya görüşü de çizmezler mi?
Bugün medyanın çok geliştiği, yaygınlaştığı, popüler olduğu bir dönemdeyiz. Ama yine de yurttaşın tercih yaparken Türkiye’deki oy verme geleneklerinin, aile bağlarının, eşin-dostun, semtin etkili olduğunu görüyoruz. Aslında çok az sayıda insan medyanın yönlendirmesi sayesinde bir tercih yapıyor.  ‘Kararsız’ denilen yüzde onluk, yirmilik seçmen kitlesi de çoğu zaman geleneksel olarak ailesinin oy verdiği hareketlere teveccüh gösteriyor.

Ya yayınlanan kamuoyu araştırmaları?
Bence onlar daha etkili. Kılıçdaroğlu’nun bir mitingini izleyip aktarmak ne Cumhuriyet okurunu etkiler ne AKP’liyi döndürür. Yani medya haddini bilsin.

AK Parti’nin bir ileri demokrasi söylemi var. Bu 9 yıllık iktidarları süresinde Türkiye’nin daha demokratik bir yer olduğunu söylüyorlar. Ama bir yandan da, tutuklanan gazeteciler ve basın üzerinde baskılar var. Eğer Hakikaten böyle bir demokratikleşme varsa basın bundan nasiplendi mi? Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması istisnai bir durum mu?
AKP bütün köylülüğüne ve geriliğine rağmen, propaganda konusunda çok becerikli. Daha demokrasinin olmadığı bir yerde, geriliklerini gizlemek için ‘ileri demokrasi’ diye göz boyuyorlar. Bir demokraside Ahmet ve Nedim’e ödül verilir, hapse atılmaz. Somut duruma bakmak lazım. İnsanların telefonla konuşmaktan çekindiği günler yaşıyoruz. Bir örnek vereyim: Galatasaray stadının açılışından çıktık, üzerimizde sarı kırmızı atkılar var, taksiye bindik. Taksi şoförü de radyodan dinliyormuş olanları. ‘Abi tebrik ederim’ dedi. ‘Neyi?’ dedim. ‘Ben Fenerliyim ama çok güzel bir stat yapmışsınız’ dedi. Sonra olayları sordu. Ben de burada söyleyemeyeceğim bir sıfat kullanarak ‘Başbakan’ı yuhaladılar’ dedim. ‘Abi ben seni asıl onun için tebrik ediyorum’ dedi. Bu normal bir şey değil. Yani bırakın ‘ileri demokrasi’yi Türkiye’de herhangi bir demokrasiden bahsetmenin mümkün olmadığını yerli-yabancı tüm gözlemciler saptıyor. (İstanbul/EVRENSEL)


‘ERDOĞAN TOTALİTER LİDERLER GİBİ’

Başbakan Erdoğan’ın gazetecilerin sorularını yanıtlarkenki tavrını, jestlerini, mimiklerini nasıl buluyorsunuz?
Totaliter liderler gibi...

Peki holding medyasında ya da alternatif medyadaki gazetecilerin hiç mi kabahati yok? Bu ülkeye demokrasi gelecekse gazeteciler bu mücadeleden tamamen azade midir? Gazetecilerin görevi bir kenarda durup sadece olan biteni analiz etmek midir?
Evet, egemen medyada çalışan düzgün arkadaşlarımız yeteri kadar etkin olamıyor. Çünkü baskı sadece siyasi alanda değil mali alanda da etkili. Türkiye’de işsiz gazeteci sayısı, çalışan gazeteci sayısından fazla. İşini kaybetme kaygısı, sansürün giderek uzaklaşıp yerine otosansürün gelmesini sağlıyor.

www.evrensel.net