Ollman: Bu krizden çıkış çok zor!

Ollman: Bu krizden çıkış çok zor!

Türkçede özellikle diyalektiği konu alan kitaplarıyla tanıdığımız Bertell Ollman’ın Türkiye’ye gelişi ilgiye mazhar oldu. Postmodern dönemin sözde Hegel eleştirisi üzerinden Marksizm düşmanlığı bu kadar popüler olduğu, diyalektiğin erekselcilik denilip bir kenara konulduğu bir dönemde Ollman’ın çalı

Arif Koşar

Kimilerine göre; Marksizm’e Spinoza, Nietzsche enjekte etmek, onu Hegelcilikten kurtarmak; Marksizm’in bireyi, farkı, otonominin gücünü  görmesini sağlayacak. Sınıfsız toplum (ilkel komünal)-sınıflı toplum (köleci, feodal, kapitalist)-sınıfsız toplum (komünist toplum) diyalektiği, postmodern akıldanelere göre Hegelci erekselciliğin dogmatik bir sonucu... Marx da Hegelcilikten kalma bir kavramsal ‘yadsınmanın yadsınması’ ve kaba bir determinizmle sosyalizme ulaşıyordu! İşte postmodernizm ve onun sol versiyonu; bütünsellik -toplum ve sınıf- eleştirisinden yola çıkıp, farkı keşfedip, determinizm ve özcülüğü ‘mahkum’ edip toplum bilimlerinden Marksizm’i atmaya çalışırken Ollman’ın çabası gerçekten önemli.
Abartı olduğunu hiç düşünmeden bence şu söylenebilir: Aydın Çubukçu’nun Mantık ve Diyalektik kitabı, olgunun mantıksallığı ve tarihselliğini ele alışı açısından uluslararası literatürde Marksizm’e ve diyalektik yönteme en önemli katkılardan birisidir. Ollman’ın çalışmaları da bu kapsamda değerlendirilebilecek önemli eserlerdendir.

Ollman’ı biraz da bu heyecanla izlemeye gittim. Konu krizdi. Her diyalektikçi gibi Ollman da Kapital üzerine ayrıntılı çalışmalar yapmış bir bilim insanı. Kriz üzerine sunumu da oldukça doyurucuydu. Buna rağmen Ollman, sanırım ilk kez geldiği bir ülkede konuşma yapmanın hassasiyetiyle her meseleyi ta ‘en başından’ anlatma ihtiyacı duydu. Toplum ve ekonomi ders kitabı özeti gibi oldu!

12’SİNDEN ÇIKMIŞ OLABİLİR

Ancak önemli ve dikkat çekici tespitler de yaptı. Mesela kapitalizmin içinde bulunduğu krizden çıkışının o kadar da kolay olmadığını söyledi. Ve kapsamlı bir şekilde temellendirdi: İlk olarak... “Kapitalizm şimdiye kadar krizden nasıl çıkıyordu” sorusunu sordu. Cevabı: büyük bir değersizleşme... Emeğin ve makinelerin ‘ucuzlaması’, hak kayıpları... Ayakta kalan büyük sermaye bu fırsatları değerlendiriyor ve yeni bir yatırım-istihdam döngüsü ortaya çıkıyordu. Yani büyük çöküş sonrası istihdam ve tüketimde toparlanma ile büyümenin yeniden sağlanması. Ollman, kapitalizmin bugün bunu yapmasının çok daha zor olduğunu söylüyor. Çünkü... Birincisi; teknoloji ve otomasyon, olası yatırımlarda bile minimum istihdam getiriyor. Ve aşırı üretim krizine karşın tüketimi artıracak bir seçeneğin oluşması geçmişe göre çok daha zor oluyor. İkincisi, yatırımlar yapılsa bile ileri kapitalist ülkelerde değil emek ve çevre maliyetinin daha düşük olduğu çevre ülkelerde yapılıyor. Dolayısıyla merkez kapitalist ülkelerin krizden çıkışı konusunda bir adım atılmış olmuyor. Üçüncüsü, e-ticaret gibi kimi yeni uygulamalar küçük mülk sahiplerinin (esnaf gibi) hızla mülksüzleşmesine ve tekelleşmeye yol açıyor. Bu da istihdamda düşüşe yol açan etkenlerden birisi oluyor.

