Askerlik celplerini ateşe veren İsrailli gençler var: ‘Hain’ olmanın dayanılmaz cazibesi
Bu, üç beş gencin askerden kaçma hikâyesi değil. Bu, bir soykırım makinesinin dişlileri arasına sıkışmayı reddeden vicdani retçilerin isyanıdır.
Şendoğan Yazıcı
Düşünün ki bir sabah kapınız çalıyor. Elinize bir kâğıt tutuşturuyorlar. Bir emir. “Git, komşunun evini başına yık. Git, çocukları öldür. Git, bütün bir halkı yok et.” Ne yapardınız? Tel Aviv’in ortasında bir avuç genç, bu kanlı emre cevabını verdi. Ellerindeki askerlik celplerini, yani kendilerini birer katile dönüştürme fermanını ateşe verdiler. O ateşin dumanı göğe yükselirken, haykırışları sokaklarda yankılandı: “İsrail ordusu bir terör örgütüdür!” Bu, üç beş gencin askerden kaçma hikâyesi değil. Bu, bir soykırım makinesinin dişlileri arasına sıkışmayı reddeden vicdani retçilerin isyanıdır.

Bu gençlerin adını iyi belleyin. Onlar, tarihin doğru tarafında durmanın bedelini bugün ödeyenler. Tal Mitnick, 7 Ekim’den sonra “Bu bir intikam savaşıdır, sadece Hamas’a değil, bütün Filistin halkına karşı bir katliamdır” diyerek silah tutmayı reddeden ilk kişi oldu.
Sofia Orr, daha savaş başlamadan yıllar önce kararını vermişti: “İşgal ve apartheid varken bu orduda hizmet etmeyeceğim.” Ona “hain”, “Yahudi düşmanı” dediler, ölümle tehdit ettiler. Umurunda olmadı. Çünkü biliyordu ki asıl ihanet, yanı başında bir halk yok edilirken susmaktır.
Itamar Greenberg, ultra-Ortodoks bir aileden gelmesine rağmen “katletmemeyi” seçti ve tam 197 gün hapis yattı. Kendini bir “soykırım retçisi” olarak tanımlıyor ve diyor ki: “Öldürmeyi ve baskıyı simgeleyen bir üniformayı giyemezdim. Hücreye girmeyi, Filistinli çocukları öldürmeye tercih ettim.” Yuval Moav ise lafı hiç dolandırmıyor: “Benim çağrım İsrail halkına değil, her şeyden önce Filistin halkınadır. Onlarla dayanışma içinde olduğumu ve bu soykırıma katılmayacağımı bilmelerini istiyorum.”
Bu sesler, İsrail’in “en ahlaklı ordu” yalanını suratlarına bir tokat gibi çarpıyor. Onlar, “güvenlik” adı altında pazarlanan bu vahşetin, aslında bir etnik temizlik ve toprak gaspı projesi olduğunu görüyorlar. Ve bu suça ortak olmayı reddediyorlar.
Elbette devlet boş durmuyor. Onları “Vicdan Komitesi” adını verdiği komik kurullara çıkarıyor, “siyasi” oldukları için reddediyor, defalarca hapse atıyor. Toplum onları linç ediyor, aileleri dışlıyor, iş vermiyor. Amaç belli: Onları yalnızlaştırmak, ezmek, yok etmek.
Bu boğma operasyonu size de tanıdık geldi mi? Gelmeli. Çünkü militarist devletlerin karakteri her yerde aynıdır. İsrail’de retçiye “hain” diyen zihniyetle, Türkiye’de retçiyi “sivil ölüme” mahkûm eden zihniyet, aynı kirli kaynaktan beslenir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin vicdani retçilere uyguladığı sistematik zulmü, Osman Murat Ülke davasında “sivil ölüm” olarak tanımladı. Bu, süslü bir hukuk terimi değil, bir insanın hayatının devlet eliyle nasıl karartıldığının kan donduran özetidir. Türkiye’de vicdanının sesini dinleyenler, “halkı askerlikten soğutmak” gibi uyduruk suçlamalarla askeri mahkemelerde yargılandı, hapis ve işkence gördü.
Bu kavga, sadece İsrail’in ya da Türkiye’nin kavgası değil. Barış kavgasıdır.
Peki ya sen? Sen bu hikâyenin neresindesin? Unutma, sessizlik de bir taraftır. Ve tarih, sessiz kalanları asla affetmez. Tarafını seç. İnsanlığın tarafını.
Evrensel'i Takip Et