'Hrant Dink Türkiye toplumuna bir ayna tuttu'

Düşünsenize gökten tepemize elit bir azınlığın yumruğu inmeseydi ve bugünkü nüfusumuzun içerisinde 10 milyon Rum, 10 milyon Ermeni olsaydı... Yani olması gerektiği gibi olsaydı her şey, bambaşka aşklarımız, bambaşka şarkılarımız, bambaşka yemeklerimiz, bambaşka şehirlerimiz, bambaşka bir kültürümüz, bambaşka bir A

Mithat Fabian Sözmen

Oysa bugün Anadolu'nun kadim halklarından Ermenilerin "bir halktan bir cemaate" indirgendiği topraklarda üstelik "Ermeni" kelimesini insanlarına bir küfür olarak öğreten bir devletin bayrağı altında yaşıyoruz.

Ermeniler, 19.yüzyıldan bu yana yaşadıkları ve aslında her dönemi bir demokratikleşme mücadelesinin ürünü olan acılarını ve taleplerini 1996'dan bu yana Agos Gazetesi'yle çok daha gür bir şekilde dile getiriyor. Belki de en mahir oldukları işlerden biri olan gazetecilikle yani yazarak ve "haberdar ederek" bir halkın haklarını arıyor ve Türkiye'nin demokratikleşmesi mücadelesini sürdürüyorlar. Ve her yıl apayrı görüşlerden on binlerce insanı adalet için, demokrasi için ortak talepler etrafında buluşturan Hrant Dink'in taşıdığı bayrağın bugünkü mirasçılarından Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş'la bu mücadelenin köşe taşlarını konuştuk...

19.yüzyılda Fransız Devrimi’nin etkileri Osmanlı’ya da yansımaya başladı ve Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar teker teker bağımsızlıklarını kazandı. Bu dönemde Ermenilerin bu sürece katılamadıklarını görüyoruz, hatta Ermeniler için şöyle tanımlamalar var: “Anadolu’nun son gayrımüslim halkı” ya da “İmparatorluktan kopmaya yeltenen son halk”. Bunun sebebi neydi?

Osmanlı’dan daha önce ayrılan halkların hepsinin ulusal kimlikleriyle bütünleştikleri bir toprak parçaları var ve bu bölgeler imparatorluğun daha geç dönemlerinde fethedilmiş topraklar. Ermeniler için böyle bir durum söz konusu değil. Ermeniler 10.yüzyıldan bu yana Anadolu’da Türklerle ve Müslümanlarla temas halinde olarak Anadolu’nun her yerine dağılmışlar. Dolayısıyla herhangi bir yerde homojen bir çoğunluğa sahip olmadan Kürtler, Türkler gibi halklarla birlikte yaşamışlar. Böyle olunca milliyetçi bir bakış açısıyla “burası sadece bizim toprağımızdır” diyebilecekleri bir yer oluşmamış. Bu tip talepleri dile getirdikleri dönemler, imparatorluğun diğer halklarına göre daha geç ve o zaman çeşitli krizler ortaya çıkmış. Sonunda da 1915’teki soykırım yaşandı zaten. Herhalde Ermenilerin bu anlamda “sona kalmalarının” sebebi, sözünü ettiğiniz halklara göre Batı’ya daha uzak kalmaları olsa gerek.

İmparatorlukta bir özgürleşme dönemi diyebileceğimiz, 1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla birlikte Ermenilerin bu sürece katılımı ne yönde oldu ve 1908’e kadar gelen süreç içerisinde Ermeniler taleplerini daha gür bir şekilde haykırabildi mi?

Tanzimat dönemi, Ermeniler ve diğer gayrımüslim topluluklar açısından çok önemli bir dönem. Devlet bu süreçte bir dizi reformla kendini yenilemeye çalıştı ve bunu yaparken de gayrımüslim tebaayla olan ilişkilerini de yeniden ele almış. Kısmen bir özgürlük alanı tanınmış ki, bu daha önce olmayan bir şey. Ermeniler açısından siyasi konuların tartışıldığı bir Cismani Meclis’in kurulduğunu görüyoruz ve “Siz kendi cemaat içi konularınızı belli bir nizamname etrafında tartışın ve yürütün” denilerek bir Ermeni Milleti Nizamnamesi’nin hazırlanmasına izin verildi. Ancak bu süreçte gayrımüslimlere tanınan haklar da daha sonra sorun olarak görüldü. Zaten Abdülhamit döneminde meclislerin ve nizamnamenin 2.Meşrutiyet’e kadar rafa kaldırıldığını görüyoruz.