Ve Ollman, bu nedenlerle kapitalizmin daha önceki 12 krizden çıktıysa da bu krizden kolay kolay çıkamayacağını söylüyor. “Hepsinden çıktı, bundan da çıkar” yaklaşımının indirgemeci bir yanılgı olduğunu dile getiriyor. Krizin işçi hareketi ve sınıf bilincinin gelişimini kolaylaştıracağını, yabancılaşmanın aşılmasının olanaklarıyla birlikte anlatıyor. Çok geç kalmayacak olası devrimlerin başlangıç tarihinin de gelecekte 2008 krizi olarak kabul edilebileceğini söylüyor. Ve ısrarla sınıf mücadelesine vurgu yapıyor. İşçi sınıfının çıkarlarını temel alan bir sınıf partisinin olmazsa olmaz olduğunun altını özenle çiziyor. Ve Ollman’a göre; sınıf partisi, diğer sosyal hareketlere duyarlı olmakla birlikte, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının çıkarlarını temel almalıdır. “Bu ağırlıkla işçilerden oluşan bir ‘kitle’ partisi olmalıdır.” Tanıdık geliyor.


EKONOMİST ÖN YARGI

Bu olumlulukların yanında bence Ollman’ın biraz fazlaca ‘ekonomist’ yaklaşımları da vardı. Aslında bu çok eski bir uluslararası siyasal konumlanışın parçası olarak da görülebilir.  Ollman, sosyalizmin ancak ileri derecede gelişmiş bir kapitalist ülkede kurulabileceğini söylüyor. Yani henüz ileri derecede ‘gelişmemiş’ bir kapitalist ülkenin, kapitalist kalkınmasını tamamlamadan sosyalizmi kurması ve sosyalizm koşullarında ileri bir teknik temele kavuşması ihtimalini pek de olası görmüyor. Sovyet deneyimini de böyle yorumluyor. Burada kaba bir ekonomist yaklaşım olduğu söylenebilir. Neden iktidarı ele geçiren işçi sınıfı, demokrasiyi de sonuna kadar işleterek, bilim ve teknolojinin olanaklarını kullanarak ve ilerleterek ileri bir teknik temeli geliştirmesin? Neden siyasetin yani işçi sınıfı iktidarının katalizörlüğünde sosyalizmin temelini güçlendirecek bir sosyo ekonomik zemin sağlanmasın? Buna karşı çıkmak kaba bir ekonomist ön yargı sayılabilir. Bu yaklaşımın tarihsel örnekleri ise hiç hayırlı değil. Ama ‘diyalektik’ine saygımızdan bunları şimdilik karıştırmayalım bakalım...


SOPAYI KAPIN!

Ollman, bir Budist rakip hikayesi anlatıyor... Önce atlar... Atlar zamanında bir ‘iş aracı’ydı. Taşıma aracıydı. Arabalar çıktı, tarımda makineleşme arttı. Şimdi atlar giderek iş aracı olmaktan çıktı. Peki, ne oldu? (Daha çok gelişmiş kapitalist ülkeleri kastederek) Atlar giderek yok oldu ya da etinin yendiği yerde gıda oldu. Sonra sıra gelir Budist rahibe: Öğrencilerine “bir soru soracağım” der rahip. “Evetse sopayla döveceğim, hayırsa sopayla vuracağım.” Ve soruyu sorar. Evet diyene yapıştırıyor sopayı... Hayır diyene yapıştırıyor sopayı... Sırasını bekleyen öğrenci telaşlı. “Ne desem” diye düşünüyor ama her türlü sopayı yiyeceğini bildiğinden rahibin elinden sopayı kapıyor. Şimdi, atlara ne olduğunu hatırlayın ve sopayı kapın, sopayı kapın! (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net