‘Aşk’ ve ‘Emek’in ‘Moda’ olduğu zamanlar

‘Aşk’ ve ‘Emek’in ‘Moda’ olduğu zamanlar

Hepimizin malumu, sosyal medya denen mecrada olur olmaz her şey dalga unsuru olabiliyor, en ciddi ve ivedilikle üzerinde durulması gereken tüm olaylardan mizah malzemesi çıkarılabiliyor. Tabiî ki mizah olmalı, zaten mizah olmazsa bu hayatın çekilirliği kalır mıydı? En azından mizah çekilir kılmakta her durumu. Ancak Brecht’in de dediği gib

Seçil Toprak

Geçtiğimiz yıl başlayan Seksenler dizisi aslında her şeyi mizaha dökebilmenin yeni bir örneğiydi. Tabiî ki Türkiye’nin yaşadığı en trajik zaman dilimlerinden biri olan seksenleri mizah kalıbına dökmek ve oradan bir izlencelik çıkarabilmek mümkün. Ama bunu yaparken bir yandan o dönemleri yaşamış insanlara saygı duymak icap etmez mi? Dizi ilk ortaya çıktığında nostaljik bir hava yaşattı izleyiciye. Çocukluğunu, gençliğini hatırlayanlar, özlemle ananlar, kişisel tarihinde belki de önemli bir yeri olan objeleri görüp hüzünlenenler oldu. Aynı şey her zaman dilimi için geçerli elbette. (Zaten aynı yapımcıdan Doksanlar adlı bir projenin de geleceği duyuruldu şu günlerde) Ancak kartonlaştırılan tiplemelerle koskoca bir dönemi şekillendiren düşünceler kalıba dökülerek ezberden öteye geçemeyecek “kardeşi kardeşe kırdırma” ezberi tekrarlandı durdu dizide. Hatta onunla da kalmadı darbe bir karikatür malzemesi gibi kullanıldı. Onu da geçelim, bir müsamere havasından öteye geçemeyen mekân, kostüm ve tiplemelerle darbe resmen bir piyesmiş gibi gösterildi.

Şimdi aynı yapımcıdan Aşk Emek İster adlı bir dizi geliyor televizyon ekranlarına. Yönetmenliğini Hamdi Alkan’ın yaptığı dizinin yapımcısı Birol Güven. Başrollerde de Ekin Türkmen, Furkan Palalı, Müge Boz gibi isimler var. İlk bakışta zengin erkek, fakir kız aşkı gibi görünen senaryosunun yan malzemeleri fabrikatör baba ile işveren; fabrika çalışanları ile işçi sınıfı, örgütlenmeye çalışan işçilerle de sendikalaşma süreci... Oyunculuklar, senaryonun gidişatı, diyaloglar, mekan çalışmaları vs üzerinde durmadan takıldığım birkaç unsur var dizide. İlk önce adından başlayarak aklıma takılanlar “aşk” ve “emek”.

SEVGİ NEYDİ?

Cengiz Aytmatov’un aynı adlı eserinden Ali Özgentürk’ün senaoryalaştırdığı ve Âtıf Yılmaz’ın filme aldığı Selvi Boylum Al Yazmalım’ın unutulmaz finaliyle kazınmıştır aklımıza ve kalbimize “sevgi neydi” sorusu. Sevgi neydi? Sahip çıkan dost, sıcak insan eli, insan emeği, iyilikti sevgi... Sevgi neydi? Coşkun akan dere, sonbahar rüzgarı ile ürperen yapraklar, cama vurup dağılan yağmur damlaları, bir yürek çarpıntısı... Sonunda coşkun akan dereler durulur, yapraklar kurur dökülür, yağmurlar diner, güneş çıkardı... Sevgi neydi? Sahip çıkan dost, sıcak insan eli, insan emeği, iyilikti sevgi... Sevgi emekti...” Çoğu zaman özlemle, saygıyla andığımız bu sözcükler yine popüler kültürün elinde bir o yana bir bu yana savrulmaya başlandı. Kişilerin birbirini kendi ağına düşürmeye çalıştıkları süreç olarak anladıkları “aşk”ın akla geldiği her anda yinelenir oldu bu cümleler. İçi boşaltılan birçok kavram gibi kendi özlemlerimizin, sevgilerimizin de içini boşalttık kullana kullana. Şimdi de kalkmış gündelik ilişkilerine “aşk” adı veren neslin yaratıcıları “aşk emek ister” diyorlar! Üstelik sadece aşkı değil emeği de bir malzeme gibi kullanarak. Aşk Emek İster dizisinde kızın bir fabrika işçisi olması, arkadaşlarını örgütlemeye çalışması, sendikalaşmaktan bahsetmesi bu nedenle tesadüf değil. İşçi kız Deniz’in (ismin de tasadüf olmadığı kanısındayım) geçtiğimiz bölümde (4. bölüm) 1 Mayıs arefesi patronlarının kendilerini ziyarete geldiği zaman patronun sevecen tavrı üzerine sarf ettiği “İhtiyacımız olan da zaten karşılıklı saygı ve hoşgörü” demesi işçi sınıfının beklentilerinin bu kadarla sınırlı olması gerektiği konusunda bir uyarı gibiydi. Bu ifadelerin öncesinde patronun tüm sevecenliğiyle “Unutmayın bu fabrika benim değil, sizin. Yarın 1 Mayıs, sizin bayramınız, eğlenin. Meydanlara çıkanlarınız olursa, uslu dursun!” cümleleri de ayrıca manidar. Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta çıkan olayların “uslu durmamaktan” kaynaklandığına dair bir imleme değil midir bu? Üstelik Deniz’in tüm işçi sınıfının beklentisini dile getirir tavrıyla “saygı ve hoşgörü”yle tüm sorunların aşılacağı inancı fazlasıyla naif değil mi? İş güvenliği, ücretlendirme, sendikalaşma, birlik ve beraberlik gibi meseleler hep “saygı ve hoşgörü” potasında eritilebilecek kadar kolay mıdır?

Biz kavramları metalaştırmaya devam edersek, satın alıp boynumuza astığımız barış simgesi kadar yakınlaşabileceğiz simgelerin ifade ettiklerine. Dolayısıyla emeğin de görüntüsünü üretip boynumuza, bileğimize asmamız yakındır.

www.evrensel.net