Fakat tabii bu dönem Ermeniler için her anlamda bir gelişme dönemidir. Her şeyden önce Patrikliğin, yani ruhani gücün karşısına sivil bir güç çıkmış ve burada ciddi mücadeleler yaşanmış. O dönemde devletle iş yapan sarraflar ve mühendislerden oluşan ‘Amira’lar vardı ve onların karşısına da daha çok kentli bir esnaf sınıfı dikildi. Bu gerginliğin çözümü de Tanzimat döneminde mümkün olmuş. O mücadelenin sonucunda bir tür toplumsal sözleşme olarak Ermeni Milleti Nizamnamesi kabul edildi. Aslında nizamnamenin 1860’da yazılan ilk taslağı çok daha özgürlükçü. Fakat devlet bu özgürlükçülüğe çok sıcak bakmıyor ve taslak 3 yıl boyunca kabul edilmiyor. En sonunda taslak, 1863’te o orijinal, özgürlükçü halinden çok şey kaybederek yeniden devlete sunuluyor ve devlet ancak o zaman Nizamnameyi kabul ediyor. Dolayısıyla bu süreç, bir özgürleşme dönemi olarak görülebilir ama devletin çizdiği sınırlar içerisinde bir özgürleşmeden bahsediyoruz. Yine de bunun bile faydası olmuş. Kültürel anlamda Ermenilerin Zartonk, yani Uyanış dediği bir dönem bu. Edebiyata yansıyan, dilin sivilleştiği, o ağdalı asaletten kurtulduğu ve bu dönüşümün halka da yansıdığı, gündelik dilin de geçerli bir yazı dili olarak kabul edildiği, ruhani odağa karşı sivillerin temsiliyetinin ortaya çıktığı, sivillere söz hakkının doğduğu, yönetim işlerine katılabilmelerinin yolunun açıldığı bir dönem. Hatta çok güçlü olmasa da bu dönemde bir kadın mücadelesi yeşermiş bir taraftan. Kadın yazarlar ortaya çıkmış, ilk kez 1860’da bir kadın dergisi çıkmış... Neticede Ermenilerin kendi kimlikleriyle ve dünyada olan gelişmelerle daha yakından ilgilenebildikleri, bunlar üzerine tartışabildikleri bir ortam oluşmuş.

Abdülhamit dönemi bunun kırıldığı bir dönem. Çünkü bütün tebaa üzerinde olan baskı biraz daha fazla olarak Ermenilerin de üzerinde vardı. Ermenilerin milliyetçilikle tanışma süreci başladı. Sosyalist hareketlerden etkilenen örgütler kuruldu, bunlar kendi ulusal meselelerine eğildiler. 1890’lardan itibaren yer yer silahlı mücadeleler verildi ve bunlar devlet tarafından çok sert bir şekilde bastırıldı.

Fakat en büyük kırılma 1908’de yaşandı. Jön Türklerin o dönem yaşattığı dönüşüm doğrudan Ermenilerin verdiği mücadelenin bir sonucu değil ama Ermeni siyasi partilerin de sürece katkısı var. 1908’den önce Ermeni örgütleriyle ittihatçılar arasında bazı dirsek temasları yaşandı.  Kendi mücadelelerinin direkt sonucu olmasa da 2.Meşrutiyet en çok Ermenileri sevindirdi diyebiliriz. Çünkü Abdülhamit dönemi, hakikaten, Ermeniler için çok karanlık, baskıcı ve kanlı bir dönemdi. O duvarın yıkılıyor olması Ermenileri Osmanlı rejimine yeniden bağladı. O hep anlatılan, çok sesli, çok kültürlü siyasi eylemler o dönemin ruh halinin bir sonucu ama maalesef oradaki hayaller de 7 yıl içerisinde koca bir hayalkırıklığına dönüşüyor.

Eğer Ermeni halkını koca bir beden olarak düşünürsek, 24 Nisan o bedenin başının kesilmesidir. Bahsettiğiniz 230 kişi gazeteciler, aydınlar, hem yazardı... O dönemki Ermeni düşünce dünyasına yön veren insanlardı bunlar, ama aralarından birçoğu da aynı zamanda siyasi aktivist. Yüzde 95’i ellerine silah almamıştır belki ama bir mücadeleye ilham veren insanladır bunlar. 24 Nisan’da bu isimlerin tutuklanması ve katledilmesi hem Anadolu’da yaşananların dünyaya duyurulmaması hem de buna karşı bir mücadelenin örgütlenmemesi için yapılmıştı. Bu süreç İstanbul’da 24 Nisan’dan sonra da dalga dalga devam etti. Bunun dışında daha başka pek çok tehcir ve katliam yaşandı. İstanbul’a daha çok Anadolu’dan çalışmaya gelmiş, hamallık gibi işlerle uğraşan önemli bir emekçi nüfus vardı ve onlar da ortadan kaldırıldı. Ermenicede çok önemli bir Gurbet edebiyatı vardır. Bunun bir edebiyatı oluşabildiyse demek ki ciddi bir emekçi Ermeni nüfusun varlığından söz edebiliriz İstanbul’da. Ve aslında İstanbullu Ermenilerle, gurbete çalışmaya gelen emekçi Ermenilerin aralarında da kimi gerginliklerin yaşandığını bu Edebiyattan öğreniyoruz. Dolayısıyla 24 Nisan sonrası İstanbul’da sadece Ermeni aydınların değil Ermeni emekçilerin de katledildiğini biliyoruz.
 

Cumhuriyete gelindiğinde geçmişte sayısı milyonlarla ifade edilen Ermeni halkının nüfusunun 300.000’e kadar düştüğünü görüyoruz. Peki, 1920’de TBMM kurulduğunda şöyle bir söylem vardır: “Anadolu’nun o dönemki halklarının temsilcileriyle seslerini duyurabildikleri bir meclis” diye. Doğru mudur bu, Ermeniler için böyle bir şey söz konusu muydu?

Dediğiniz gibi nüfusu neredeyse 2 milyon olan bir halkın kökü kazındı. Ermeniler, bir halktan bir cemaate indirgendi. 1927’de yapılan nüfus sayımında 65 bin Ermeni olduğu söyleniyor. 1920 Meclisine gelirsek, onun şöyle bir özelliği var: İlk milli meclis. Buna milli meclis denmesinin sebebi mecliste Gayrımüslim olmaması. Zaten cumhuriyetten önce işgale ve saltanata karşı direniş ve Kemalist hareket Gayrımüslimsiz bir direniştir. Bunun Gayrımüslimlerin o dönemki siyasi amaçları ve tutumlarıyla da ilgisi var ama “Türk” dediğimiz kesimin de kendini bu süreçle birlikte yeniden nasıl formüle ettiğini görmemiz lazım. TBMM’de sadece Müslümanlar ve çoğunlukla Türkler ve Kürtler var. Bu da bize çok şey söylüyor.

Ve Cumhuriyet’le birlikte öyle bir ortam oluşuyor ki, sanki Ermeniler on yıllar boyunca uzak bir köşede yaşayıp gitti ve 1942’de Varlık Vergisi, 1955’de 6-7 Eylül vandalizmi, 1964’te Mübadeleye maruz kaldılar. Belki de bu 1991’de Ermenistan’ın kuruluşuna kadar böyle devam etti...

Cumhuriyet dönemi ve Gayrımüslimlerin tarihi asla, devletin uyguladığı baskılardan ayrı düşünülemez. 1927’de Türkiye nüfusu 13 milyonken, ülkede 65 bin Ermeni vardı. Bugün Türkiye’nin nüfusu 70 milyonun üzerinde, Ermeni sayısı hala 50-60 bin civarında. Yani aslında Cumhuriyet döneminde Ermeni nüfusu fiilen 5-6 kat azalmıştır. 1923’ten başlayarak “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarıyla, Gayrımüslimlerin işten çıkartılmasını kolaylaştıran yasalarla, Anadolu’daki okulların, kiliselerin kapatılmasıyla, Güneydoğu’da hayatta kalabilmiş Ermenilerin korkutulup Suriye’ye göç ettirilmesiyle, Varlık Vergisiyle, 6-7 Eylül’le, devamlı Gayrımüslim nüfustan kurtulmaya çalışılmış. Ermeniler tüm bu süreçte her türlü baskıyı tenlerinde hissetti ve bunu hiçbir şekilde duyuramadı. Zaten soykırım ve sonrasında yaşananlar on yıllarca süren bir korku yarattı ve o korku ortamında bir hak arayışı da mümkün değildi. Bugünkü gibi nispeten daha demokratik bir ortam da olmadığı için Kürtler, Türkler, aydınlar bu durumdan çoğunlukla habersiz kaldı.

Galiba sol dalganın kuvvetlendiği dönemlerde bu hareketler, Ermenilerin ve Gayrımüslimlerin durumundan bihaberdi ve bu süreçte onların taleplerini de gündemine almadı.

Öyle evet ve şöyle de bir acı durum var o hareketlerin içinde çok sayıda Ermeni de olmasına rağmen yaşandı bunlar.

Bunun nedeni neydi sence?

Yani tabii orada bir sol eleştirisi yapmak gerekir. Asıl mücadeleyi ön plana çıkarırken gündelik sorunlarla ilgilenmemek, çözümü devrime havale etmek, hedefi çok ileriye koyup yanyana dururken yarattığımız hiyerarşilerin farkında olamamak gibi bir sorun olduğu kesin. Ve ayrıca şunu da eklemek lazım, Türkiye sol hareketi ve onu oluşturan bireyler de nihayetinde Türkiye okullarının ve o ideolojinin yetiştirdiği kuşaklar. Bundan çok bağımsız düşünmemiz pek mümkün değil. Neticede millet-i hâkime anlayışını yetiştirdiği bireyler o zihniyetin eleştirisini yapmadan siyaset yapıyorlarsa, yanlarındaki Ermeni, Rumi, Yahudi yoldaşlarının kimliklerinden dolayı yaşadıklarına karşı bir duyarlılık geliştiremedi.
 

Sovyetlerin yıkılması ve 1991’de Ermenistan’ın kurulmasıyla yeni bir durum ortaya çıkıyor. Bunun Türkiye’de hem devlet hem Ermeniler üzerindeki yankısı nasıldı?

Tabii Sovyetler döneminde Ermenistanla ilişki kurmak Ermeniler için çok zordu. İlişkiler kopuktu. 1940’larda Stalin’in dünyadaki tüm Ermenilere yönelik yaptığı bir “Yurdunuza dönün” çağrısı var. Türkiye’den bu çağrıya karşılık vermek isteyenlere hemen hain damgası yapıştırıldı ve “Bakın işte bunlar bize sadık değil, hemen Ermenistan’a gitmek istiyorlar” gibi tepkiler verildi. 1991’den sonraysa Ermenistan’la Azerbaycan arasında Karabağ sorunu patlak veriyor ve Türkiye tabii Azerileri destekliyor. Ülkede yine Ermenistan ve Ermeni karşıtı bir hava oluşuyor. Dolayısıyla 1991’deki bağımsızlık da bir kucaklaşmaya dönüşemiyor.

1996’da Agos’un kurulmasından bahsettin. Herhalde bu Ermenilerin taleplerini duyurabilmesi açısından önemli bir milat. Cumhuriyet dönemi boyunca Ermeni basını ne durumdaydı?

Ermenilerde çok zengin ve köklü bir basın-yayın geleneği var. 2. Meşrutiyet döneminde çıkarılmış yaklaşık 400-500 gazete sayabiliyoruz. Fakat Cumhuriyet tarihi boyunca bu çok sınırlı kalmış, Türkçe yayın yapan herhangi bir gazete de çıkmamış. Daha önce bahsettiğim baskılar da bunda önemli bir rol oynuyor elbettte. Özgürlükler çok kısıtlıydı, ifade özgürlüğü yok, hakları aramak mümkün değildi. Hala devam eden Jamak, Nor Marmara gibi günlük gazeteler var. Bunlar haftada 6 gün çıkıyorlar ama siyaseten etliye sütlüye karışmayan gazetelerdir; daha çok cemaat içerisinde bir iletişim kanalı olmakla sınırlıyorlar kendilerini.

1945’de çok partili rejimle birlikte daha özgür bir dönem başlamış. İlk sendikaların da kurulduğu bu dönemde ayrıca sosyalist basın da varlık buluyor ve Ermeni sosyalistleri de o dönem Nor Or (Yeni Gün) adında bir gazete çıkartıyor. Nor Or çok kaliteli bir gazete ve büyük ilgi çekiyor. Diğer Ermeni gazetelerinin aksine siyasi mücadele için kurulmuş bir gazete ve Türkiye soluyla da ilişkileri var. Örneğin Sabahattin Ali gibi yazarların çevirilerinin yayınlandığı, dışa açık bir mecra. 1.5 yıllık bir macerası oluyor Nor or’un, sonrasında sıkıyönetim yasalarıyla beraber kapatılıyor. Ermenilerin haklarını talep eden ve bunu da işçi sınıfının talepleriyle birleştiren bir tecrübe Nor Or...

Agos tabii çok daha farklı bir dönemin gazetesi. 90’ların ortalarında demokratikleşme mücadelesinin arttığı görece daha şeffaf bir ortamda devlet ve toplum katında Gayrımüslimlere karşı önyargılar da devam ediyordu. Bu ortamda “kendimizi ifade edelim”, “mücadele verelim”, “bu böyle gitmez” diyen insanlar Hrant Dink öncülüğünde Agos’u çıkartmaya başlıyor. Agos kendini sadece Ermenilerle sınırlı tutmadı. Ermenilerin de bu ülkenin yurttaşları olduklarının bilinciyle, bu ülkedeki her sorunun Ermenileri de etkilediği gerçeğiyle Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesine mümkün mertebe destek verdi ve tüm bunların yansıdığı bir platform olmaya çalıştı. Bunu yaparken de geçmişi unutmamayı, geçmişle yüzleşerek barışçı bir geleceğin kurulmasını ilke edindi. Fakat hiçbir zaman suçlayıcı, mahkum edici bir pozisyon almadı. Daha çok devletin sistemli inkarına karşı Türkiye toplumunun, bu yaşanmış acıları idrak etmesi amacını öncelik edindi. Ve bir rövanş duygusuyla, geçmişin hesabını sorma güdüsüyle değil, barış içinde demokratik bir geleceği inşa etme ümidiyle hareket etti.

Hrant Dink Türkiye toplumuna bir ayna tuttu. Hep o barışçı geleceği nasıl inşa edebileceğine dair bir yol aradı ve bunu tam da bu topraklarda, hepimizin yararına yapmak istedi. Yaşarken de bunu görenler oldu ama Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu onun ne yapmak istediğini öldürülmesinden sonra anladı. Ve büyük bir merak, büyük bir ilgiyle onu anlamaya çalıştılar. Birçok Türkiyeli için tanıdıkları tek Ermeni Hrant Dink’ti. Bu anlamda belki de onlar için “son Ermeni”ydi ve 1915’te yaşananların kabul edilmediği bir ortamda o kalan son Ermeninin de öldürülmesi birçok insanın cinayetten duyduğu üzüntüyü arttırdı. Bunun etkisiyle ulusalcı ve milliyetçi ideolojiyle aralarına mesafe kurma ihtiyacı duydular. Eğer Türkiye’nin tarihi bizi daha özgürleştirici bir ülkeye doğru götürecekse Hrant Dink’in öldürülmesi bunda bir milat olacak ve ileride eğer gerçekten mutlu bir tarih yazılacaksa bunda Hrant Dink’in payı büyük olacak.
 

Ermenilerin bundan sonraki süreçte talepleri nelerdir?

Ermenilerin her zaman için öncelikli talepleri eşit vatandaş olmaktır. Çünkü o kadar zaman ezilmiş, baskılanmış, hukuk yoluyla hakları yenmiş ki eşit vatandaşlık Ermeniler için elzem bir talep ve özlem. Ama mesele bununla sınırlı değil. Bugün Türkiye’de yaşayan insanlar olarak çalışma hayatından, kadın haklarına yapılan her yasa kaçınılmaz olarak bizi de etkiliyor. Dolayısıyla anayasanın nasıl yazılacağı da bizi çok ilgilendiriyor. Gerçekten demokratik, özgürlükçü bir anayasa talebini sürekli dile getireceğiz ve gücümüz yettiğince de bunun için mücadele edeceğiz. Bütün bunların yanı sıra geçmişe yüzleşme ve tarihsel adaletsizliklerin giderilmesi yönünde çabalar da Ermeniler için elbette çok önemli. (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net